MAKALELER

Küheylan - Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu

2020.04.25 00:00
| | |
5650

Corona Virüsü tüm dünyayı kasıp kavururken hepimizi evlerimize hapsetti.

Hafızalardan Silinmeyecek bir KÜHEYLAN  Hikayesi…

Corona Virüsü tüm dünyayı kasıp kavururken hepimizi evlerimize hapsetti. Kendi kendimizle kalmayı öğrenirken, bu durumla baş etmek için çeşitli yollar deniyoruz. Kitap okumak, müzik dinlemek, spor yapmak, ev temizliği, meditasyon derken liste böyle uzayıp gidiyor. Kitlelerin ruh sağlığını korumak adına, çok sayıda tiyatro ve kültür sanat merkezi arşivlerinde bulunan temsillerin kayıtlarını internetten linkler vererek halkın erişimine sunuyor. Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu da oynanan oyunların kayıtlarını halkın erişime açarken bu oyunların bazıları hayat normale döndüğünde, Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu Uğur Mumcu Sahnesinde izlenebilecek. “Küheylan” çok güçlü bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Başarılı oyunculukları, müthiş sahnelemesiyle kesinlikle izlenmesi gerekenler arasında yerini alıyor. Şimdi sizi Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu Uğur Mumcu Sahnesine götürelim ve oyunla baş başa bırakalım.

 
Küh, küh, küh, küh, …Bir at kişnemesi. Sıradan bir at değil. Bütün atların hakanı Küheylan’ın kişnemesidir bu. Zincirlenmiş ağzıyla, gemini ısırarak, dizginlerinden kurtulmak için savaşan Küheylan. Derinden gelen bir sesle insanın içini titretiyor. Şöyle bir silkeleyip sarsıyor. Bir at neden bu kadar kederlenir ki? 
Küheylanın adı Seçkin. Hikayenin baş kahramanı. Ve diğeri 17 yaşında genç bir oğlan Alan Strang. Yapayalnız, arkadaşsız, dini hurafelerle kuşatılmış, beyni bir yığın saçmalıkla doldurulmuş ergenin tek nefes alabildiği anlar Seçkin’in yanında geçirdiği zamanlar. Terli atın yanağına alnını dayayıp saatlerce öyle kalmaktan başka bir isteği yok bu dünyada. En mutlu olduğu anlar bunlar. Terli yanağını hayvanın alnına sürer. Tıpkı sevişen aşıklar gibi. Birbirilerine tutkuyla bağlanmış sıra dışı bir çifttir onlar. Bütün kuralların dışında, bütün anlayışların ötesinde coşkulu bir tutku hikayesi. Onlar pencereleri birbirine kapalı bir toplumda, sıra dışı bir öykünün esas kahramanlarıdır.
Sonra demir bir çubukla gözleri oyularak kör edilmiş altı at. Bu korkunç vahşeti, masalsı tutku hikayesinin neresine koymalı? Alan Strang hiç sebep göstermeksizin altı atın gözlerini demir bir çubukla oyar. Neden sorusuna verdiği tek cevap televizyondan öğrendiği reklam kuşağı tekerlemeleri olur. Çevresinde sessiz, efendi bir çocuk olarak tanınan Alan hangi ara bir canavara dönüşür?

İzmir Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu Sevda Şener Sahnesinde Küheylan oyunundayız. Peter Shaffer’ın yazdığı Sevgi Sanlı’nın dilimize kazandırdığı Küheylan oyununu Hakan Taner Yıldırm sahneye koyuyor. Oyunda başrolleri Murat Niyazi Emre (Martin Dysart), İbrahim Güngör (Alan Strang), Jülide Kara (Dora Strang), Hürkan Ünal (Frank Strang), Esra Tarhan (Hester Salomon), Gülin Özkan (Jill Mason), Hasan Gökhan Olcay (Harry Dalton), Ozan Gökmen (genç bir atlı) ve İmer Uludağ (hemşire) paylaşıyorlar.  Oyunun sahne tasarımını İlker Şahin, kostüm tasarımını Polat Canpolat, müzik tasarımını Sedat Utku Gücoğlu ile Gökay Kaçanoğlu yapıyor. Genel Sanat Yönetmenliğini Onur Erdoğan’ın üstlendiği oyunda grafik tasarımı ve fotoğraflar Alpgiray Kelem’e ve ışık tasarımı ise Engin Doğan ile Ercan Gülmez’e ait.
İngiliz yazar Peter Shaffer’ın 1973 yılında bir gazete haberinden yola çıkarak kaleme aldığı oyun, gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor. 1977 yılında sinemaya Sidney Lumet’in yönetmeliğinde aktarılan oyun, İngiltere’nin ücra bir kasabasında geçer ve 17 yaşında bir psikiyatr kliniğine getirilen Alan Strang’ın tedavi sürecinde doktoruna anlattıklarını konu eder.

Sahnede madeni atı seven genç bir adam görürüz. Dönen bir sahne ve bu sahnenin üzerinde yer alan platformda yükselen görkemli bir at maketi. Dönen sahne, hikayenin geçtiği mekanları bölerek izleyiciye aktarır. Merdivenlerle yukarıya çıkılarak inşa edilen bir platforma yerleştirilen devasa at maketi oyunun akışı boyunca varlığını hep hissettirir. Dekor çok akıllıca tasarlanmış. Öykünün geçtiği mekanları, tıpkı hayattan alınan fotoğraf kareleri gibi sunuyor. Doktor muayenehanesi, Alan’ın yatak odası, evin oturma odası, ahır, sokak, kumsal anlatılan hikayenin geçtiği mekanlardır. Mekandan mekana hızlı geçişler, hikayenin akıcılığını güçlendirir, öyküyü bir sinema filmi gibi ustalıkla kurgulayarak izleyiciye aktarır. Seyirci oyundan hiç kopmadan, oyunun içine girerek hikayesinin büyüsüne dahil olur.


“Kafayı tamirciliğinin en iyi yanı asla müşterisiz kalmazsınız” der gülerek Martin Dysart. Deli doktoru. Elinde içki bardağı, yaktığı sigarasından sıkıntılı bir nefes alır. Akıl hastanesinin psikiyatrı. Yakın arkadaşı Hester’in ısrarıyla istemese de Alan’ı hastası olarak kabul eder. Ayaklı reklam kuşağı gibi dolaşan Alan’ la iletişim kurmak neredeyse imkansız. Ağzından tek çıkan sözler televizyon reklam kuşaklarındaki müzikal cıngıllardır. “Ne harika yolculuklar böyle, gece gündüz, rahat güvenli lastiklerim Pirelli..”      
Alan’nın babasına göre, televizyon tehlikeli bir uyuşturucudur.  Öfkeli baba Frank’a göre, bu evdeki en büyük dert dindir. Dindar karısının, sürekli kutsal kitap okuyarak oğlunu zehirlediğine inanır. Hayal kırıklığının öfkesini oğlundan çıkarır. Zekayı körelttiği için oğluna televizyon izlemeyi yasak eder. Alan’ın dünya ile tek bağlantısını kopartır. O da hayal gücünü besleyen efsanelere ve söylencelere yönelir. Oyun kendi içinde çok çeşitli söylenceler, mitolojik hikayeler ve destanlar barındırıyor. Genç Alan bu söylencelerden çok etkileniyor hatta bunların gerçek olduğuna tüm kalbiyle inanıyor. Mesela en sevdiği söylence onun için giderek kutsal bir gerçekliğe dönüşüyor. Hatta zaman zaman bu söylenceyi tekrarlamaktan zevk alıyor. “ Eski dünyayı fethetmek için sefere giden süvarileri, ömründe hiç at ve binicisi görmemiş olan saf yerliler at ve binicisini tek bir kişi, bir tanrı zannetmişler.” İşte, Küheylan efsanesi böyle doğar ve Alan’ın hayallerindeki tanrıya dönüşür. Üstelik atla ilgili ilk karşılaşma anısı bu tanrısal hayranlığın ve aşkın odak noktasıdır.

“Atı ilk kez kumsalda görmüştüm. Altı yaşındaydım. Deniz kıyısında bana doğru dörtnala koşarak gelen bir atlı beni büyülemişti. Binicisiyle birlikte bana doğru geldi. Genç adam uzandı beni atın sırtına aldı. Onunla birlikte at binmeye başladım. Rüzgarda kuşlar gibi özgür ve mutluydum. Sonra birden despot Frank bizi gördü. Bağırarak beni zorla atın sırtından koparıp yere savurdu. Kendimi bir anda yerde buldum. Sonra sadece onun o güzel, o kocaman gözlerini kaldı geriye.” İşte o kocaman, o güzel gözler Alan’ın ilk aşkı olur, giderek hayatı olur ve en sonunda onun sonu olur. Bu despot Frank’la bir türlü arasının düzelmediği babasıyla sorunların başladığı andır.
Alan artık atlarsız yapamaz. Onlarsız yaşayamaz. Onlarsız nefes alamaz. Çünkü onlar hayatının tek anlamı. Alan gece yarıları Mr. Dalton, kendisini işe alan adam patronu, yattıktan sonra, gece yarısı gizlice tamamen çırılçıplak atlara biner. Çünkü onlarla tek bir vücut, tek bir varlık olmak ister. Tıpkı Amerikan yerlilerinin ilk defa İspanyol atlılarını gördüklerinde atlıları ve binicilerini tek bir yaratık zannetmeleri gibi bir şey. O atıyla, sevgili Küheylanıyla tek vücut olduğunda, gece yarısı dolu dizgin kırlarda koşarken işte böyle masal kahramanı gibi hisseder kendini. Hiç olmadığı kadar özgür, hiç olmadığı kadar mutlu ve kendini ilk defa tam olarak, tamamlanmış olarak hisseder. Gündelik hayattaki o ezik, o mahzun, o sessiz, o içine kapanık, iletişim özürlü ergen değildir. O tamamlanmış, özgürleşmiş, bütün hücrelerine kadar mutlu, kendisiyle barışık, doğayla ama en önemlisi biricik sevgilisi Küheylanıyla bütünleşmiş, tek vücut olmuş mükemmel bir varlıktır. O artık Alan değildir. O bambaşka bir şeydir. Sıradan insanların asla anlamayacağı, onların algılarının çok üzerinde, çok özel, çok mükemmel bir varlıktır. O hem Küheylandır, hem Alan’dır, hem de ikisi birdendir. Diğerlerini de çok sever. Onun tapınağında yaşayan Seçkin’i ve diğerlerini. 

Sıradan insanlar çok zavallıdır. Anlamazlar. Mesela tapınağı ahır zannederler. Bu kadar basit bir şeyi anlayamayanlar, o altısının Alan için ne ifade ettiğini nereden bilecekler. Onlar, o altı kocaman açılmış, soran altı çift gözün ona dik dik baktığını ve bunun Alan’ı nasıl mahvettiğini, nasıl kahrettiğini, nasıl utandırdığını ve bu utancın ne kadar dayanılmaz olduğunu nasıl anlayacaklar? Alan mecburdu. Alan çaresizdi. Kendi gözlerini oymak gibi bir şeydi. Ama onlar gördü. Onlar Jill’le ne yaptıklarını gördüler. Alan çaresizdi. Alan gerçekten çaresiz miydi?

“Sık sık düş görür müsün Alan? 

“Eğer sen cevap verirsen, ben de veririm.”

Pazarlık tutar, doktor da yavaş yavaş sırlarını Alan ile paylaşmaya başlar. Alan’ı çözerken adım adım doktor da çözülmeye başlar. Doktorun yakasını bırakmayan  o korkunç kabusların, hiç dinmeyen baş ağrılarının nedenleri yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar.

Alan’ın hayatı boyunca uğradığı her haksızlık, karşılaştığı her acı bebek adımlarıyla ruhuna doğru yürür. İçindeki hiddet, annesine ve babasına duyduğu isyan küçük damlalar halinde birikir. Derinlere işler. Hepsi birden Alan olur. O ezik, o sessiz çocuk. O atları deli gibi seven çocuk. Çevresiyle sağlıklı iletişim kuramayan Alan, bir türlü doğru biçimde kendini ifade edemeyen Alan, sadece Küheylan’ın yanında kendini değerli hisseder. Gerçek Alan’ı, “ kendini” Küheylan’ın yanında bulur.

Oyunda bütün karakterlerin kendi “amaları” vardır. Hepsini bir arada görürüz. Tam bir hayal kırıklığına dönüşen evliliğiyle doktor Dysart, karısından ve oğlundan yana aradığını bulamayan öfkeli Frank, nerede hata yaptığını bir türlü anlayamayan dindar Dora, kafası karışık Alan, daha küçük bir kızken babası evi terk eden kız arkadaş Jill hepsi sorunludur. Her karakterin kendi açmazının ucu bir diğerininkine dokunur. Küheylan oyunu oynandıkça oturan, yıllanmış bir şarap gibi giderek güzelleşen, acı buruk tadıyla yüreklerde iz bırakan bir oyun. 

 Usta yazar Peter Schaffer’ın bir gazete haberinden yola çıkarak yazdığı “Küheylan” tiyatro tarihinin belki de en vurucu eserlerinden biridir. Oyun herkes için çok zor. Sahnelemek için, oyuncu için ve izleyenler için. İzledikten sonra oyun insanın yakasını bir türlü bırakmıyor. Alan karakteri usul usul insanın içine sızıyor. Alan’ın çaresizliğini, dindar annenin baskısını, otoriter babanın Alan üzerindeki yıkıcı etkisini net olarak kelimelere dökemiyoruz ama içimizde hissediyoruz. Oyunun bu kadar etkileyici olmasının nedeni başarılı reji çalışmasının yanı sıra anın duygusunu ustalıkla sahneden seyirci koltuklarına aktaran oyuncuların takım çalışmasında yatıyor.

 Oyunun akışı sırasında, bütün karakterler adım adım çözülürken, “neden” sorusunun yanıtı arayan doktorun kabuslarına tanıklık ederiz. Hayatı boyunca tutkulu bir aşkı yaşamayı hayal etmiş olan Doktor Dysart, asla “normalleştirmeye” çalıştığı Alan kadar tutkulu bir aşk yaşayamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır. Karakterler kendi açmazlarını çözebilecekler mi? Başkalarının açmazları kendi aynası olur kişinin. Alan kendi gerçeği ile yüzleşecek mi? Normal hayata geri dönebilecek mi? Kime göre “normal”? Doktor Dysart bu sorunun cevabını acı bir biçimde biliyor. Oyunda herkes kendi gerçeğiyle bir şekilde yüzleşiyor. Ya bizler, hayat oyununda kendi gerçeklerimizin ne kadarını kaldırabiliyoruz?

İzmir Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu kurulduğundan bu yana 28 yıldır, sahneye koyduğu birbirinden başarılı oyunlarla kentte çok özel bir yere sahip. 1992 yılında fiilen kurulmuş olan ve bir türlü ödenek sorununu çözemediği gerekçesiyle, hayata kasıtlı olarak geçirilmeyen İzmir Belediyesi Şehir Tiyatrosunun da yerini alıyor. İzmir gibi Türkiye’nin yüz akı olan üçüncü büyük şehrinde çok büyük bir ayıbı, bir şehrin prestiji olan “şehir tiyatrosu yokluğunu” kapatmaya çalışıyor. Her seçim döneminde, siyasi partiler tarafından “seçim malzemesi” olarak kullanılan, İzmir Şehir Tiyatrosunun hayata geçirilme planı, seçimler biter bitmez, diğer seçimlerde yeniden kullanmak üzere rafa kaldırılır.

Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu sadece oyunlar sahneye koymuyor, günümüzde çok yetenekli tiyatro sanatçılarının yetişmesinde de büyük bir katkı sağlıyor. Bugün tiyatro sahnelerinde parlayan birçok yetenekli oyuncu Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosundan yetişmiştir ve tiyatro gönül vermiş yetenekli oyuncular için bir okul niteliği de taşır. Repertuar tiyatrosu özelliği de taşıyan Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu dünya tiyatrosu ve Türk Tiyatrosunun en iyi örneklerini sahneye koyuyor. İzmir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun sözde hayata geçirilmesi konusunu suistimal etmeyi, politik bir oyun olarak gören siyasi partilere karşın, Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu sahneye koyduğu başarılı oyunlarla, ciddi duruşuyla, sanatsal birikimiyle, geleneksel bir yapı oluşturuyor ve İzmir’in gurur olmaya devam ediyor.  

Anahtar Kelimeler: küheylan, Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu, bornova



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir