MAKALELER

Kurban - Ankara Devlet Tiyatrosu

2007.06.13 00:00
| | |
4282

Sizce Nasıl?
Kökleri, insanoğlunun ortak bilinçaltının yaratısı mitlerde; başı yaşadığımız toprakların üstünde, bugünümüzde, canlı, dev bir anlatı...

 

    Tiyatromuzda Evrensel Bir Başyapıt: Güngör Dilmen'in Kurban'ı

    Oysa, oyunun öyküsünü, kısa bir cümlede eksiksiz özetlemek mümkün: Kocası Mahmut'un üzerine kuma getirdiği Zehra, “erine” onulmaz bir acı miras bırakmak için biri henüz kundaktaki iki çocuğunu öldürür ve intihar eder. Usta yazar Dilmen, edebiyatın kadim, “neyi değil, nasıl anlattığınız önemlidir,” kuralını vurgularcasına, emsalleri ancak Shakespeare'in Hamlet'i ya da Sophokles'in Antigone'si gibi klasiklerde bulunan “yalın bir derinlik” anlayışı üzerine oturtmuş eserini. Sıradan, hatta eskimiş sayılabilecek bir konudan farklı okumalara açık, kesin yargılara varmayı neredeyse imkansız kılan çok katmanlı bir anlatı oluşturan Dilmen'in başarısı, oyunun günümüzde de ilgiyle okunmasını ve sahnelenmesini sağlayan temel nedenlerden biri.

 


    Son dönem Türk Tiyatrosu'nun önde gelen yönetmenlerinden Ayşe Emel Mesci, kendi ifadesiyle, tam yirmi beş yıldır bu dev anlatının sahnedeki izini sürüyor. “Laboratuvar-metin” olarak nitelendirdiği oyun, bu süreç içinde yönetmenin kendine özgü sahne dilini oluşturmasında yararlandığı başat kaynaklardan biri haline gelmiş. 1967'de oyun Gülriz Sururi-Engin Cezzar tiyatrosunda ilk kez sahnelendiğinde Gülsüm rolünü oynayan Mesci, 1981'den bu yana Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde oyunun rejisini üstlenmiş. Oyunun önemini, “Bazı metinler vardır, yazarını da, yönetmenlerini de aşar. Kurban da bunlardan biri. Böyle bir metne sahip olduğu için Türk tiyatrosu çok şanslı” sözleriyle açıklıyor Mesci. Kuşkusuz metnin başarısının arkasında yatan temel neden, insan oğlunun ortak mirası, mitlerden, dini söylencelerden ve öykülerden beslenmesidir. Yerelden evrenselliğe uzanan bu kültürel damarlar, Kurban'ı doğduğu coğrafyadan ötelere, yazıldığı zamandan geleceğe taşıyor. 2006-2007 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu için bir kez daha yönettiği oyun, Mesci'nin yirmi beş senelik serüveninin durak noktalarından birini oluşturuyor. Yönetmenin günümüz Türk seyircisi için sahneye koyduğu Kurban yorumunu değerlendirmeden önce oyunun dayandığı mitolojik temellerden kısaca bahsedelim.


 
    Tanrı, İbrahim Peygamber'in sadakatini sınamak için ondan oğlunu kendisine kurban etmesini ister. Tanrı'nın buyruğunu evlat sevgisinin üstüne koyar İbrahim ve buyruğun gereğini yerine getirmek için harekete geçer. Tanrı, sadakat sınavından başarıyla geçen İbrahim'in oğlunu bağışlar ve kurban etmesi için bir koç indirir gökten. Oyunun hemen başında aktarılan bu dini öykü, kuşkusuz oyunun adının da kaynağıdır. Ne ki, İbrahim Peygamber'in öyküsüyle, Zehra'nın öyküsünün örtüştüğünü söylemek yerinde bir saptama olmaz. Oyunda aktarılan öykünün benzerini bu dini söylencede değil, Yunan Mitolojisi'nde Medea'nın öyküsünde buluruz.
 


    Kretheus oğlu Jason ile Kral Aietes'in kızı Medea önlerine çıkan birçok güçlüğe rağmen evlenmeyi başarırlar. Ne var ki, bu uğurda sayısız siyasi entrikalara ve kötülüklere başvurmuşlardır. Çift en sonunda Jason'un vatanı olan Iolkos'dan kovulur ve Kointhos 'a gider. Burada bir süre huzur ve mutluluk içinde yaşarlar, iki de oğulları olur. Ancak, Korinthos Kralı, Jason'u, kızı Kreusa ile evlendirmek isteyince çiftin mutluluklarına gölge düşer. İktidar hırsıyla yanıp tutuşan Jason teklifi kabul eder ve Medea'yı boşar. Terk edilmenin verdiği öfkeyle deliye dönen Medea intikam planları kurmaya başlar. Öncelikle, Kreusa'ya düğün hediyesi olarak büyülü bir giysi yollar. Kreusa giysiyi giyer giymez, ona yardım etmek isteyen babasıyla birlikte alevler içinde kalarak yanar. Ancak, Medea bununla yetinmez. Kocasından intikam almak için kötülüklerin en kötüsünü tasarlar. Öz oğullarını boğar; cesetlerini babaları Jason'a gösterir ve kederli kocasını acılar içinde bırakarak ülkeyi terk eder.


 
Medea'nın
Ölüp gidecekler başkasının acımayan elleriyle.
Yok, yok. Onları ben yarattım, ben öldüreceğim.
Korkaklık yok artık. “Ne kadar küçükler,”
“Ne kadar güzeller,” düşünmek yok
Unutacağım öz çocuklarım olduklarını onların.
Bir an içinde bitecek korkuları ben öldüreceğim.


sözleriyle işlediği korkunç cinayet, ilkin doğduğu topraklarda Euripides'in elinde klasik bir tragedyaya dönüşür. Euripides, Medea'nın eylemini cinnet içindeyken işlenmiş, affedilemez bir cinayet olarak değil; Jason'un ihanetinin sonucu olarak yansıtır. Oyunun ortalarına doğru koroya uzun bir söylev verir Medea. Kadınların evlilikle birlikte kocalarının malı haline gelmesinden; çektikleri onca çileye karşın toplumda hak ettikleri yere gelememelerinden; kocalarının gözünden düşünce eski bir eşya gibi kenara atılmalarından yakınır. Kendi davasını, kadınlara uygulanan haksızlığın bir örneği olarak gösterir ve koroyu Jason'un cezalandırılmayı hak ettiğine inandırır. Zira, hayattaki tek isteği ona bu acıları yaşatan Jason'dan hesap sormaktır. Euripides'in yorumu izleyicinin gözünde Medea'yı, basit bir katilden, erkek egemen toplum tarafından evlat katili olmaya zorlanan bir kurbana dönüştürür. Milattan önce 431 yılında yazıldığı sanılan ve günümüzde hâlâ ilgi gören oyun, insan doğasının çelişkilerini, zayıflıklarını imleyen anıt bir metin gibidir.
 
    Daha sonraları sırasıyla Ovid, Seneca, Chaucer, William Morris ve Jean Anouilh gibi sayısız yazara ve ozana ilham kaynağı olan Medea mitinin, günümüz edebiyatındaki en çarpıcı ve en iyi bilinen iz düşümünü, Nobel ödüllü Amerikalı yazar Toni Morrison'un dilimize Sevilen (Beloved, 1987) adıyla çevrilen romanında buluruz. Büyülü gerçekçililik akımının etkisinde kaleme alınan roman, köle tacirlerinden kaçan Sethe'nin, kendisiyle aynı kaderi paylaşmasından korktuğu öz kızını öldürmesini ve bunu takip eden bir dizi gerçeküstü olayı konu alır. Romanda çocuk cinayeti (infanticide), bireyin özgür iradesiyle işlenen bir suç değil, dış etkenlerin kurbanı olan çaresiz bir annenin tepkisi olarak gösterilir.
 
    Güngör Dilmen'in Kurban'ı yukarıda andığımız eserlere paralel bir okuma sunuyor. Euripides'in kadın sorununu, Morrison'un kölelik kurumunu eleştirmesi gibi, Dilmen de anlatısının kalbine tarihisel geçmişi olan toplumsal bir sorunu yerleştirir: kuma. Mahmut ve Zehra'nın mutluluğu, Mahmut'un Gülsüm adında henüz on beş yaşında bir kıza gönül vererek Zehra'nın üzerine kuma getirmek istemesiyle bozulur. Zehra'yı ve iki çocuğunu üzmek istemeyen Mahmut, bir süre gelgitler yaşamasına rağmen Gülsüm'den vazgeçmez ve gelini almak için komşu köye gider. Zehra, yoktan var ettikleri yuvalarını ve üzerine titrediği çocuklarını her ne pahasına olursa olsun korumaya kararlı bir muhafız gibi evini bekler. Mahmut düğün alayıyla evin kapısına dayanır, ancak içeri giremez. Kilitli kapı arkasındaki Zehra ile misafirleriyle birlikte bahçede bekleyen Mahmut arasında, kadın ve erkek korolarının da söze karıştığı, uzun bir tartışma başlar. Mahmut'un kararından vazgeçmeyeceğini anlayan Zehra, çocuklarını kendi elleriyle öldürür ve intihar eder.
 
    Zehra'yı çocuklarını öldürmeye iten nedenler, işlenilen suça toplumsal bir boyut kazandırıp Zehra'yı gözümüzde bir caniye dönüşmekten kurtarırken; işlenilen cinayetin kurbanlarının suçsuz çocuklar olması, bu korkunç eylemin sey ircinin vicdanında tamamen aklanmasına engel olur. Derinlikten uzak bir bakış açısıyla, toplumsal vicdanın sözcüsü, sıradan bir melodrama dönüşebilecek oyun, Dilmen'in elinde kesin yargılara varmaktan kaçınan, sorgulayan, sorgulatan, kısacası evrensel niteliklere sahip bir başyapıta dönüşür.
 
    Bu girişten sonra, Metin And'ın Başlangıcından 1983'e Türk Tiyatro Tarihi adlı kitabında Mehmet Ulusoy'la birlikte “gerçek yaratıcı tiyatroyu kuran en seçkin iki örnek[ten]” biri olarak gösterdiği Ayşe Emel Mesci'nin Kurban yorumu üzerinde duralım. Yönetmen, oyunun evrensel niteliklerini ön plana çıkaran bir yorum anlayışını benimsemiş. Oyunu mümkün olduğunca zamandan ve mekandan soyutlayarak; dansla, müzikle, ağıtlarla iç içe geçmiş ayinsel bir atmosfer yaratmayı amaçlamış. Mesci, sözünü ettiğimiz bu yorumsal gerçekliği oluşturmak amacıyla metin üzerinde bazı değişiklere başvurmakla kalmamış sahne düzeninde de ekibiyle birlikte titiz bir çalışma yürütmüş.
 
    Yönetmenin metinde yaptığı değişikliklerin en önemlisi, oyunun geçtiği Karacaören Köyü'nün adını sahne metninden çıkarmak olmuş. Olayların herhangi bir zamanda ve mekanda meydana geldiği izlenimi yaratan bu değişiklik, oyunun geneline hakim olan düşsel gerçekliği pekiştiren küçük ama önemli bir ayrıntı. Mesci'nin sahne metninde yaptığı diğer bir değişiklikse, oyunun çocuk karakterlerden Murat'ın babasıyla kurduğu diyalogların sayısını azaltmak olmuş. Oyunun süresini kısaltarak tek perdede sergilenmesini sağlayan bu değişiklik, seyirci üzerindeki dramatik etkiyi artırmış. Yönetmenin bir diğer başarısıysa, kadın korosunu, metinde yer almayan erkek korosuyla dengelemesi olmuş. Kadın ve erkek bakış açılarının arasındaki ayrılığı vurgulayan bu müdahalenin önemi, oyunun sonundaki atışmalarda iyice açığa çıkıyor.
 
    Mesci'nin gerçekçi ve gerçeküstü öğeleri buluşturan yorumu, dekor, ışık tasarımı, kostüm ve makyaj gibi öğelerin önemini bir kat daha artırıyor. Zehra'nın düşünün aktarıldığı, oyunun ikinci bölümüne hakim olan gerçeküstü atmosferin yaratılmasında kullanılan müzik, ışık ve masklar bu dengenin başarılı bir şekilde oluşturulmasını sağlıyor. Erkek ve kadın korolarının oyun boyunca ellerinde taşıdıkları elekler ve taşlar her iki grubun farklı toplumsal rollerini vurgularken, yönetmenin yorumunun en küçük yardımcı öğelere kadar sindiğini gösteren önemli ayrıntılara dönüşüyorlar. Dekor tasarımı için de benzer bir saptama yapmak mümkün. Ev dekorunda kullanılan ve öküz boynuzunu andıran detaylar, ataerkil aile yapısının hakim gücünü resmediyor. Oyunun geneline yayılan bu akılcı çözümler, atmosferle bütünlük yaratırken, oyunun temposunu düşüren büyük ve karmaşık dekorlar kullanılmadan da istenilen sahne düzenin kurulabileceğini gösteriyor.
 
    Yönetmen gibi, oyuncular da bu büyük yapıtın hakkını veriyorlar. Zaman zaman zorlayıcı bir şiirselliğe bürünen metni, takılmadan ve oyunun gerçekçi atmosferine zarar vermeden seslendiriyorlar. Miraç Eronat'ın (Zehra) son bölümündeki etkileyici monoluğu; Ahmet Erkut'un (Mahmut) oynadığı karakterin duygusal gelgitlerini yansıtmadaki başarısı ve Rengin Samurçay'ın tecrübesiyle yoğurduğu, ses rengiyle hayat verdiği Halime karakterinin sahneden taşan canlılığı, oyunculuk adına bir çırpıda sıralayıvereceğimiz artılar. Zaman zaman içli ağıtlar seslendiren, zaman zaman tempolu danslara eşlik eden oyuncular, oyunculuğun sadece ses ve mimiklerden ibaret olmadığı gerçeğini başarılı bir şekilde ortaya koyuyorlar.
 
    Sözü, oyunu izlerken aklımıza takılan iki küçük olumsuzluğa değinerek bitirelim. Bunlardan birincisi oyunun diliyle ilgili. Oyunun yazıldığı dönemdeki dilde sadeleşme akımının etkisiyle, “us” kelimesi metinde sıklıkla tekrarlanıyor. “Usunuzu mu kaçırdınız siz,” “Usun bilmem nerende senin” gibi cümleler günümüzde neredeyse hiç kullanılmadığından karakterlerin ağzında eğreti duruyor kanımızca. Sözünü edebileceğimiz bir diğer olumsuzluksa, Zehra uykuya dalmadan önce gerçekleşen ve tek perde sahnelenen oyunu bir anlamda ikiye bölen orman sahnesine yönelik. Başında ve kollarında geyik maketleri olan ve daha çok çocuk tiyatrosundan çıkma bir karaktere benzeyen figür, seyircileri oyunun ayinsel atmosferinden bir anda koparıyor. Belki de seyirci üzerinde yabancılaştırma etkisi yaratmak amacıyla kullanılan bu figürün, oyunun temasına ve sahnedeki ayinsel atmosfere uygun düşmediği kanısındayız. Sözün başında da belirttiğimiz üzere, her iki eleştirimiz de oyunun başarısını gölgelemekten çok uzak, iki küçük ayrıntıdan ibaret.
 
    Geçen sene otuz ikincisi düzenlenen İsmet Küntay Ulusal Tiyatro Ödülleri'nde, en iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu ve en iyi yönetmen ödüllerini alan oyun, yönetmen Ayşe Emel Mesci'nin ve ekibinin çabalarını çoktan taçlandırmış bile. Büyük yazar Aziz Nesin'in, “Yeryüzünün hangi ülkesinde olursa olsun, oyunlar içinde birinci sırayı tutacak has Türk oyunudur” sözleriyle övdüğü Kurban'ı sezon sona ermeden izlemeniz ve bu büyük tiyatro şölenine ortak olmanız dilekleriyle iyi seyirler.
 
Yararlanılan Kaynaklar:
1) Dilmen, Güngör. Kurban (1967). İstanbul: Mitos, 1996.
2) Morrison, Toni. Sevilen (Beloved, 1987) Çev. Püren Özgören. İstanbul: Can, 2000.
3) Hamilton, Edith. Mitologya. Çev. Ülkü Tamer. İstanbul: Varlık, 2004.
4) “Ayşe Emel Mesci ile söyleşi” Cumhuriyet Gazetesi Kitap Eki.

Anahtar Kelimeler: kurban, ankdt, ankara devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir