MAKALELER

Kadın Sığınağı - İstanbul Devlet Tiyatrosu

2011.03.23 00:00
| | |
1867

Sizce Nasıl?
Bir kadının daha önce hiç görmediği, belki adını hiç duymadığı, ama bir şekilde yolunun düştüğü ve tanımadığı insanlarla bir yaşam paylaşmak zorunda olduğu bir yer düşünün...


 

  
   Bir İnsanlık Tragedyası… Kadın Sığınağı
 
   Bir kadının daha önce hiç görmediği, belki adını hiç duymadığı, ama bir şekilde yolunun düştüğü ve tanımadığı insanlarla bir yaşam paylaşmak zorunda olduğu bir yer düşünün. Burada tanıştığı ve birlikte yaşamak zorunda olan kadınları düşünün. Ailesinden ve sevdiklerinden uzak bir yaşam… Kocaları tarafından istemediği biçimde ya da türde cinsel ilişkiye zorlandığı, sevdiğine kaçan kadının kocası tarafından başkalarına servis edildiği, ailesinin istediğiyle evlenmediği için dışlandığı, ölüm tehditlerine kadar uzayıp gittiği bu liste de şiddete maruz bırakıldıkları için sığındıkları yaşam alanlarında yaşamaya zorlanan kadınlarımız var. Kadınlarımızı bu hallere düşüren, beyni ile bacak arasının yer değiştirdiği, kişilik sorunları yaşayan, ruh hastası, psikopat dolu bir ülkede yaşıyoruz.

 


 
   Sarıkızdan sonra gelen kadın, yerini artık kurbanlık koyundan önceye almış durumda. Her gün bakıp geçtiğimiz "3. Sayfa Haberleri"nde bu ülkenin kadınların en az üçte biri şiddete maruz kalıyor. Ve biz öylece okuyup geçiyoruz haberleri, normal bir durum haline gelmiş durumda.
 
   Kadına uygulanan şiddet ile ilgili her gün en az bir habere rastladığımız gazeteler de, mağdur kişilerin yani kadınların resimlerini yayınlamaktan çekinmeyerek onları topluma karşı güç durumda bıraktıklarını akıl edemiyorlar.

 


 
   Başta devlet organları olmak üzere sivil toplum kuruluşları da üzerine düşen hassasiyetlerini yerine getirmeyerek sosyal devlet anlayışını kâğıt üzerinden öte götürememekte. Şiddet gördüğü için devletin güvenliğini sağlamakla görevli emniyet güçlerine başvuran kadınları şiddet gösteren kocaya teslim ederek iplerini çekmeleri veya verilen cezaların yetersiz oluşu nedeniyle şiddetin önüne geçilemeyecek hale gelmiş durumdayız.
 
   Kadına yönelik şiddetin en büyük nedeninin, eğitim düzeyi, gelenekler, sosyo-ekonomik yapı, dini inançlar ve ataerkil toplum olmamızdan kaynakladığını söyleyebiliriz. Şiddet mağduru kadınlar her ne kadar hukuksal yollara başvurmaları, şiddet karşısında sahip olduğu hakları bilmeleri bu olayların engellemesinde atılacak en büyük adımlardan biri olsa da ne yazık ki hayatta tek başına kalmaktansa yediği dayağı tercih eden kadınlarda mevcut.

 


 
   Psikolojik baskılarla yetiştirilen kızların "hak ettiğini", yaptığının yanlış olduğunu düşündüren ve ceza almasını gerektiren şey nedir? Hiçbir kadın aşağılanmayı, dayak yemeyi, hor görülmeyi, küçük düşürülmeyi, itilip kakılmayı, kadının ötesinde insan olarak istemeyiz. Kadının kendisinin ezilmesine izin vermesi dışında bu travmatik bir olgu. Bizim toplumda kız çocukları dayak yiyerek, korkutularak, ceza verilerek, bastırılmış duygularla yetiştirildiği için büyüdüğünde bunları hak ettiğini düşünür. Tüm bunlar, fiziksel şiddet silahı ile korunan tekelci zihniyet iktidarın sonucu.
 
   Ülkemizde dayatılan din ideolojisinin erkeklere sağladığı cinsiyet hakkı, iktidarını koruyabilmek için güçlünün zayıfı ezdiği despot zihniyeti ürününden başka bir şey değil. Fiziksel şiddete dayalı sistematik düşüncelerle yönetilen tüm toplumlar, kadın-erkek gerçeği üzerinden o toplumda yaşayan insanlarında yaşamını bu yobaz anlayışla cehenneme çevirdiği de su götürmez bir gerçek.

 


 
   Türkiye'de gün geçtikçe bir tümör gibi büyüyen şiddetin kurbanı, kadınların süslediği 3. sayfa haberlerden yola çıkarak Tuncer Cücenoğlu'nun kaleme aldığı "Kadın Sığınağı", bir sığınma evine toplanmış kadınların yaşamlarından kısa kesitler aktarıyor izleyiciye.
 
   Sığınma evlerini cezaevinden ayıran tek fark bedenlerin tutsak olmayışı. Bu açıdan bakıldığında metnin sokak jargonuyla yazılması yadırganmıyor. Hatta bu trajedi içinde izleyicinin yüzünü bile güldürüyor. Metin dilinin sokak jargonu oluşu, sığınma evi müdiresinin cinsiyetinden dolayı şiddete maruz kalması kadar gerçekçi ve ironik. Aynı zamanda Kadın Sığınağı, tragedya formlarına uygun bir şekilde ele alınarak 3 birlik kuralını barındırıyor. 24 saat içerisinde işlenen oyun tek mekân ve tek konu üzerinden hareket ediyor.


 
   Cücenoğlu, oyunda kullandığı karakter isimleri de bir o kadar ironik. Rüyasında taşlandığını gören Cezayir, daha körpecikken sığınma evlerinde yaşamak zorunda kalan Fidan, sığınma evinde anaç bir tutum sergileyen Dudu, töre belasıyla yaşayan Diyarbakırlı ve batının en modern şehirlerinden biri olduğu için gâvur lakabı alan İzmirli…
 
   Elbette kadın sığınma evleri çok arzu ettiğimiz yerler değildir. Hiç kimse rızasıyla burada kalmak istemez. Ama Sayın Cücenoğlu sığınma evlerine farklı bakış açısıyla yaklaşarak yaşam şartlarından ziyade oradaki yaşayanların hikâyesini ele alıyor. Güzel bir yermiş gibi görünüyor. Hatta Dudu evine bile dönmek istemiyor. Buraya alışıyor. Ve mutlu olduğunu söylüyor. Bu mutlu kadınlar kulübünde sadece kadınların hikâyeleri mutsuz.
 
   Yönetmen Serpil Tamur metnin dokusuna bağlı kalarak daha çok bizi anlatılanlarla baş başa bırakmak istiyor. Bu nedenle çok fazla aksiyon göremiyoruz oyun boyunca. Aksiyon eyleminin yetersiz kaldığı anlarda Mahmut'un mektubu ve İzmirli rolünde Fatma Öney'in coşkulu, dinamik oyunculuğu devreye girerek yüzümüzü güldürüyor. Yönetmen, kızın sığınma evine dönmesiyle annesinin tokat atma sahnesini ağır çekimlerle yaparak oyuna da ayrı bir renk katıyor.
 
   Bir arada yaşamak zorunda kalan ama birbirlerine bağlı olmamasına rağmen yönetmenin oyunun başında Dudu'ya bağlı etrafındaki 10 kadın koreografisi oyun boyunca görülmüyor. Bir kadın ve etrafında 10 kadından çok anaç bir kadının etrafındakilere yardım etme telaşının getirdiği sevgi gösteri olarak algılanabilir.
 
   Yönetmenin sahneleme konusunda tablo geçişlerini çok kısa tutarak olay dizisi çok hızlı akıyor. Sahne geçişlerinin yedirilmeden hızla akması, izleyicinin o konuyu daha sindiremeden başka konuya atlamasına neden oluyor. Prozodi hatası gibi metin ile sahne dili birbirine uymamış gibi geldi bana.
 
   Örneklemem gerekirse, oyunun hemen başında çok aç olduğunu söyleyen Fidan'ın kahvaltıya oturup kalkması bir oluyor. Aynı genç kadın eline aldığı gazetedeki habere diğerlerinin dikkatini çekmişken bir anda bu sahne yerini başka sahneye bırakıyor. Ve oyun boyunca farklı olaylarla sürüp gidiyor.
 
   Haberde ele alınan konu Diyarbakırlı. Oyunun sonunda bu sığınma evine gelerek güzelde bir kurgu sağlanmış. Ve finali oyun kadar gerçekçi bir yapıyla örtüşen vurulma sahnesiyle bitiyor. Diyarbakırlı keşke Diyarbakır şivesiyle oynayabilseydi diyemeden de edemiyorum. Yer yer acıtasyona kaçan hikâyesini güçlü bir anlatımla ifade edemediği için yapay kalmış ve üzülmemizi engellemiş.
 
   Devamlı ruh travması yaşayan Cezayir rolünde Ayla Baki, devamlı rüyasında taşlandığını görmesi bunu diğer arkadaşlarıyla anlatırken geçirdiği şizofren yansımaları seyirciyi silkelemeyi başarıyor. İzmirli rolüyle Fatma Öney'in öne çıkan oyunculuğu, sahne rahatlığı ve izleyiciyle olan diyalogu çok ama çok başarılı. Ve Dudu rolüyle izleme olanağına sahip olduğum Defne Yalnız. Bu zor ve amansız rolün altından başarıyla kalkarak genç oyunculara estetik oyunculuğuyla örnek oluyor.
 
   Günay Ertekin'in dramaturgisi temiz ve sade. Yalnız bir takım sıkıntılar da söz konusu. Birincisi, sığınma evine girerken kadınlara çarşaf giydirilmesinin nedenini tanınmamak için olduğu söylemine karşın İzmirlinin sevgilisi devamlı korna çalarak gelmesi orayı ifşa ediyor. Bildiğim kadarıyla bu tür yerleşim alanlarının kaçtıkları kişiler yüzünden bulunmaması/bilinmemesi nedeniyle gizli tutulduğu. Eğer gizli tutulan bir kurum ise arabanın devamlı korna basarak orayı açık etmesi nasıl açıklanabilir bilemiyorum. İkincisi oyun boyunca kızın kayıp olduğu söyleniyor. Ama nedense kurum yetkilileri bu konuda herhangi bir şey yapmıyor. Sadece bireysel bir çaba söz konusu… Son olarak birçok küçük ayrıntının atlanmadığı oyunda, alınan ekmeğin neden bakkala yazdırıldığı...
 
   Şirin Dağtekin Yenen'e ait dekor, sahne olanaklarını göz önüne alarak ekonomik bir anlatım seçmiş. Böylelikle oyunculara rahat hareket alanı bırakmış. Sahnede banyoya, mutfağa, yatak odalarına, tuvalete ve dış kapıya açılan bölmeleri görüyoruz. Simültane bir dekor anlayışıyla izleyici mekâna alan bu dekorda tek göze çarpan giriş bölmesinin dar olması ve bu nedenle oyuncuların geçerken yan yan yürümek zorunda oldukları. Biraz daha genişletilebilir. Kostümlerde oyuncuların rahat etmesi sağlanmış ve karakterlerini ortaya çıkaran tasarımlar kullanılmış. Ödüllü sahne tasarımcısı Yenen, her iki tasarımı da başarıyla sırtlamış.
 
   Ayhan Güldağları'nın ışıkları genel sahnelerde pek etkisini belli etmese de oda geçişlerindeki etkisi çok büyük. Özellikle finalde vurulan kadına yansıtılan kırmızı ışıkla kan olgusunu içimize işletiyor.
 
   Özetle, Cücenoğlu "Kadın Sığınağı" ile şiddete maruz kalan kadınları korumak üzere açılan sığınma evlerinde yaşayan, toplum dışına itilerek "ötekileştirilenler" kadınlarımızın yaşamlarına davet ederek bizleri "farkında olmaya" çağırıyor.
 

Anahtar Kelimeler: kadın sığınağı, istdt, istanbul devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir