MAKALELER

İki Pazartesinin Hikayesi - Ankara Devlet Tiyatrosu

2007.02.08 00:00
| | |
2301

Sizce Nasıl?
Ünlü oyuncu Ahmet Uğurlu geçenlerde yayınlanan bir söyleşisinde, “oyunculuğum bozulacak diye dizi seyretmiyorum” diyerek serzenişte bulunuyor.

 

 

     Uğurlu'nun eleştirisine katılmamak mümkün değil. Gerçekten de, gösterime giren her yeni diziyle birlikte, kaliteli oyunculuğa olan özlemimiz biraz daha artmakta. Oyunculuğun, fiziksel güzelliğe indirgendiği, içinin boşaltılarak bayağılaştırıldığı bu kültür(süzlük) ortamında, seyircileri birer sanat sığınağı olarak kucaklıyor tiyatrolar. Yeni Sahne gişesinde seyredeceğim oyun hakkında karar vermeye çalışırken, kafamda işte bu düşünceler vardı ve tercihimi İki Pazartesinin Hikayesi adlı oyundan yana kullandım. Yanılmamışım.
 
    İki Pazartesinin Hikayesi (A Memeory of Two Mondays), Bütün Oğullarım (All My Sons), Cadı Kazanı (The Crucible) ve Satıcının Ölümü (Death of a Salesman) adlı oyunlarıyla tanığımız Plutzer ödüllü Amerikalı yazar Arthur Miller'a ait. Eugene O'Neil, Tennessee Williams ve Edward Albee ile birlikte yirminci yüzyıl Amerikan tiyatrosunun önde gelen yazarları arasında gösterilen Miller, oyunlarında toplumsal sorunlara geniş yer vermesi ve Amerikan kapitalizmini sert bir dille eleştirmesiyle çağdaşlarından ayrılır. Sözünü ettiğimiz diğer yazarlar daha çok bireyin yalnızlığı ve topluma yabancılaşması gibi konular üzerinde dururken, Miller bireyin ancak toplum içinde var olabileceğini vurgulayarak karakterlerini çoğunlukla toplum çerçevesi içinde şekillendirir. Yazarın birçok oyunun temel öğesini bireyin, topluma karşı sorumluluğu oluşturur. Miller'ın bu toplumcu görüşü, McCarthy döneminde komünist damgası yemesine neden olsa da, yazarın herhangi bir toplumsal sınıfın sözcülüğünü yaptığı ya da sistemli bir politika izlediği söylenemez.
 
    Miller'ın diğer önemli özelliği ise, trajedi kavramına getirdiği yeni yorumdur. Soyluların (çoğunlukla kralların) bulundukları mevkiden düşüşünü konu alan klasik trajedi anlayışının zaman aşımına uğradığını düşünen Miller, modern trajedinin öznesi olarak sıradan insanı seçmiştir. Bu nedenle klasik trajedi anlayışına karşıt olarak, Miller'ın oyunlarında, süslü ve şiirsel diyaloglara, soylu kişilere ve insanların kaderini etkileyen doğaüstü güçlere rastlanmaz. Onun trajedisi, bu yüzyılın çorak ülkesinin insanlarının öyküsüdür. Dili yalın, anlatımı sadedir.     İki Pazartesinin Hikayesi, yazarın sözünü ettiğimiz her iki özelliğinden de izler taşıyor. Bir yedek parça deposunda geçen oyun, günlük koşuşturmanın tekdüzeliğine boyun eğen bir grup işçinin “yaşanmamış” hayatlarından iki farklı kesit sunar. Miller'ın tek perde üzerine yazdığı oyun Şükrü Kırımoğlu'nun başarılı ışık tasarımıyla iki perdeye ayrılmış. Kırımlıoğlu'nun ışık tasarımı, kalabalık bir sahne ve diyalog yoğunluğuna sahip oyunun seyir gücünü artırmakla kalmamış; aynı zamanda oyunda konu edilen iki pazartesi gününe ait farklı atmosferlerin yansıtılmasında da etkili olmuş.
 
    Sahnenin seyirciye bakan bölümü deponun kirli pencereleriyle kaplıdır. Bu nedenle oyunun ilk yarısı deponun sarkıt lambalardan süzülen zayıf ışık altında yarı karanlıkta oynanır. Depoda yaşanan sıradan bir günün resmedildiği birinci perdeye, yani birinci pazartesi gününe hakim olan bu kasvetli atmosfer geleceğe dair beklentilerini yitirmiş, günübirlik uğraşılarının kavgasını veren işçilerin yaşamlarının bir yansımasıdır yanı zamanda. Üretim yapılan faal bir atölyeden farklı olarak yedek parçaların uzun yıllar tozlu raflarda bekletildiği, gelişime ve değişime kapalı depoda çalışan işçiler zamanla kısır bir döngünün esiri haline dönüşür. İlerleyen yaşına rağmen depodan ayrılmak istemeyen Jim (Fikret Ergin) bu acı gerçeğin çarpıcı bir örneğidir. Deponun insanı esir eden durağanlığına karşı geleceğe umutla bakan Berth'in (Kutay Sungar) değişime açık üretken gençliği, oyundaki temel çatışmanın kaynağını oluşturur. Üniversiteye gitmek için para biriktiren Berth'in hayalleri, deponun günlük koşuşturmasının gölgesinde kalır. Patronun sağ kolu Raymond, hafif meşrep sekreter Patricia, emektar kafadarlar Jim ve Gus ve bitirim ikizler Jerry ve Willy çevreleriyle iletişimlerini tamamen yitirmiş, sadece depodaki işleriyle var olan kişilerdir. Berth'in hayallerine ortak olan ve destek veren tek kişi ise romantik ruhlu İrlanda göçmeni Kenneth'dir (Eray Eserol). Birinci perde emektar Gus'ın karısının ölüm haberini almasıyla beklenmedik bir şekilde sona erer.
 
    Birinci perdenin sonunda oyunu ikinci perdeye bağlayan bir geçiş sahnesi yer alır. Kenneth'la Berth'in hayallerini ve umutlarını paylaşarak deponun camları temizlemediği geçiş sahnesinin işlevsel yönünü, ışık tasarımından sorumlu Şükrü Kırımlıoğlu şöyle açıklıyor: “Oyunda iki pazartesi arasında kararma olmadığında, bu pencere silme sahnesi, ikinci pazartesi olan bir kış günü sabahına geçmemize, bir zaman aşımı ve geçiş rahatlığı sağlamıştır.” Deponun pencerelerinin temizlenmesiyle ikinci perde aydınlık bir sahnede oynanır. Aydınlık, aynı zamanda birinci perdede resmedilen iç karartıcı rutinin, kısa bir sürede olsa sekteye uğrayacağının habercisidir. Karısının ani ölümü Gus'ı depoda geçirdiği yirmi iki yılı sorgulamaya iter. Boşa geçirilen yirmi iki yılın acısıyla çılgına dönen Gus, bankada biriken sigorta parasını alarak depoya koşar ve yirmi iki yılın birikimini düşüncesizce dağıtır. Ayrıca, her pazartesi işçileri teftişe gelen depo sahibi Bay Eagle'ı ve depodaki kurulu düzeni sert bir dille eleştirir. Bay “Eagle”nın adı göz önünde bulundurulduğunda Amerikan sisteminin bir eleştirisi olarak düşünülebilecek bu sahne, Gus'ın politik bilinçten uzak sırdan bir işçi olması nedeniyle duygusal bir yakarıştan ileriye gitmez. Gus, Berth'e üniversite için gerekli olan parayı verdikten sonra kadim dostu Jim'le birlikte yaşanmamış günlerin acısını çıkarmak için eğlenmeye gider. Ancak, Gus'ın depodaki rutini kısa bir süreliğine sekteye uğratan feryadı hiçbir şeyi değiştirmez. Oyunun sonunda, üniversiteye gitmeye hazırlanan Berth'in arkadaşlarıyla vedalaşma çabaları, yük asansörü ve ambalaj aletlerinden çıkan seslerin arasında yitip gider. Yeni siparişler alınır, eller işe koyulur.
 
    Yukarıda verdiğimiz özet, İki Pazartesinin Hikayesi gibi yoğun bir metne sahip oyun için birçok bakımdan eksik kalacaktır. Oyun, depoda çalışan her karakter açısından yeniden değerlendirilip özetlenebilir. Derin açılımlara sahip sembollerden ve göndermelerden uzak, sade bir gözlem gücüne dayanan oyun, izleyicisine bu özgürlüğü fazlasıyla vermektedir. Diğer bir deyişle, her karakteri teker teker ele alıp üzerinde konuşabileceğiniz sohbetlere gebe bir oyun, İki Pazartesinin Hikayesi. Ayrıca, Arthur Miller'ın, oyundaki küçük ayrıntıları kullanarak izleyicinin belleğine serpiştirdiği düşünce kırıntılarını da unutmamak gerekir. Örneğin, deponun temizlenen camlarından görünen genelev, toplumun geneline yansıyan ahlaki bozukluğu anlatmaktadır. Kenneth'in arkadaşlarını İrlanda türkülerini bilmemekle suçlaması, Amerikan toplumunun köklerine yabancılaşmasının bir ifadesidir. Yaşlı Jim'in Amerikan yerlilerine karşı verilen savaşa dair düşünceleri, Amerikan politik tarihine yönelik keskin bir eleştiridir. Miller'ın usta yazarlığının birer belirtisi olarak değerlendirebileceğimiz bu incelikli ayrıtları çoğaltmak mümkün, ancak bunu izleyicinin dikkatine bırakarak oyunun genel bir değerlendirmesine geçmemiz yerinde olacaktır.
 
    Mehmet Atay'ın ilk yönetmenlik deneyimi olan oyunun başarılı bir prodüksiyon olduğunu söyleyebiliriz. Oyunun başarısında öne çıkan başlıca üç ana unsurdan söz etmek mümkün: usta oyunculuk, oyunun seyir gücüne ve tematik gelişimine katkıda bulunan ışık tasarımı ve özenle hazırlanmış dekor. Işık tasarımı konusuna daha önceden değindiğimiz için söze oyunculukla başlayalım.
 
    İki Pazartesinin Hikayesi deyim yerindeyse topu oyuncuya atan bir oyun. Miller'ın yalın dili ve sade anlatımı sahnede yalıtılması beklenen dramatik etkiyi, süslü cümlelerden, büyüleyici dekor tasarımlarından çalarak oyuncuların sırtına yüklüyor. Üç kadim tiyatrocu, Erdal Küçükkömürcü (Raymond), Alpay İzbırak (Gus), Fikret Ergin (Jim), başta olmak bütün oyuncu kadrosu bu yükün altından başarıyla kalkmakla kalmamış, aynı zamanda oyunu yaklaşık iki buçuk saat süren bir oyunculuk resitaline çevirmiş. Tiyatro seyircilerinin yakından tanıdığı Alpay İzbırak'ın muhteşem performansı görülmeye değer. Onlarca kez tekrar çekimleri yapılan basit sahnelerde bile hatalar yapan dizi oyuncularına sahneden ders veriyor adeta İzbırak. Kenneth'i canlandıran Eray Eserol, güçlü oyunculuğuyla İzbırakın takipçisi ve varisi olduğunu hissettiriyor. Oyunun sonunda seyircileri selamlarken İzbırak'ın kendisini geriye çekerek genç oyuncuları öne çıkarması, oyuncular arasındaki bu güzel alışverişin, usta-çırak, öğrenci-öğretmen ilişkisinin güzel bir göstergesi.
 
    Gerçekçi bir oyun olan İki Pazartesinin Hikayesi, dekor tasarımı konusunda fazla bir seçenek sunmuyor. Oyunun dekor tasarımından sorumlu Sertel Çetiner de bu durumu göz önünde bulundurarak, oldukça gerçekçi bir dekor hazırlamış oyun için. Oyun boyunca inip çıkan yük asansöründen, duvarlardaki sararmış reklam afişlerine kadar bütün ayrıntıları düşünülen dekor, bir tiyatro sahnesinden çok film setini andırıyor. Deponun yaratılmasında kullanılan bu küçük ayrıntılar deponun insan ilişkilerini yok eden bunaltıcı rutini (Berth'in veda sahnesinde olduğu gibi) başarıyla yansıtıyor.
 
    Ne var ki, oyunun genelinde başarıyla yaratılan gerçekçi atmosfer gözden kaçırılan iki basit ayrıntıyla kesintiye uğruyor. Birinci perdenin ortalarına doğru sahnenin üst kısmındaki ofiste konuşan Larry ve Raymond'un diyalogları izleyicinin duyabilmesi için ses sistemi aracığıyla salondaki amfilerden veriliyor. Bu durum, o ana kadar izleyiciyi oyunun içine çeken gerçekliği bir anda dağıtıveriyor. Kanımca, yönetmen bu sahneyi, oyuncular arasındaki diyaloğu çıplak kulakla duyabileceğimiz bir köşede, sahne üzerinde oynatmalıydı. Oyunun gerçekçi atmosferine zarar veren diğer bir ayrıntı ise ikinci perdede yer alır. İkinci perdede depoda bulunan sobanın yanma efekti olarak sobanın içine yerleştirilen yanıp sönen bir ampul kullanılmış. Ne yazık ki, soba bu haliyle bir yılbaşı ağacını andırıyor. Bu iş için akla gelen en basit çözüm zayıf ışık kaynaklarına bile tepki veren fosforlu etiketler olmalıydı. Tabii ki, söz ettiğimiz bu iki küçük ayrıntı oyuna verilen emeği ve gösterilen muhteşem oyuculuğu gölgelemekten çok uzak. Genel değerlendirmemizden de anlaşılacağa üzere, televizyon ekranlarında hasret kaldığımız usta oyunculuğuyla İki Pazartesinin Hikayesi görülmeye değer başarılı bir prodüksiyon.
 
Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü yüksek lisans öğrencisi
e-mail: taner_can@hotmail.com

Anahtar Kelimeler: iki pazartesinin hikayesi, ankdt, ankara devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir