MAKALELER

Kafası Karışık Kültür ve Kafası Karışık Zihniyet!..

2010.10.14 00:00
| | |
1718

Polemikte gösterdikleri başarıları eylemlerinde gösteremeyenlerin kişilik kavgaları sarmış dört bir yanımızı.


 
    Aklı karışmış, kafası allak bulak hale gelmiş bir kültürel ve siyasal zihniyet örnekleri yaşanmakta yalnız ve güzel ülkemizde.
 
    Polemikte gösterdikleri başarıları eylemlerinde gösteremeyenlerin kişilik kavgaları sarmış dört bir yanımızı. Oyuncuların çoğunun yavşak olup olmamasından, sanat (!) galerilerine saldıranların neden bunu yaptıklarına kadar her bir şey tartışılıyor. Muhafazakar meşhur modacımız ekranlara çıkmış Mardin’deki defile öncesi yaşanan protesto olayı için bu ve benzer olayları demokrat iktidarın üzerine atılmaması gerektiğini söylemekle ne kadar demokrat olduğunu yine belli etmiş oluyor.
 
    Tüm bunlar medya vb. kanallar ile ülke gündeminde yer eden bazı konular ancak taşra olarak adlandırılan Anadolu kentlerinde sanatın ve özellikle tiyatronun nasıl baskılara özellikle mahalle baskılarına uğradığını konu ile ilgisi olanlar bilir. Ancak büyük bir kesim bu yaşananlardan habersiz. Önce İstanbul’daki olayı düşünelim. Olaya, oradaki galericileri ve sanatçıları ilerici, saldırıyı gerçekleştirenleri gerici olarak nitelendirmek ve sadece bunun üzerinden tanımlamalarda bulunmak eksik ve yanlıştır. Bu düşünce bile siyasal İslamcıların elinde bir koza dönüşebilmektedir. Tophane’deki halkın, İstanbul’u küresel kent pazarlamasında marka haline getirme çabalarının sonucu olarak evlerinin ellerinden alınacak olması korkusunun oluşmuş olması, mahallelerine gelen sanat galerisi ve sanatçılarını kendi yaşam alanlarına kast eden düşmanlar olarak görmelerine neden olmaktadır. Ahlak üzerinden bu saldırıların gerçekleştirildiğini düşünmek sadece olayın görünen yüzüdür. Bilinçdışındaki korkuların toplamı galerilere atılan taşların içinde gizlidir. Sanatçı ve halkın en lümpen kesimi arasında oluşan mesafenin uzaklığı, Türkiye’nin kültürel yapısının en önemli sorunudur. Olaya sınıfsal yaklaşıldığında ülkede lümpenleştirilen bu kesimlerin bilinçli olarak sanattan uzaklaştırıldıkları gerçeğidir. Yoksullaştırılmış ve sadakaya alıştırılmış toplum katmanlarının post-modern sanata maalesef ihtiyacı yoktur ve olamaz da…
 
    Tophane sadece küçük bir örnektir. Benzer sosyal koşullardaki her birey ülkede hakim olan siyasal çoğunluğun birer parçasıdır. Bunun bilinmesi ne şaşılacak bir şey ne de bir suçlamadır. Modernist yaşamın partileri ve sanatçıları bu kesimden gittikçe uzaklaşmış, aralarındaki mesafe ancak galerilerin mahalleye yakınlığı ölçeğinde sadece fiziksel bir yakınlık oluşturmuştur.
 
    Lümpenleşmiş bu kesimlerin, sanat, sanatçı ve kendinden olmayanlara karşı nefretinin temelinde uzun yıllara dayanan kültürel ve siyasal sorunlar yatmaktadır. İstanbul’a göçlerle gelen bu kesim ne şehirli olabilmiş ne de köylü (taşralı) kalabilmiştir. Kültür bocalaması yaşayan insanların itildiği yalnızlığın arabeskleşmiş hayatları ve bunun açığa çıkardığı üzüntü ve kin, kendini “faşist” ve “şeriatçı” kesimlerin en önemli silahı haline getirmiştir.
 
    Bu sosyolojik tanımlamalar 1960’lardan beri çeşitli şekillerde değişse de aynı temel üzerinden ilerlemektedir. Modernizmin hala tüm ülkeye yayılmamış olması hatta günümüzde varolan kazanımlarını da birer birer yitirmiş olması durumun ne derece kritik olduğunu ortaya sermektedir.
 
Tophane ve diğer benzerlerindeki halkın yaşadığı çeşitli sorunlar konusunda onların yanlarında olması gereken ilk kesim solcular, sosyalistlerdir. Onların yarattıkları boşluk, bu ülkede hep cemaatlerle ve ırkçı guruplarla doldurulmuştur. Tophane ve benzeri yerlere sadece kaliteli dijital fotoğraf makineleri ile çekimler yapmaya gelip sonra bunları kültür başkenti(!) olan İstanbul’un güzel galerileri ve salonlarında sergilemek yetmez, ya da post-modern bir anlayışla tiyatronun çokkültürlü yapısını gözler önüne seriyoruz demekle alt gelir guruplarında yaşayanların hayatlarını ilginç yöntemlerle sahneye taşımakta yetmez. Üretici ve alıcının aynı sosyal katmanlardan oluştuğu sanat anlayışı tamamen kırılamasa da, üzerinde çatlak oluşturulamadığı müddetçe bu ükenin gerçekliğinde her hangi bir işe yarayamaz.
 
    Bu ülke ne İngiltere’nin Stew’leri ile doludur. Ne de Fransa’nın Paula’larıyla. Samiler vardır bu ülkede. 12 Eylül faşizminin yarattığı apolitik Pakize’ler vardır. Stew’lerin dedesi yüzyıllara dayanan sosyal ve kültürel değişimin modern bireyine dönüşmüşler, aydınlanmayı tamamlamışlardır. Ortaya çıkan sorunu anlamlandıramadıkları için post-modern örnekler onların derdine derman olmaktadır. Ancak Sami ve Pakize’lerin dedeleri başlarındaki feslerden bile sadece devrim ile kurtulmuş ve şapka takmaya tepeden aşağıya doğru başlamışlardır. Avrupa feodalizmden kapitalizme geçişini tamamlayalı yıllar olmuştur. Stew’ler ve Paula’lar feodalizmi tarih kitaplarından öğrenirler. Sami’ler ise hayatlarının çoğunu feodal ilişkiler ağı ile örmeye devam etmektedirler. Bu topraklarda Sami katile, Pakize maktule dönüşür.
 
    Stew ve Paula’lar Moliere’den Shakespeare’e kadar olan kendi tarihlerini biliyorken, Sami ve türevleri Karagöz ve Hacivat’tan bile haberi yok ki Haldun Taner’den olsun.
 
    Bu çelişkinin sanki yokmuş gibi sayılıp bu topraklara Stew ve Paula’lar penceresinden yaklaşarak sanat yapmak tek kelime ile azınlık için entelektüel bir meditasyon sağlamaktır.
 
    12.yüzyılda yaşadı İbni Rüşt, batıda tanınan önemli bir İslam bilginidir. İlhan Selçuk’un aktardığına göre, Rüşt, Aristoteles’i okurken iki sözcüğe takılmış “Trajedi, komedi” aklı bambaşka yerde olan Rüşt’ün çözümsüzlüğü yaşamında hiç tiyatro görmemesi oyun izlememiş olmasıdır. Nerden bilebilir komediyi trajediyi… Binlerce yıl önce Antik Yunan’da tiyatro var. Bu topraklar bu sanattan haberdar değiller* Yani nerelerden gelip nerelere evrildiğimizi tarafsızca düşünmemiz gerekmektedir.
 
    Her ne tartışıyorsak tartışalım, ister sinemamızı ya da tiyatromuzu masaya yatıralım, ister siyasal konuları… sabaha kadar modernist olmak zorundayız ve modernizmi merkez almalıyız. Belki ülkenin kurtuluş bildirisi değil ama zihniyetlerin kurtuluş reçetesi bu topraklarda sadece budur. Durumlar post-moderndir ama bunun analizi o kitleler için anlaşılır değildir. Önce klasik neden sonuç bağını kavrayacak ki sonra paramparça olmuş gerçekliği anlayabilsin.
 
    Sanat ve kültür aydınlanmasının planları projeleri nelerdir? Bence sanatçı bunu düşünmeli. Uluslararası projelere ayırdığı zekayı ülkenin geleceğine de ayırsa yeni tophaneler olması engellenmiş olur. Yüzeysel siyaset yerine bu halkın içine inen politikalar yapılmış olsa yeni tophane’ler yaşanmaz. Aydınlanmanın diyalektiği çözümlenmediği müddetçe ülkenin siyasal ve kültürel sorunları uzun yıllar devam eder.
 
    Değinmek istediğim bir başka konu, çoğu oyuncunun “yavşak” olduğuna dair açıklama, Haluk Bilginer tam olarak neyi kastettiği belli olmayan bu açıklamasında, tiyatro sanatını kutsallaştıran ve babası bile ölse sahneye çıkabileceğini söyleyen ve çıkan insanları samimiyetsiz olarak suçlaması göze çarpıyor. Diğer bazı duayen sanatçılar kendi görüşlerini ortaya koyarak bir tartışma başlattılar. Bu sadece mesleğin ustalarının birbirleri ile karşıt görüşleri savunmaları değildir. Özellikle tiyatro sanatı ile uğraşan tüm insanların konuya dahil olduğu bir tartışmadır. Öncelikle ne kadar oyuncunun yavşak olduğuna dair bir istatistik ölçümünün sağlıklı ve bilimsel olması malumunuz imkansızdır. Yavşaklığın içeriğine yönelik yorumlamalarda Haluk Bilginer’in aklında gizli sanırım. Tabi yaşadığı ve gördüğü kötü örnekler olabilir, ama böyle bir yorum yapmak tüm tiyatro camiasını töhmet altında bırakmak değil midir? Herkes kimin bu ülkede tiyatro için neler yaptığını biliyor. Bence Türk Tiyatrosu tarihinin tüm evreleri bu sorunun yanıtını kolaylıkla verir. Önemli olan bu açıklamadan sonra cemaat gazetelerinin hemen konuya balıklama atlamalarıdır. Haluk Bilginer’in açıklamasından yola çıkarak yapılan yorumlarda Türkiye’de 60’lardan bu yana yapılan politik konuları ele alan tiyatronun yanlışlığı ve gereksizliği üzerine tezler ileri sürülmeye başlanmıştır. Tıpkı ülkede kendinden önceki her şeyi statüko olarak adlandıran zihniyetin şimdiye kadarki Türk tiyatrosunuda statükocu olarak değerlendirmesi ile ilgili saçma sapan görüşler ortaya serilmiştir. Özellikle bir yazar, Haluk Bilginer’in “kutsallaştırma” ya dokunmuş olmasına sevindiğini söyleyerek, ölen sanatçıların sahnede alkışlanmasına ateist düşüncelerin yansıması diye yorum yapmış ve ışıklar içinde yat düşüncesini bile ateist bir tanımlama, gereksiz kutsallaştırma olarak gördüğünü söylemiştir. Evet sanat üzerine yaptığınız bir yorum bambaşka yerler ve kişiler tarafından kendi çıkarlarına nasıl evriliyor, bu işte onun örneğidir.
 
    Taşradaki siyasal yapıya paralel olarak tiyatro vb etkinlikler çok sınırlı bir şekilde sürdürülmeye çalışılıyor. Evet bazıları çok zor ekonomik şartlar altında oyunlar sahnelemeye çalışıyor. Bazı duyarlı belediye ve sivil toplum kuruluşları ile ağır aksak ilerlemeye çalışan bu kültür sanat dünyası mahalle baskısından devlet baskısına kadar çeşitli sansür ve yasaklarla boğuşuyor. Yoksa biz bu insanlara bazıları gibi “bana ne kardeşim mecbur musun? Yapma bırak git başka şeylerle uğraş” mı diyelim. Bu özverili tiyatro emekçileri de Anadolu’da sanat yapmayı bırakırlarsa ne olacak peki? Hayatında hiç tiyatro görmeyen traktör romorkunun sahneye çevrilmesi ile “oyun” ile tanışan küçük çocukların hayallerini de engellemiş olmayacak mıyız? Evet çekilen tüm zoluklara rağmen o bir çocuğun gülümsemesinin önüne hiçbir şey geçemez. Ya da belediye düğün salonunda oyun sahneleyen üniversite öğrencilerinin, oyun sonrası neleri yoktan var ettiklerini hatırlayıp kendileri ile gurur duymalarını mı engelleyelim? Ama doğru… Gurur da eski, geçerliliğini yitiren kelimelerden öyle değil mi?
 
    Oyuncunun yavşak olup olmamasına bakmayın, Tophane’deki insana ne kadar yakın ona bakın siz…
 
    Bilet fiyatlarına bakın siz, 30 tl olan oyuna o kadar günlük yevmiye alan adamın nasıl tiyatro izleyebileceğini düşünün. Ya da biletleri 4-5 lira olmasına rağmen neden ödenekli tiyatrolara da gitmediğini tartışın.
 
    Sanat, Sanatçı, İzleyici, denklemine bu “gerici” olarak nitelendirdiğimiz insanların nasıl sızdırılacağını düşünün. Seçkinlerin sanatı olarak görülenleri halkın sanatı kılmadıkça yabancılaşa yabancılaşa hepten yabancı kalacaksınız bu topraklara.
 
    Hemen saldırın, ne demek istiyor bu canım, sanat politik olmak zorunda değil, post-modern çağ, hem siyasetçi miyiz biz ayol! Hepinizin parası var nasıl olsa, laik duyarlılıklarınız aşırı zedelenirse yurt dışına tüyebilirsiniz mesela. Ya da tam demokrasi için başınızı öne eğerek “evet” dersiniz. Ya televizyondan bir sürü para kazanmışsınızdır ya da uzun yıllardır devlet memurusunuzdur (ama sadece şeklen) kısaca tuzu kurulardır bunlar…
 
    Bir de Fransa’da, İngiltere’de, Rusya’da turistik gezilerde bulunup Türkiye’ye dönünce orada sanat vb. eğitim aldım diyerek tiyatro ve diğer sanat dünyasında büyük bir kesimi uyutanlardır benim gözümde sahtekarlar…ve onlara inananlar da bilinçsiz yavşak…aile şirketi gibi olanlardan korkarım ben soyadların yağmur gibi yağarak her yerde karşıma çıkmasına şaşarım. Böyle bir sülalem olmadığı için garip bir yalnızlık hazzı alırım. Vörkşoplara performik zımbırtılara kaptıracak param olmadığına sevinirim bazende.
 
    Kültür boşluğunu, Bihter ve Fatmagül ile gidermeye çalışmak, ya da sonu hep kötülerin ilahi adalet tarafından cezalandırıldığı kaderci televizyon dizilerine mahkum kalmanın sonucu, koca bir hiçliktir. Ya da vadilerin arasından büyüyen büyük korku imparatorluklarına katkı sunmakta aslında kendini öldürmektir.
 
    Hani “Nefes” diye bir film vardı, komutan uyuyup kalan askere “Burada uyursan ölürsün” diye bağırıyordu. “Buralarda oynadıkça ölüyorsun” demek istiyorum. Sen oynarsan o galeri taşlanacak, sen yazarsan O ressam dövülecek. Sen o insana sanatını g-ö-t-ü-r-e-m-e-z-s-e-n Halk tabiki tecavüzcü, saldırgan, kaderci, katı ahlakçı olacaktır. Sen politikanı o halka g-ö-t-ü-r-e-m-e-z-s-e-n halk tabi ki senden nefret edecek ve gerici akımların yedek lastiği olacaktır. Sizin popüler kültürünüzde tamamen buna hizmet ediyor… Tabi ki sözüm ciddi ve eğlence amaçlı yapımları kapsamıyor.
 
    Onun için suçlu aramayın boşuna, popüler kültür, post-modern kültür elele zafere! Sanatın, devrimin, öldü… üzerine bir toprak da sen at…hem belki de Baudrillard boşuna söylememiştir, sanatın anlamından kopan yönünün sanatın ölmesine neden olduğunu.
 
* İlhan Selçuk, “Sahtecilik Oyunu”, Cumhuriyet 7 Şubat 1999 


 

Anahtar Kelimeler: kültür, inceleme



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir