MAKALELER

Kezban, Türkan, Beth, Irazca, Ser Humano; Hepsi Rüçhan Çalışkur’du Aslında

2017.06.21 00:00
| | |
1857

Sizce Nasıl?
Pınar Çekirge ve Yavuz Pak, deneyimli oyuncu Rüçhan Çalışkur ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

“Dionysos’un Çocukları” adlı söyleşilerimiz kapsamında; Rüçhan Çalışkur ile hayattan, tiyatrodan, sinemadan, televizyon dizilerinden, yaşar kıldığı karakterlerden konuştuk.An geldi, Zahide, Beth, Madam Styliani, Irazca, Ayşe, Kezban Kadın, Ser Humano, Madam Rosa karıştı lafa.Belki de Kezban Kadın’ı daha ilk gördüğümde içimde hissettiğim, o zifiri korkuyla yüzleşme zamanıydı, yapamadım bir türlü. Olmadı. Madam Rosa’yı ne çok sevmiştim oysa. Ser Humano otoriteyle olan sorunumu hatırlatmış, ruhumu, yüreğimi acıtmıştı yeniden. Sanki ışığa, gölgeye, derin lacivert bir karanlığa  dağılıyorduk tek tek. Madam Rosa’nın Momo’su olduğumu ayrımsadım birden. Küçüktüm. Kimliksiz. Kimsesiz. Bir yatılı okul bahçesinde terk edilmiş. Öyle bir başına.

Geçmişten geleceğe uzanan bütün o hayatlara yeniden dokunma zamanıydı. Hazırlıksızdım. Zahide usulca bana döndü.Kezban Kadın öfkeliydi varlığımdan.Tiksintiyle, tükürürcesine süzdü beni. Ürperdim. (Rolle oyuncunun böylesine bütünleşmesi.) Sert rüzgarların estiği diyarlardan çıkıp gelmişti Irazca, biliyordum. Öfkenin, isyanın soluğunu hissettim yanağımda. Madam Styliani, Yavuz’u adada fotoğraf çekip duran Murat sanmış olacaktı ki, sesine gülümseme katmaya çalışarak, “Kalispera”, diye mırıldandı. Kalispera.

“Yarı yarıya ölüyüm. Hayatın sonuna geldim, yarı cesaretle yaşadığım hayatın sonuna.(…) Ne yazık ki, ben hiç hata işlemedim hayatta, yaşamadım. Kış uykusuydu benim ki, çünkü soğuktan korkuyordum.”

Istravan Orkeny’in “Kedi Oyunu” adlı piyesini hatırladım yeniden. Kaç sene önce izlemiştim.Oyuncular kimdi, tam kalmamış aklımda.                                                           

İnsanlar... İnsan yorgunuydum nicedir. İnsana öfkeli, insandan yılgındım. Kalbimde ince bir sızı hissettim yeniden. Kezban Kadın’ın bakışları soğuktu. Hırçındı. Katran rengindeydi. Ucun ucun tükenmeyecek bir nefretin yapışkan suskunluğu gibiydi, gözlerinin içinde menevişlenip duran gölgeler. Ürperdim. Alacakaranlığın sesi bir çığlığa dönüştü içimde. Sustum.                          

Replikler, sahnede, perdede, ekranda canlandırdığı kimlikler akıp gidiyordu önümüzde; hayatından, hayatlarımızdan bir kesit gibi. Tiyatro kulisinde, provalarda, seslendirme stüdyolarında, pelikürde kalmış nefesler sanki onun, bizim öykümüzü anlatmaktaydı biteviye. Mazi denen prangayı çözüp atmak isterken, Türkan Saylan ile gözgöze geldim ansızın. Sevindim. Mutlu oldum.

Bütün o kadınlar, Kezban, Türkan, Beth, Irazca; Hepsi Rüçhan Çalışkur’du aslında. Oyunlara, filmlere, hayatlara kattığı çeşniler, diyelim. Uçsuz bucaksız duyarlılıklar ya da. Sahnede ulaştığı yepyeni dengeler. Her defasında sergilediği dorukta oyunculuk performansı. Rüçhan Çalışkur, oyunculuk refleksleri, rolüyle kurduğu içsel bağ, doğru beden dili kullanımı, sahnede yarattığı illüzyon, benzersiz karakter çözümlemeleri  ile öylesine sahici, öylesine yaşayan kimlikler koyuyor ki ortaya. Bilgiyle deneyimin, akılla duyarlılığın, içgüdüyle yaşamın böylesine harmanlanışı karşısında söylenecek sözümüz olamaz zaten.Her tonlaması, her es’i, her beden devinimi, insanın, insanlığın hallerini ortaya koyuyordu en doğal şekliyle. Riyasız. Çapaksız.

Özetle, Rüçhan Çalışkur’u dinlemek mutlu etti bizi. Bu sevinçle gökyüzüne ağardık sanki. Kanatlandık, uçtuk. Evet, biliyorum; şimdi bütün o konuşmaları derleme, anlatma, oturup yazma zamanı.

“Sanata olan borcumu hep ödemeye çalıştım. Taviz vermeden. Eğilip kıvrılmadan. O nedenle güçlüyüm. Rahatım. Dimdik durabiliyorum. Her rolün ağırlığını ve sorumluluğunu taşıdım.”

Rüçhan Çalışkur ilk ve ortaokul yıllarında  masallar yazar, o masalları oynayarak arkadaşlarına, ailesine sunarmış. Çocuk oyunları gibi. Ama farklı. Annesini çok erken bir yaşta kaybettiğinde, hemşire olmaya karar vermiş aslında. Amerikan Hastanesi Hemşire Koleji’nde okurken tiyatro grubu oluşturmuş ve kendi eseri olan bir oyunu sergilemiş arkadaşlarıyla.

“Şimdi de öyküler, şiirler yazıyorum. Ama hepsi ben de saklı. Bir süre daha en azından. Farkındayım, beni hep engelleyen, mükemmelliyetçi bir tarafım var...”

Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden mezun oldu Rüçhan Çalışkur.

“Önce ağabeyim Cüneyt Çalışkur konservatuara başlamıştı. Hiç unutmam, Alev Gürzap çok yetenekli olduğumu söyleyip, mutlaka konservatuar eğitimi almam konusunda ısrar ediyordu. Sınava hazırlandım ve kazandım. Çok değerli hocalarımız vardı. Cüneyt Gökçer, Mahir Canova gibi. Şimdilerde derse bile girmeyen hocalar mevcutmuş, öyle diyorlar. Devir değişti, tabii. Bizim zamanımızda hocalarımız bir başka iş yapmamıza kesinlikle izin vermezlerdi. Önce ve sadece tiyatro vardı. Tiyatro eğitimini başarıyla tamamlamak vardı.”

“1976 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, Cüneyt Gökçer’in isteğiyle, “Fazilet Eczahanesi” adlı oyunla sahneye adım attım.Hemen ardından “ Harould ile Maude”  ve “ Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi”.Ancak turne yolunda yaşanan o feci trafik kazasının ardından, Ankara’ya dönmek istemedim bir daha, çok etkilenmiştim.Yakın arkadaşlarımızı kaybetmiştik.Ergin Orbey, tayinimi İstanbul Devlet Tiyatrosu’na çıkarttı.Sonrasında “ Deli Dumrul”, “ Duruşma”, “ Beyaz At”, “Barış Gezegeni”, “Lysistrata”, “Toprağı Bol Olsun”, “Sahibinin Sesi”, “Ermiş Jeanne”, “Cadıların Macbeth’i”, “Afife Jale”, “Yedi Kadın”, “Danton’un Ölümü”, Tanrı”, “Kassandra”, “Sekiz Kadın”, “Ben Ruhi Bey Nasılım?”, “Leenana’nin Güzellik Kraliçesi” , “Yağmur Durduğunda” geldi.Sanırım, 2011 sezonuydu Tiyatrokare’de “Onca Yoksulluk Varken” de rol aldım. En son olarak’da Tiyatro Endophi de “Ebedi Barış”.Gördüğünüz gibi, çok fazla oyun... Bazen sezonda birkaç piyes birden. Aziz Nesin sahnesi neredeyse evimiz olmuştu. Zaman zaman yatak yorganımızı taşıyıp orada mı kalsak, diye düşündüğüm bile olmuştur.”

“Cüneyt Çalışkur ile çalışmak çok önemliydi benim için. O’ndan çok şey öğrendim. Tiyatroya bakış açımı değiştirip, yeniden biçimlendirmiştir, diyebilirim. Sahnede farklı, taptaze bir soluk olunabileceğini, çağdaş tiyatro anlayışını, yeni denemelerin varlığını hep Cüneyt hatırlattı bana. Hep Cüneyt gösterdi. Ve tabii, kolay kolay yönetmen beğenmez oldum sonrasında.”                                                            

“Hayır, hiç oyun yönetmedim. Sadece, Cüneyt‘in yanında yönetmen yardımcılığı görevini üstlendim birkaç kez. Şu sıra hayalimde Elias Canetti’nin “Körleşme”sini sahneye taşımak var. Bakalım. Kuşkusuz, ödenekli tiyatroda bu projenin hayata geçmesi biraz değil, tümüyle imkansız görünüyor. Hatta, geri çevrildiğini de söyleyebilirim.”

“Sinemada, tiyatro ve televizyonda hep seçici davrandım. Sanatçı kimliğime ters düşecek projeleri asla kabul etmedim. Sahnede, perdede, ekranda oluşturmaya çalıştığım her karakter, gerçek yaşamdan ruh, can almıştır. Her karakter onlarca kadının parmak izini taşır, diyebilirim.”

“ Emekliye ayrıldıktan sonra özel tiyatrolarda devam etmeyi düşünüyorum. Başkalarının değil, kendi seçtiğim oyunları yapmak, oynamak, yönetmek…”

“ Canlandırdığım kimliği oynamak değil, o olmak benim için önemlidir. Yani oynamak kolaydır, ama yaşar kıldığın insan olmak zordur, yürek ister, akıl ister.Tek tip oyunculuğa hep karşı oldum.Oyuncu gerektiğinde kalıpları yıkıp, risk alabilmeli.”

“Evet, Türkan Saylan projesi beni çok etkilemişti. Kardeşimi kanserden yeni kaybetmiştik. Kişisel sürecimle o film denk geldi aslında. Ve yine aynı dönemde ‘Zenne’ filminde rol aldım. Kezban ve Türkan ne kadar farklı karakterlerdi, değil mi? “Zenne”yi izledikten sonra ‘Seni öldürebilirim’ diyenler oldu yüzme karşı. Düşünsenize, eşcinsel olduğu için, oğlunun canına kıymaya yeltenen bir anneydi yorumladığım kişi...”

Sinema Filmleri “Bulutları Beklerken”, “Lodos”, “Abimm”, “Rüzgarlar”, “Zerre”, “Elveda Katya”…Televizyon için çekilen “Kabuslar Evi- Çarşamba Karısı” filmi ve pek çok televizyon dizisinde unutulmaz karakterlere imza attı Rüçhan Çalışkur.

23.Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu, 5.Afife Tiyatro Ödülleri’nde en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülleri. Başarılar. Alkışlar…

“Geride bir şeyler bırakmak gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle gençlerle çalışmak çok önemli benim için. Aynı projede yer aldığımda onlara nasıl yol gösterebileceğimi, nasıl yönlendirebileceğimi  düşünüyorum. Bu işi salt şöhret ve para yerine gerçekten öğrenmek isteyen, idealist gençlerin hep yanında durmaya çalışıyorum. Dahası söylemem gereken sözler, sanatçı olarak altını çizmem gereken sorunlar olduğuna inanıyorum. Hayat ve tabii, tiyatro sürekli değişim içinde, bu değişimin içinde olmak, bu değişime katkıda bulunmak istiyorum elimden geldiğince.”

“Türkan’ filmini izledikten sonra, oğullarının, Türkan Saylan’ın kokusu sinmiş bir gömleğini, ‘bize annemizi yaşattınız’ diyerek bana armağan etmeleri, çok değerli bir hatıradır.”

“Hayır, hiçbir oyuncumuzu seslendirmedim, seslendirmeyeceğim de. Bir oyuncu ekran ya da perde de oynuyorsa kendini seslendirmek zorundadır bana göre Yoksa yarımdır yaptığı iş. Eksiktir.”

Sabahaya yakın bir saate uyandım. İki bin beş yüz yıl öncesindeydim. Dionysos Tiyatrosu’nun taş basamaklarından birine oturmuştum. Düş yorgunuydum. Hüzünle yivlenen yalnızlıklardan çıkıp gelmiştim. Kimliksizdim. Dedim ya, iki bin beş yüz yıllık bir tarihin içindeydim, yani Dyonissos Tiyatrosu’nda. Bugün, şimdiki zaman yok olmuş gibiydi. Rüçhan Çalışkur’un, yaratıcılığı, ustalığı, sanat dehasıyla varettiği, belleğime işleyen, yaşadıkça beni terk etmeyecek bütün o kadınları yeniden düşündüm. Her biri birer kreşendo olan tüm o replikler…

Perde Arkası: Cesur ve Mücadeleci Bir Ruh

Rüçhan Çalışkur, on yıllardır tiyatro sahnelerinde yeteneği ile göz doldurmuş ve başarılarıyla ülke tiyatrosunun tarihinde müstesna bir yere sahip olmuş bir oyuncu. Sahnedeki başarısının perde arkasında sanata ve tiyatroya dair birikimi ve bu birikimi hayata geçirmek için sergilediği cesur duruşu ve tükenmek bilmeyen enerjisi bulunuyor.                 

Çalışkur, çok uzun yıllar Ankara ve İstanbul’da sahnelerine çıktığı devlet tiyatroları ve genel olarak kurumsal tiyatromuz üzerine düşünce ve deneyimlerini aktarırken, kurumsal sanat icrasının tarihsel bir değerlendirmesini sunuyor:  “Eskiden Devlet Tiyatroları’nda ve Şehir Tiyatrosu’nda nitelik çok yüksekti. Ama bugün nitelik olarak da bitiriliyorlar, yok etmeye çalışıyorlar. Deneyimli oyuncuları bir an evvel emekli etmek istiyorlar. Devlet Tiyatroları’nın devlet ve politik iktidarla ilişkisi hep çok sorunlu oldu. Zaman zaman yapılan özerklik çalışmaları da kimi zaman ego çatışmalarına kimi zaman devletin müdahalelerine kurban edildi. Sistem değişikliği zorunluydu ama başarılamadı. Eskiden eleştirdiğimiz Cüneyt Gökçer devlete karşı tavrı en doğru koyan genel müdürdü bence. Çünkü devletin güdümünde hareket etmeyip kendi istediklerini yaptırıyordu. 12 Eylül sonrasında, Şehir Tiyatroları’nda pekçok oyuncu işten atılırken Gökçer devlet tiyatrolarında böyle bir uygulamayı engellemişti. ‘Böyle bir şey yapılırsa en önce ben giderim’ diyerek karşı çıktı bu uygulamalara ve kendisinden istenen listenin en başına bizzat kendi ismini yazacak kadar yürekli idi. Belirlediği bir özerklik alanı vardı ve onun sınırlarına kimseyi sokmuyordu. Ama şimdi koltuk sevdası ve ego çatışmaları yüzünden eskiden yeterli bulmadığımız Gökçer yönetimini bile mumla arar olduk. Maalesef O’ndan sonra gelenlerin hiçbiri hükümetlerin güdümünün dışına çıkamadılar.” Tarihsel olarak bakıldığında, “sanatın özerkliği” konusu, sanatın diğer toplumsal pratiklerden ayrı bir kategori olarak icat edildiği tarihlerden bu yana tartışılan bir konu olmuştur. Günümüzde yaygın olarak kullanıldığı haliyle sanatın özerkliği, sanatçıya ve genel olarak sanata, sanat dışı herhangi bir alandan müdahale edilmemesi üzerine kurulu, sanatın özerk, yani kendi yasaları olduğu/olması gerektiği varsayımına dayanan bir tavır olarak nitelenebilir. Sorun yalnızca günümüz sanatçılarıyla ilgili olmayıp, -modern sanatın kurumsallaşması itibariyle- iki yüz yıllık geçmişe dayanan bir sorundur ve özellikle son elli yılda sanatın özerkliğine dair bir teamülden bahsetmek daha da güçleşmiştir. Türkiye’de ise bu süreçler dünyada olduğundan çok daha sancılı yaşanmış ve yaşanmıştır. “İktidarı elinde bulunduran kesim, demokrasi kültürü gelişmemiş toplumlarda, eninde sonunda kendi kültürel tercihlerini başkalarına ve topluma dikte ettirmeye başlamaktadır. Kamu kaynaklarını toplum adına kullanma yetkisi siyasi iktidara verilmiştir. Bununla birlikte, ideal olan, siyasi iktidarın kaynaklarını kendilerini eleştiren sanatı yapanlara bile dağıtabilme mekanizmasının oluşturulabilmesidir. Türkiye’de bu durum maalesef tarihsel olarak oluşamamıştır. Bizim ülkemizde, devlet, sanat ve siyasi iktidar ilişkisi, siyasi iktidarın ekonomik kaynakları kendi görüşüne göre yönlendirmesine neden olmaktadır. Bu durumun böyle olmasının nedeni, Türkiye’de temel kültürel değerler ve kültür politikaları konularında temel siyasi blokların anlaşamamış olması ve özerk bir sanat kültürünün gelişememiş olmasıdır.” (1)      

                      

Çalışkur, sadece dışsal bir eleştiriyle yetinmiyor, kurumuna dair özeleştiri de veriyor:  “Yaşadığımız bütün bu sancılı süreçlere rağmen, kurum içinden de bir itiraz gelişmedi. Giderek kastlaşmış bir yapı oluştu ve ben artık o yapının içinde olmak istemiyorum. Çok üzücü bir durum bu. Sanatçılarımız arasındaki ego çatışmaları Devlet Tiyatroları’na özellikle bu kadar sorunun yaşandığı son dönemde çok zarar verdi.”  Çalışkur’un bu haklı özeleştirisi, tiyatromuzun kronikleşmiş sorunlarından birine işaret ediyor.  “Aziz Nesin‘in de belirttiği gibi, örgütlü olmayan, tek başına hareket eden insanların herhangibir alanda hak elde etmesi mümkün değildir. Sanat yapanların sanat politikasını belirlemesi için örgütlenmeleri ve baskı grupları oluşturarak, siyasi iktidara fikirlerini kabul ettirmeleri kaçınılmazdır. Bunun için, en azından temel konularda fikir birliği etmiş, asgari müşterekte buluşabilen sanatçıların bir araya gelmeleri gerekmektedir. Ne yazık ki ülkemizde bu çok mümkün görülmemektedir. Çünkü ülkemizde sanatçının bireyselliğinden vazgeçip toplu halde ettiği dönemler çok azdır ve özellikle 1980 sonrasında dayanışma tamamen unutulmuş gibidir.” (2) Neoliberal çağda, sanat tamamen bireysel bir eyleyiş olarak görülmüş, sanatçı da hep kendi başına üreten biri olarak nitelendirilmiştir.  Toplumsal tarihimizdeki gibi, örgütlenme yeteneğinden yoksun sanatçılarımızın da biraraya gelip, sorunları için mücadele etmemeleri, sadece Çalışkur’un özeleştirisini haklı çıkartmayacak, aynı zamanda Türkiye tiyatrosunun telafisi çok zor yaralar almasına yol açacaktır.                                                        

Devlet Tiyatroları’ndaki kadrolaşma sorunu da Çalışkur’un altını çizdiği önemli noktalardan biri: “Yeni mezun olan gençlerin yaşlanana kadar bölge tiyatrolarında tutulması devlet tiyatrolarının nitelik kaybına neden oldu. Bunu defalarca eleştirdim. Bizim tiyatromuzun genç oyunculara ihtiyacı var, özellikle büyük şehirlerde. Bugün dışarından genç oyuncu arayışına girmeyebilirdik. Ama bölge tiyatroları uygulaması kadrolarda son derece dengesiz bir dağılıma neden oldu. O kadar büyük yanlışlıklar yapıldı ki zaman içinde, bu netice kaçınılmaz oldu. Dışarıdan ihtiyaç olunca alınabilir ama önce kendi kadrosundaki gençleri doğru değerlendirmeli Devlet Tiyatroları. Ve elbette yeni kadrolar açılmalı, öz kaynaklara dönülmeli acilen.” Ülkemizdeki pekçok kurum gibi, Devlet Tiyatroları’nda da büyümek yerine “irileşmek” tercih edildiği için, alt yapısı hazır olmadan açılan bölge tiyatroları hantallaştırmış, çalışanlarda hayal kırıklıklarına, motivasyon kayıplarına yol açmıştır. Gerek geçen yıllar içinde kurucu kadroların yaşlanması üzerine doğan gereksinimden, sürekli dışardan alımlarla kadronun gençleştirilmesi, gerekse yeni açılan bölgeleri takviye etmek için alınan sanatçılarla 1980’li yılların ortalarından itibaren sanatçı kadroları kabarmaya başlamıştır. Tayin politikasındaki hatalar yüzünden, genç kadroların taşrada, deneyimli kadroların üç büyük şehirde yoğunlaşması sonucu, Çalışkur’un ifade ettiği çarpıklık büyümüştür. “Öte yandan, Muhsin Ertuğrul’un istediği ‘Bölge Tiyatroları’ modelinde önerdiği öz kaynaklardan beslenme ilkesi göz ardı edilmiştir. Yani yerel okullardan yetişen, bölgeyi, insanını, koşullarını bilen, tanıyan tiyatrocular bölgelerin kadrosunda istihdam edilmemişlerdir. Bu da taşıma suyla değirmen döndürmek atasözünün gerçekleşmesine neden olmuştur. Üretilen işlerin kalitesi hızla düşmüş, hem taşrada hem merkezde ciddi kadro sıkıntıları yaşanmıştır.” (3)  Ve nihayet, tüm bu olumsuzlukların toplamı olarak, o korkunç sonu dillendiriyor Çalışkur: “Şu anda devlet tiyatrolarını kapatmak yerine 657’ye tabi insanları emekli edip yerlerine dışarıdan sözleşmeli insanları alarak kurumun personel politikasını değiştiriyorlar. Zaten yeni kadro da açılmıyor. Büyük bir ihtimalle kapatmaya hazır hale gelecek devlet tiyatroları. Bu çok korkunç!” Türkiye’de tiyatronun yaygınlaşması, tiyatro sevgisinin yerleşmesi ve önemli tiyatrocuların yetiştirilmesi için tarihsel bir önem taşıyan Devlet Tiyatroları’nın kapatılması, tiyatromuzun nicelik ve nitelik olarak çok büyük zarar görmesine yol açacaktır kuşkusuz. Çalışkur’un dile getirdiği bu kaygıyı usta oyuncu Genco Erkal da paylaşıyor: “Devlet Tiyatroları’nın kapatılıyor olması ülkemiz sanatına vurulabilecek en öldürücü darbedir bence. Bu cinayeti işleyenler tarihe kara harflerle yazılacaklar. Bugün Türk tiyatrosundan tüm dünyada söz edilebiliyorsa bu, genç Cumhuriyetimizin eseridir. Doğru temeller üzerine kurulmuş yapıyı çağın gereklerine göre düzenleyip, eksik ve yanlışlarını gidermek gerekirken, onu tümüyle ezip yok etmek barbarlıktır, sanat düşmanlığıdır. Devlet Tiyatroları kapatılırsa, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirler dışında tiyatro varolamaz.”  (4)  

                                                                                         

Öte yandan, kurumsal tiyatromuzun içinden geçtiği kaos, pek çok değerli oyuncu gibi,  Çalışkur’u da sanatsal icrası için farklı mecralara yönelmeye zorluyor: “Bu durumda tek çaremiz alternatif sahnelere sonuna kadar destek olmak. Tiyatromuzun geleceği ödenekli tiyatroların değil, alternatif sahnelerin elinde. Ben kendi adıma, oyuncu olarak daima onların arkasındayım ve onlara destek olmayı, onlarla yol almayı düşünüyorum. Zaten bu hayalimde var olan bir şeydi ve onları izledikçe çok etkileniyordum. Sözlerini özgürce söyleyip çok iyi işler çıkarabiliyor gençler. Tüm olanaksızlıklarına rağmen seviyorum onları. Dekor, kostüm, sahne tasarımı vb. konularda ödenekli tiyatroların olanakları çok az belki ama, bu beni yıldırmak yerine daha çok kamçılıyor. Güzel bir oyun çıkartmak için gerekirse dekor bile taşırım ben.” Çalışkur’un tiyatronun geleceği olarak gördüğü “alternatif sahnelerin” geçmişi çok eski değil; ancak tiyatronun kurumsal olarak tıkandığı günümüzde işlevleri gerçekten çok önemli. 1960 yılların başlarında, İngiltere'de kurumlaşmış ve kurulu düzen tiyatrolarına alternatif olarak ortaya çıkan "underground" yeraltı tiyatroları bugün Türkiye’deki alternatif sahne oluşumlarının da öncülü sayılabilir. O yıllarda İngiltere’de doğan alternatif sahnelerin nitelikleri, bugün Türkiye’deki benzerleri ile çok benzeşiyor: “Yığınlara yönelik çalışmalarda içeriği ve yapısı yeniden saptanan, sınanan iletişim kavramları ve biçimleri bulmak; toplumsal, politik ve etnik azınlıklara toplumsallaşma olanaklarını sunan yeni işbirliği biçimleri üretmek; yaratıcılığı etkinleştirecek alternatif gerçekleri sınamak, esnekliği ve değişebilirliği özendirmek; gerçeklikle bağları sıkı sıkıya kurulmuş toplumsal ve politik estetikler bulmak; hem sanatsal hem politik olarak daha dinamik ve özgür eserler verebilmek.”  (5) Alternatif sahne deyimi aynı zamanda bir karşı çıkışın, ana akıma karşı tiyatral bir alternatifin ifadesi. Alternatif topluluklar, özellikle İstanbul’da, çok farklı mekânlarda; şehrin merkezi veya kenar mahallelerinde, garajlarda, binaların bodrum katlarında, sokaklarda hızla çoğalıyorlar. Seyircisi, yeni ve farklı bir seyirci olduğu için bu sahnelerin niteliği ve içeriği de farklı. Alternatif tiyatro çalışmaları büyük çeşitlilik gösteriyor ve daha çok toplumsal sorunlar,  toplumsal değişim gibi konularda oyunlar sahneliyor bu tiyatrolarda. Bir bakıma, Çalışkur’un altını çizdiği gibi, son yıllarda kendisini daha güçlü olarak hissettiren  “toplumsal değişim” arzusunun tiyatro alanındaki yansımaları olan alternatif sahneler, tiyatromuzun geleceğine yön verebilecek büyük bir potansiyel taşıyorlar.                                                              

Rüçhan Çalışkur, sanatçıların hem sanata hem topluma hem de tarihe karşı sorumlulukları olduğunu ve bu sorumlulukları gereği, sanatçıların hem entelektüel hem estetik alanda sürekli kendilerini yenilemeleri ve geliştirmeleri gerektiğini söylüyor: “Ben hâlâ eğitimime devam ediyorum. Her gün yeni bir şeyler öğreniyorum ve bunu yaşamaktan çok mutluyum. Ben yapıyorum ve oluyor demek kadar tehlikeli bir şey yok sanatta. Hala oyunları, oyunculuğu, rejiyi öğreniyorum. Özellikle de yeni yazarların oyunlarını okudukça çok daha büyük bir şevk duyuyorum çünkü zaman değişiyor, insanlar, toplumlar, bütün bir dünya değişiyor hızla. Bu büyük değişime ayak uydurarak anlamak ve sanata yansıtmak gerekiyor. Sanat asla zamanın gerisinde değildir çünkü; onu yakalamak, hatta ilerisinde olmak durumundadır. Bunu başaramayan sanat da, sanatçı da yok olmaya mahkûmdur. İşte bu yüzden, kitap okumayan, kendisini geliştirmeyen insanların sanatçı olmaları mümkün değil.” Sanat, insana insanı gösterir. Sanat eserinin gerçeklikle ve insanlıkla ilişkisi, onu sırf bir eğlence aracı olmaktan çıkarır. Sanatçı gerçekte, dil ve kurmaca yapılarıyla bir duyarlılık ve düşünce yaratandır” Eserin içindekiler sanatçının seçimi, dünya ile bir tür hesaplaşmasıdır. Sanatçının entelektüel niteliğini belirleyen eserinin içine neyi aldığıdır. Bir sanatçı ya da bir sanat eseri öncelikle estetik nitelikleri dolayısıyla değerlendirilir. Bunun yanında, insanın içinde yaşadığı durumla ve çağ ile de ilişki içinde olması sanatçının değerini arttırır. “Camus’nün (1965: 27) de dediği gibi, “Tarihin kara ve sefalet günlerini hesaba katmadığı takdirde çağımız sanatçısının en azından yalan söyleyebileceği ya da boşuna konuşmuş olacağı...” söylenebilir. Bunun diğer türlüsü, sorumlu yaratmadır. “... sanatçının kendi insan imgesini kendi çağının gerçekleri içine yerleştirmesi, kendi insanını- veya insanlarını- çağının sorunlarından seçtiği ilişkiler içine sokmasıdır” (6) Sanatçının bu gibi nitelikleri, Çalışkur’un da vurguladığı gibi,  sanatçıların entelektüel birikimlerinin önemini ve  insana, topluma ve doğaya duyarlı insanlar olmalarını zorunlu kılar. Bu her sanatçının düşünmesi gereken sorumluluğudur. Yani, insanın içinde yaşadığı çağın koşullarını ve gerçeklerini göz ardı etmeden, yaşanan insanlık durumunu yadsımadan göstermek her sanat eserinin ve sanatçının tarihteki işlevi açısından değerlendirilmelidir.                                                                                                                            

Çalışkur, bütün sanat hayatı boyunca cesareti ve mücadeleci kişiliğiyle öne çıkan bir sanatçı. Bu özelliği O’nun hem sanatsal duruşuna hem oyunculuk kariyerindeki seçimlere yansıyor: “Ben sanat hayatımda çok farklı, marjinal tiplemeleri canlandırdım. Cesaretimi öncelikle zoru sevmekten, zoru başarmaktan alıyorum diyebilirim. İkincisi, babamın kızıyım ve mücadeleyi çok seviyorum. Babam ‘Bizans’ta yaşamayı öğrenmelisin’ derdi bana ve nehirde yüzmeyi öğretmişti. O da mücadeleci bir ruha sahipti. Menderes döneminde, Radyo Dinlemeyenler Cemiyeti’nin kurucusuydu. Radyoda iktidarın saflarına katılan isimlerin tek tek okunduğu dönemde böyle bir derneği kuracak kadar cesurdu. Hakkında açılan davada da kendisini bizzat savunmuştu avukat olduğu için. Galiba ben de babamın kızıyım! Yerimde durmayı sevmiyorum, saldırmayı seviyorum. Yani insanlara bir şeyleri anlatabilme duygusu beni çok besliyor. Bu saatten sonra herhalde elime pankart alıp sokağa çıkacak halim yok! Benim yapabileceğim tek şey, mesleğimle var olup mesleğimle insanlara bir şeyler gösterebilmek, öğretebilmek. Tek isteğim bu. Ne kadar çok insana ulaşabilirsem o kadar mutlu oluyorum ve bu beni sanatsal mücadelemi sürdürmek için daha çok motive ediyor.” Çalışkur’un hayatı bir sanatçı gibi yaşamak; hayatı sınırlarla, duvarlarla, basmakalıp nesne ve düşüncelerle dolduranlara rağmen düşüncenin ve bedenlerin devineceği doğurgan alanlar açmakla geçiyor. Sanatçı, önyargılarla, klişelerle, sınır ve duvarlarla tıka basa doldurulmuş algılarımızı boşaltmayı, düşünce ve bedenin devinebilmesi için yeni alanlar yaratmayı bilendir. Yeni ilişkilerin, yeni kavramların, çokluğun bir arada, yan yana durabileceği doğurgan alanlar… İşte Rüçhan Çalışkur, sanatsal cesareti ile coğrafyamızda bu türden alanların açılmasına ve dolayısıyla insanların özgürleşmesine öncülük eden bir sanatçı olarak tarihe geçiyor.

PINAR ÇEKİRGE – YAVUZ PAK

Kaynakça:

Akdede, Sacit Hadi. “ Devlet  Sanat İlişkisi, Sanatın Politik Ekonomisi”, Efil Yayınevi Yayınları, İstanbul, 2014
Ökten, Özge. “1960 Sonrası Türk Tiyatro Eleştirisinde Ulusal Tiyatro Tartışmaları”,  Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2010
Karasu, Murat. “Bir Ödenekli Tiyatro Modeli Önerisi”, Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tiyatro Ana Sanat Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014
Baktıaya, Ece.  Söyleşiler, Milliyet Sanat Nisan 2013 sayısı
Sokullu, Sevinç. “Alternatif Tiyatro Serüveni”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1189/13735.pdf
Kuçuradi, İoanna. “Çağın Olayları Arasında”, Tarihçi Kitabevi, Ankara, 2010

 

Anahtar Kelimeler: Rüçhan Çalışkur, Yavuz Pak, Pınar Çekirge



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir