MAKALELER

Marat/Sade - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2011.01.17 00:00
| | |
801

Sizce Nasıl?
"Jean Paul Marat'nın Takibi ve Öldürülüşünün Charanton Akıl Hastanesi Oyuncuları Tarafından Marquis de Sade Yönetiminde Temsili" gibi olağanüstü uzun...

Gel ey ihtilalim sen, şimdi: Marat/Sade…
  
 
Marat/Sade, hiç kuşku yok ki çağdaş tiyatronun, üzerinde en çok tartıştığı, tiyatro dili oluşturma ve kullanmadaki olağanüstü zenginliği, ustalığı mutlak kabul gören oyunlardan biri. Peter Weiss'ın (1916-1982) 1964'te kaleme aldığı metin, yalnız kendinden önceki tiyatro birikimini kullanmakla kalmaz, her iyi metin gibi, kendinden sonraki teyatral biçim ve teknikleri de içselleştirerek gücünü ortaya koyar. Sadece yazıldığı döneme seslenerek söyleyeceklerini noktalayan bir oyun değildir Marat/Sade. En son, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı olarak izlediğimde de tanık oldum ki, yaşamın temel karşıtlık ve çatışmaları sürdükçe kendi yaşam alanını zenginleştirerek sürdürecek olan bir oyundur. Kuramsal bağlamda epik, absürt, didaktik öğeleri bir araya getirir; belgesel tiyatro ve vahşet tiyatrosu tekniklerini kullanır, sayfalara sıkışıp kalmaktansa sahnede anlamını bulan total tiyatronun önemli bir örneğini simgeler.


 
Ulrich Peter Weiss, bugün en önemli Alman yazarlardan biri olarak kabul edilmekte. Roman ve oyun türlerinde verdiği yapıtlarıyla ezilen toplumların yanında yer alan yazar, çağdaş dünyanın vahşetini, bireyin kendisine ve dünyaya yabancılaşmasını, uyumsuzluğunu, acısını ve utanç verici emperyalizmini eleştirmiş, tartışmıştır. Oyunlarında, iki karşıt tezin, iki farklı tavrın savaşımı izlenir. Marat/Sade, bu içeriğin göz alıcı bir biçime dönüşmüşüdür desem yeridir. Belgesel tiyatronun önemli yapıtlarından sayılan oyun, sadece düşünsel derinliği ile değil şarkı, dans, oyun gibi renkli öğelerin bütünleştiği biçimsel ustalık ve zenginlik ile de seçkinleşir.
 
Marat/Sade, Marquis de Sade'ın (1740-1814), Charenton Akıl Hastanesi'nde yazdığı bir oyunun 18 Temmuz 1808’de sahnelenmesi üzerine temellenmekte. Sade yazdığı oyunda, Fransız Devrimi'nin “kanlı” liderlerinden Jean-Paul Marat'nın (1743–1793) öldürülüşünü konu almıştır. Oyun, hastanenin sahibi (başhekimi) Coulmier ailesi ve davetliler huzurunda, hastanenin “modern ve insan haklarına saygılı” ortamında sunulacaktır. Sade, Marat'nın öldürülüş anına kadar devrim sonrası Fransası’nda yaşananları kısa episodlarla renkli biçimde kaleme almıştır. Charlotte Corday, Marat’nın kapısına üç kez gelecek, sonunda, küvetinde hapis Marat'yı göğsünde sakladığı hançerle öldürecektir. Sade, hareketli bölümler arasında Marat ile söyleşir, kendi düşünceleriyle Marat'nın düşünceleri karşı karşıya gelip bir anlamda çarpışır.

 
Orospulardan siyasi mahkûmlara, alkoliklerden aklını kaçırmış din adamlarına, Sade gibi aristokratlara kadar çeşitli toplumsal sınıflardan hastaların oluşturduğu oyuncular, kendilerine ezberletilen sözleri ve öğretilen hareketleri hastabakıcılar, hemşireler ve rahibeler yardımıyla ellerinden geldiğince yanılmamaya çalışarak sergileyeceklerdir. Ne var ki oyuncu/hastaların zaman zaman kontrolden çıkması, istenmeyen sloganlar atmaları Coulmier'yi sinirlendirecektir. Bu tür taşkınlıklar, doğaldır ki hastane görevlileri tarafından “orantısız güç” kullanılarak bastırılır. Devrimin amacına ulaşmadığını düşünen ve yöneticileri suçlayan Marat, halk tarafından desteklenen, umut bağlanan, mücadelesini, yakalandığı deri hastalığı nedeniyle mahkûm olduğu küvetinin içinde sürdüren bir liderdir. Sade ise, devrim ideallerini savunan ve toplumsal var oluşa inanan Marat'nın karşısına, bireyi yücelten ve bireyin var oluşuna inanan düşünceyi, kendisini koymuştur. Oyun, bu iki karşıt tezin tartışıldığı, devrimin geldiği noktanın sorgulandığı, halkın karşılanmamış beklentilerinin dile getirildiği, farklı kanallara yönlendirilen inancın ve bu inancın boşa çıkmasının irdelendiği episodlarla gelişir. Oyunun sonunda hastalar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak metnin büyüsüne kapılır ve bu metnin hesaplı ya da hesapsız yönlendirmesiyle dizginlenemez biçimde isyana yönelirler.
 
Hal böyleyken şimdi gelelim oyunun İstanbul’daki son yapımına. Murat Özdemir’in, genelde aydınlatma ve renklendirme amaçlı kullandığı, yanılsama ve duygulanıma asla geçit vermeyen ışık tasarımı iyi. Çiğdem Erken’in müzik direktörlüğü, Richard Peaslee’nin müziği ile Murat Coşkuner’in kimi gizemli, kimi duyarlı, kimi duygusal dizelerini örtüştürüyor. Yasemin Gezgin, hareketleri belli adım ve kalıplara bölerek müziğin ve duyguların yardımıyla parçadan bütüne bir koreografik olgu yaratmak istemiş, ama açık yüreklilikle söylüyorum, Murat Coşkuner (Cucurucu), (özellikle) Yeşim Koçak (Coquette), Ozan Gözel (Polpoch) ve Aslıhan Kandemir (Rossignol) olmasaymış bu isteğinin kenarından dahi geçemeyecekmiş. Yani, koreografi çok sıradan… Tomris Kuzu’nun giysileri iyi, iyi olmasına iyi de, Marat küvete uzun gömlek ile girebilir mi ayol! Sürekli kaşınıyor, cildine el sürdürmüyor, her tarafı kanıyor, ama gömlek giyiyor! Oysa oyun kitapçığının kapağına alınan Jacques-Louis David’ın “Marat’nın Ölümü” tablosunda da ifadesini bulduğu gibi Marat küvette çıplak yatıyor. O halde?
 
Cengiz Tuncer’in çevirisi hayli özensiz. “İhtilal-devrim”, “neden-sebep”, “akıl-bilinç” gibi anlamdaş sözcükler çeviri metninde kol geziyor. Barış Dinçel’in sahne tasarımı görkemli, ama “matluba” uygun değil! Giyotin, pisuarlar, klozetler, küvetler, borular, vanalar ve bir de akvaryum… Peter Weiss'ın oluşturduğu metinsel gerçeklikten gelen, ikili (giderek bireşimci) yapıyı iplememiş Barış Dinçel. Mekânı kurarken epik-yanılsamacı karşıtlığından yola çıkmamış. Yitirilmiş mekânsal tümlük, parçalanmış sahne-seyirci ilişkisi böyle mi verilir, ben “hayır” diyorum! Barış Dinçel, epik-yanılsamacı karşıtlığını sahnenin içinde oluşturduğu mekânsal parçalanma ile ne yazık ki gerçekleştirememiş.
 
Yönetmen Ragıp Yavuz, metni oyun-iç oyun ilişkisinden yola çıkarak iki ayrı yorumla ele almamış. Epik yorumu oyunun tümüne götürebilir ya da iç oyun dışında sonuna dek yanılsamacı bir yorumla, iç oyunun epik niteliğini vurgulayabilirdi. Böylece epik-dramatik karşıtlığı yapıyı kuran temel düzen bağıntısı oluşturabilirdi. Oyunun yapısının temel belirleyicisi, iç oyunun epik yapısını oluşturabilirdi.
 
Olmamış!
 
Mekânsal ayrım, oyunun yorumunda da sonuna dek vardırılabilecek bir karşıtlığa olanak verebilir, iç eylemin yoğunlaştığı, yanılsamacı bir oyunla deliliğin çizildiği Grotowskivari bir yoruma varılabilirdi. Alt sahnede ise, kitle devinimleriyle dış eylemin yoğunlaşması ve yabancılaştırılmış bilincin belirlediği epik oyun sürer gider; temel ideolojik karşıtlıklar daha vurucu biçimde gözler önüne serilir, birey-toplum tartışmasına Marksist bir açıdan, eleştirel gözle yaklaşılabilirdi. Özgürlük ve gerçek demokrasi ideallerinin birleştiği toplum özlemi ile bireyin eritilmesine karşı çıkılması çelişkisi yumağı tartışmaya açılabilirdi.
 
Olmamış!
 
Oysa Marat/Sade, tarihten yararlanmaiki yönlü olarak açımlanıyor. İlki, Weiss'ın metninde adı geçen oyun kişileri (de Sade, Jean-Paul Marat, Simonne Evrard, Charlotte Corday, Jacques Roux, Duperret, Couilmier)ve olayların, tarihsel gerçeklik taşıması. İkincisi, tarihsel eleştirinin, daha açık bir deyişle Fransız Devrimi'nin eleştirisinin dört farklı perspektifle sunulması...Bunlar, 'te Marat'nın öldürülüşündeki Jacobe(Fransa’da Robespier’in başını çektiği, zamanına göre ilerici fikir sahiplerinin her birine verilen ad. Siz ona İkinci Cumhuriyetçiler de diyebilirsiniz) terörünün etkileri;1808'in tutucu Napolyon dönemi ve baskıları;Weiss'ın oyunu kaleme aldığı altmışlı yıllar ve son olarak da bugün. Bu açıdan da karşımızdaki oyun, çağdaş düşüncenin eleştiren, sorgulayan, irdeleyen damarlarına yöneliyor, ama bütün bunlar oyunda yakalanmıyor. Bu nedenlerledir ki, oyun ğun bir düşünsel temele dayanmasına karşın didaktizmden uzak kalamıyor.
 
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın başarılı yönetmeni Ragıp Yavuz bu kez oyunun gözler önüne serdiği çelişkileri, sorduğu soruları basit yanıtlarla geçiştirmek yerine seyirciye sordurmak başarısını gösteremiyor. Oyuncu seçiminde de, final seçiminde de yanılıyor Ragıp Yavuz. Finali Coulmier'nin beklentilerinin tamamen dışında geliştirmiyor. Çığırından çıkmış, deliye dönmüş bir toplumun hesapsız gücüne, ölçüsüz dehşetine bir gönderme yapmaktan nedense kaçınıyor. “Marat, sana sığınıyoruz./Hak isteriz,/işte kellemiz./Gel ey ihtilalim sen,/şimdi” şarkısıyla da tuz-biber ekmiyor. Ya ne yapıyor? Oyun boyunca arkada salıncakta sallanarak rol çalan genç hastayı öne çıkarıyor, genç hasta elindeki müzik kutusunun kolunu çeviriyor, salona müzik tınıları yayılıyor.
 
Sonracığıma, Sade’ın repliklerinden ve Marat’nın günümüze ulaşan görsellerinden (tablolar) anlayabildiğimiz kadarıyla Marat zayıf, sağlıksız bir adam. Yıldırım Fikret Urağ’ın (maşallah) sağlıklı vücudu Marat karakterini hiç de inandırıcı kılmıyor. Sonra Allah aşkınıza, Marat acaba neden ikide bir sudan/küvetten dışarı çıkıyor? Aksiyon mu bu?
 
Oyuncular emeklerini esirgemiyor. Marquis de Sade’da Murat Garibağaoğlu, repliklerini biriktirmiş olduğu tüm içsel malzemeyle billurlaştırıyor. Özge Özder, Charlotte Corday’i fiziksel biçimlendirmesinde, karakteristik coşkular ifade etme yöntemlerini mükemmel işletiyor. Ali Mert Yavuzcan Papaz Jacques Roux’yu iyi derinleştiriyor. Cengiz Tangör’ü Duperret’ye sıvadığı incelikli seksomanyaklık için kutluyor; Çağlar Çorumlu’nun fevkalade sevimli Anlatıcı”sını alkışlarken, “episod”a “epizord” diyerek güldürü unsuru yaratacağını sanmasını eleştiriyorum. Çağrı Ö. Hün’ü Simonne Evrard’ı değerlendirmesinde fiziksel ve psikolojik yönelimleri ses çalışmasıyla başaracağına emin olarak es geçiyor, Kutay Kırkşehirlioğlu ile Radife Baltaoğlu’nun görevlerini “bihakkın” yaptıklarını söylüyorum. Yıldırım Fikret Urağ’ın oyunculuğuna sözüm yok.
 
Oyun şöyle ya da böyle kotarılmış, ama ben Marat/Sade’ın çok katmanlı belirleyenleriyle bugüne, Türkiye'ye, Ragıp Yavuz’un pek beğenmediğim, eleştirdiğim rejisiyle bile söyleyecek çok sözü olan bir metin olduğuna inanıyorum.
 
Hani Marquis de Sade oyunda: “Pişmanlık, alışkanlığın öldürdüğü geçici bir duygudur. İşlenilen tek bir cinayet, vicdanımızı sızlatabilir. Ama cinayet çoğalınca, onlarca, yüzlerce kez tekrarlanınca, vicdan susar…” diyor ya, televizyonlarımızın karşısında, çok satan gazetelerimizin sayfaları arasında hırsızlıkları, dolandırıcılıkları, işkenceleri, emniyet güçlerinin “orantısız” saldırılarını ve cinayetleri nasıl tepkisiz izlediğimizi düşünerek utanıyorum!
 
Toplumun ehlileştirdiği o kokuşmuş vicdanımda nefreti algılıyorum. Marat'nın savunduğu ideallere yürekten katılıyor, ama bireyin yükselişini de savsaklamıyorum. Kaybedeceklerimiz, kazanacaklarımızdan daha çok, ama baksanıza hâlâ eylemsiziz, öylece duruyor, oturuyoruz. Marat'nın dediği gibi, hareketsiz izlemeyip müdahale etmemiz, yanlışsa düzeltmemiz, geliştirmemiz, nedenini aramamız, seçenek sunmamız gerekiyor.
"Bütün mesele, kendini saçından tutup yükseltebilmekte ve dünyaya yeni bir gözle bakabilmekte" diyor ya Marat!
Ben kendimde hâlâ tutacak saç bulabiliyorum.

Size de: “Saçınız var mı”soruyorum.

Anahtar Kelimeler: Marat-Sade, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir