MAKALELER

İmparatorluk Kuranlar - İstanbul Devlet Tiyatrosu

2011.01.14 00:00
| | |
903

Sizce Nasıl?
Öncelikle teşekkürler Devlet Tiyatroları’na, “60. Yılda 60 Yerli Yazar” diye tutturup, Boris Vian’ın (“İmparatorluk Kuranlar”), Duşan Kovaçeviç’in (“Profesyonel”)

  

ON ÜZERİNDEN ON HAK EDEN BİR OYUN: "İMPARATORLUK KURANLAR"...
 
Öncelikle teşekkürler Devlet Tiyatroları’na, “60. Yılda 60 Yerli Yazar” diye tutturup, Boris Vian’ın (“İmparatorluk Kuranlar”), Duşan Kovaçeviç’in (“Profesyonel”) , George Tabori’nin (“Annemin Cesareti”) oyunlarının sahnelenmesini savsaklamadığı için… Teşekkürler, sadece “60. Yılda 60 Yerli Yazar” teranesine bağlı kalıp acemi yazarlarla seyirciyi tiyatrodan soğutmadığı için… Tiyatronun böyle değişik örnekleriyle ve onun yazarlarıyla tanımayanları tanıştırdığı için… İçten teşekkürler…


 
Sözü “İmparatorluk Kuranlar” ya da Schmurz (Les Bâtisseurs d'Empire ou le Schmurz) adlı oyuna (Afife 2010 – Yılın En Başarılı Prodüksiyonu Adayı) getireceğim. Kapitalist bir ailenin, yeni bir apartman dairesine taşınması ve burayı istila etmesinin konu edinildiği, 1962'de İngiltere’de, 1968’de New York’ta, Yazar Boris Vian'ın (1920–1959) ölümünden yedi yıl sonra da Fransa'da sahnelen “İmparatorluk Kuranlar”a getireceğim sözü…


 
Sözümü “İmparatorluk Kuranlar”a getirirken, eserin yazarı Boris Vian’ı “sözün büyücüsü” olarak tanımlayanlara aynen katıldığımı da açık seçik ifade edeceğim. O ne düş gücü sınırsızlığı öyle, o ne söze hâkimiyet! O sınırsız düş gücü ve sözel egemenlikle tuhaf bir kaçışın öyküsünü anlatıyor Boris Vian. Burjuvazinin değerlerine sıkı sıkıya bağlı saygıdeğer Baba Léon Dupont ile Anne Anna Dupont, kızları Zenobya ve Hizmetkârları Crucke’den oluşan mutlu bir ailedir ve kendi evlerinde, nereden geldiği belli olmayan büyük bir "gürültü"nün tehdidi altında kaldıkça, kaçacakları tek yer olan evlerinin bir üst katına taşınmaktadırlar. Korku içinde basamakları tırmanırlar; ancak o korkunç "gürültü" asla peşlerini bırakmaz, hep arkalarından gelir. Bu burjuva ailesi, esasında yaşamlarının sürekli yükselme çabası içinde anlamsızlaşan boşluğundadırlar.


 
İyi de, bu kadar basit mi konu? Değil elbette! Burjuva toplumunun içi boşalan değer yargılarını, bireyin yalnızlığını ve kent insanının paranoyasını bu grotesk konu içinde alabildiğine mıncıklar, ciğerini deşer Vian… Ve Vian’ın sistem karşıtı, sansasyonel, saldırgan, kışkırtıcı ifade biçemi, seyirciyi bir saat on dakikalık süreçte sarıp sarmalar; sarsar, sarsalar.


 
1957’de yazdığı bu son oyununu sahne üzerinde görmeden, yazılı metin okunmaya başlandığında (Mitos Boyut Yayınları/Tiyatro Oyun Dizisi-Aralık 2008) Boris Vian’ın diğer oyunlarıyla aradaki kurgu farkı hemen yakalanıyor. Sahnede olduğu duyumsanan, ancak ne olduğu pek anlaşılamayan Şümurz, yepyeni bir kurgulamaya yataklık etmekte; oyun boyunca süregelen metaforik bir gönderme aracı olarak kullanılan “gürültü” okuru/izleyiciyi düşünmeye itmektedir. Karakterler kendilerini bekleyen kaçınılmaz sona “gürültü”yle ilerlerler. İnsana, insan olmaya yer bırakmayan yenidünya sosyolojisi, kendi içindeki ironisiyle paramparça edilir; Yönetmen Yardımcısı Günay Ertekin’in dediği gibi “antikonformist, asi, sözünü esirgemeyen bir oyun”dur “İmparatorluk Kuranlar”.


 
Oyunu Ankara Devlet Tiyatrosu yönetmenlerinden Hakan Çimenser (Afife 2010 – Afife Yılın En Başarılı Yönetmeni) sahneye koymuş. Yazar, “gürültü”den kaçmak isteyen çekirdek aileyi sürekli bir üst kata taşırken, yönetmen Hakan Çimenser aileyi, yuvarlak ve saydam bir platforma yerleştirmiş. Yerleştirmiş de, platformun Şümürzler tarafından parçalara bölünmesinde dekor tasarımını yapan Işın Mumcu’nun (Afife 2010 – Yılın En Başarılı Sahne Tasarımcısı) yaratıcı zekâsına şapka çıkartmamak mümkün değil, ama Zenobya’nın: “… merdivenleri çıkacağız (age: Sayfa 25), “Sonra bir kat yukarı çıktık, o katta da, karşı dairede oturan oydu (age: Sayfa 26),” repliklerine ne yönetmen ne de yardımcıları “müdahale “ etmemiş. Böylece, Vian’ın “yukarı doğru yükselirken azalma” vurgusu da eprimiş.


 
Yani yazar, her yeni kata çıkışta geçmişle ilişkiyi koparttırıyor, geçilen kapıları çivilettiriyor. Örneğin, ailenin sahneye gelişinde yazar, ortamı Baba’nın merdivenin başına gitmesi, merdivenin aşağı kata inen ağzını tahtalarla kapatması ve tahtaları çivilemesi olarak (age: Sayfa 16 ve 17) çiziyor. Yönetmen, yazarın bu yorumunu platform parçalarını bütünden kopartarak uyguluyor.


 
Oyun sonunda, Vian’ın Baba için yaptığı: “Sendeler, ayağı kayar, pencereye takılır kalır” biçiminde yaptığı mizansen (age: Sayfa 66) ve finalde Baba’nın: “Özür dilerim,” dedikten sonra yazarın düşündüğü: “Kayar ve inleyerek düşer” tanımı (age: Sayfa 67) yönetmenlerin: “Tamam, kayarak düşer de nereye düşer? Yeniden içeri mi düşer, yoksa pencereden dışarı, aşağı mı” diye ikilemler içinde kalacakları, yanıtı metinde belli olmayan bir soru olarak akıllara takılıyor. Bu soruyu Vian: “Baba tekrar içeri düşer,” diye yanıtlamış (age: Sayfa 68). Oyunun çevirmeni ise, oyunun birçok farklı temsilinde yönetmenlerin Baba’nın pencereden dışarı, aşağı düştüğünü açıklıyor. Doğrusunun bu olduğu da sahnede belirginleşiyor.


 
Hakan Çimenser, Ayberk Erkay’ın temiz bir Türkçeyle dilimize kazandırdığı Boris Vian’ın üç perdelik oyununu enine boyuna budamış, tek perdeye ve bir saat on dakikalık sürece indirgemiş. Pek de iyi etmiş. Anne’yi Komşu ile dans ettirmekle, soffitto’dan mikrofon indirmekle, oyuna iki Şümürz daha eklemekle, Şümürz’ü aynadan yansıtmakla, saydam platform kullanmakla, Cruche’un elinden çıkan konfeti yağmuruyla, Şümürz’lere iki yandan zincirler gerdirip alanı daralttırmakla Boris Vian’a katkı da sağlamış. Anlayamadığım, izleyiciye Cruche tarafından siyah zeytin ezmeli-beyaz peynirli kanepeler ikram ettirmekle acaba neyi amaçlamış! Kaldı ki seyircinin oyuna katılımı da olmamış, ama eğri oturup doğru söylemek gerekirse Çimenser garip, gel gelelim törensel ve büyüleyici nitelikte bir oyun kotarmış.
 
Işın Mumcu, dekor tasarımında özgürlüğün diyalektiği ile seyirciyi karşı karşıya bırakmaya çalışmış. Nasıl engel olduysa olmuş, kendi yarattığı ve seyirciyi özgür kılacağını sandığı mekân kurgusu, kendi sınırlamalarını kendine dayatmamış. Kutu sahnenin dışına çıkmış, ama oyuncuları yarattığı formun içine sıkıştırmamış. Giysileri tasarlayan Mihriban Oran, eserin ruhuna bu kere de olabildiğince sadık kalmış. Akın Yılmaz (Afife 2010 – Yılın En Başarılı Işık Tasarımcısı), dans tablosunda hareketlere uyabilmek ve atmosferi verebilmek için ışık değişimleri yapmamış, renkli ışık kullanmamış, sahnenin iki yanındaki dört spot aydınlatmasını yeter saymış, ama gene de genel anlamda seyircinin görsel efekt açısından etkilenmesini sağlamış. Handan Ergiydiren’in dans düzeni alkışı boşa çıkarmamış.


 
Şümürzlerde Serkan Abeş, Barış Akbaş görevlerini bihakkın yaparlarken, ikisinden birinin “neşreylediği” ter kokusunun seyirciyi fevkalade rahatsız ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Paçavralara bürünmüş olmak ter kokmayı da gerektirmez ki be birader!
 
Neyse!
 
Uygar Özçelik (Afife 2010 – Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu Adayı), Şümürz karakterinin içsel, ruhsal imge tutkuları üretenin, aynı türden bireysel malzemelerden oluştuğuna tanık etti beni. Kutluyor ve alnından öpüyorum. Cruche’da Sevinç Erol’a duyularının nasıl işlediğini ve belli şeylere niye tepki verdiğini bulmasını öneriyorum. Duyularının yoğun keşfine yönelirse, başarıya yaklaşımını o denli kolaylaştıracak, yüzde yüz eminim. Komşu’da Orhan Kurtuldu, yönetmenin istediği kadarını başarıyla veriyor. Mine Tüfekçioğlu, duygularını Anna’nın “derinliklerine” indirebilmeyi başarıyor. Oya Okar, oyunun yorumunda ve kendi özel perspektifinin yerleştirilmesinde belli bir anda, belli bir durumda bulunabiliyor, belli bir heyecanla harekete geçerek sahne üzerinde belli bir noktaya yaklaşıyor ya da o noktadan uzaklaşabiliyor. Eylemi, sözleri, çizgileri, renkleri, ritmi mükemmel Oya Akar’ın, tam kutlanmalık.
 
Celal Kadri Kınoğlu, belki oyunun sonuna kadar kendini yineliyor, ama: “sarı çanta… Sakın unutma sarı çantayı Anna, sebze değirmeni onun içinde,” diye başlayan uzun tiradında gene bir kuru malzemeyi yoğurup yaratıcı amaç haline getirebilmeyi başarıyor. Kupkuru malzemeye ruhsal yaşam kazandırıyor, içerik veriyor. Teatral olguları ve koşulları ölü öğelerden, yaşayan ve yaşam veren öğelere dönüştürme becerisini, yeteneğini gene önümüze seriyor.
 
İstanbul Devlet Tiyatrosu, “İmparatorluk Kuranlar” yapımıyla on üzerinden on almayı hak ediyor.

Anahtar Kelimeler: imparatorluk kuranlar, istanbul devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir