MAKALELER

Hayallerimizde Yaşayan Kürk Mantolu Madonna

2018.10.17 00:00
| | |
1333

Sizce Nasıl?
İzmir Makine Mühendisleri Odası Tepekule Sahnesindeyiz. İzmir Tiyatro Günleri kapsamında sahnelenen Kürk Mantolu Madonna oyununda,

“Hangi hain tesadüf dün onları yolumun üstüne çıkardı ve beni, senelerden beri dalmış olduğum derin uykudan, artık yavaş yavaş alıştığım hissiz uyuşukluktan   ayırdı. Deli olacağım, yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum. İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. Ben de yaşayacağım…Ama nasıl yaşayacağım!... Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak !... Ama ben dayanacağım… Şimdiye kadar olduğu gibi…”

İşte böyle başlar Raif  Efendinin hikayesi. Bize hem yabancı, hem de çok tanıdık gelen öykü sahnede kitap okuyan adamın gözlerinden yüreğimize doğru akar. Dış sesin okuduğu kitap sayfalarından çıkar tiyatro sahnesine taşınır. Masmavi bir ışığın hakim olduğu bir sahnede, kitap okuyan adamla birlikte biz de kitabın sayfalarında kayboluruz. Mavi hüznün rengi. Mavi mesafeli bir öykünün ipuçlarını veriyor. Mavi uzak bir geçmişte kalan acılı bir kaybın duygusu. Fötr şapkalı bir adam, elinde bir kitap, bir sandalyeye oturmuş, gece lambasının aydınlığında büyük bir ciddiyetle kitap okuyor. Arkasındaki büyük beyaz panolar üzerine yansıtılan kitap sayfalarından alınan yazıların bulunduğu bir dekor var. İşte böyle bir atmosferde, Raif Efendinin ve Kürk Mantolu Madonna’nın hikayesini dinlemeye başlarız. Satırlar ilerledikçe Raif Efendinin hikayesinin içine doğru süzülürüz.
 
İzmir Makine Mühendisleri Odası Tepekule Sahnesindeyiz. İzmir Tiyatro Günleri kapsamında sahnelenen Kürk Mantolu Madonna oyununda, Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı ve hiç eskimeyecek bir aşk hikayesinin ardında gündelik hayatta gördüğümüz ama önemsemediğimiz karakterlerin ardında saklı kalanlara tanıklık ederiz. Sabahattin Ali’nin romanından Engin Alkan’ın tiyatro sahnesine uyarlayıp yönettiği oyunda başrolleri Menderes Samancılar, Tuba Ünsal, Alper Saldıran, Sercan Badur, Lila Gürmen, Sacide Taşaner, Emrah Altıntoprak, Özge Özel, Basil Abdunnur, Oya Kaptanoğlu ve Kayhan Yıldızoğlu paylaşıyor.  Oyunda Tuba Ünsal’ı Maria Puder rolünde izliyoruz. Raif Efendi’nin gençliğini Alper Saldıran, yaşlılık yıllarını Menderes Samancılar canlandırıyor. İlk andan itibaren olaylara tanıklık eden ve bize hikayeyi anlatan yazar rolünde ise Sercan Badur yer alıyor. Oyunda, kısa bir süre yer alan usta oyuncu Kayhan Yıldızoğlu bir kadın karakterine hayat verir. Elinde bastonuyla playback yapar. Makyajıyla, kostümüyle, oyunculuğuyla ileri yaşına rağmen Kayhan Yıldızoğlu bir tiyatro sanatçısı olarak izleyicinin yüreğini fetheder. 

Oyunda Anadolu’nun işgali sırasında oğlunu koruma kaygısıyla babasının Almanya’ya eğitim için gönderdiği Raif’in, ressam Maria Puder’le Berlin’de yaşadığı sıra dışı aşkın hikayesi anlatılır. Büyük aşkın çevresinde gelişen olay örgüsünde sıradan karakterler iz bırakmadan gelip geçerler. Bu karakterlerin kimliğinde insan ruhunun zaaflarını, kişilerin kötücüllüğünü, bencilliğini, sığlığını izlerken bir yandan da birbirinin eşi olan ruhların karşılaştıklarında bütün bu bayağılıkların ötesine geçerek nasıl tutkuyla birbirlerine bağlandıklarını görürüz.  


“Raif sizin kendinize ait bir fikriniz yok mu?” diye sorar Maria. Ona insan olduğunu hatırlatır. “Acımak en nefret ettiğim şey. Beni insan olarak görecek bir erkeğe ihtiyacım var.” Maria diğerlerinden farklıdır. Onu özel kılan da budur. Hayata farklı bir pencereden bakar. “İnsanların ara sıra kendilerinden kurtulup dans etmeleri iyi bir şeydir” derken basmakalıp düşünceleri kıran özgür bir ruhun gülen yüzünü görürüz. İnsanın ciğerlerine çekmek isteyeceği temiz bir hava gibidir. 

Maria Puder, Raif Beyin hayatındaki tek gerçek şeydir. Yaşadığını gerçekten hissettiği beş ayın öyküsü bütün hayatına hakim olacaktır. Daha sonraki karanlık, silik, tek düze, anlamsız hayatında geriye dönüp baktığında, Maria Puder’in onun hayatındaki tek gerçek şey olduğunu anlayacaktır. Ondan sonra hayatın bütün renkleri solar. Siyah, beyaz ve gri tonların hakim olduğu tek düze bir yaşamdan geriye tek bir defter kalacaktır.


   
Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı “Kürk Mantolu Madonna” ilk yazıldığı dönemden bu yana 70 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen sanki bugün yazılmışçasına tazeliğini ve büyüsünü koruyor. Yapı Kredi Yayınlarından çıkan kitabı hala en çok okunanlar listesinde en üst sıradaki yerini koruyor.

“Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum." 

Hiç tanımadığı bir kadının tablosuna duyduğu aşkı işte böyle tarif ediyor Raif Efendi özenle tuttuğu günlüğünde. Berlin’de gezdiği bir resim sergisinde rastladığı Maria onun hayatını değiştirecektir. Sabahattin Ali olağanüstü bir tutkunun, bir ömür sürecek büyük bir aşkın öyküsünü ince bir dantel gibi işliyor.  Romanındaki her karaktere hayat veriyor. Kişilerin görünen yüzlerinin ötesine geçip gerçek karakterlerini ortaya seriyor. Görünenin ardındakinin peşine düşüyor. Gündelik hayatın anlamsız koşusunda silinip giden ezik kişilikler, gelgeç kaygılar arasına sıkışmış sığ insanlar, sıkıcı anlamsız bir hayat ve bütün bunların arasında yarım kalmış bir aşk hikayesi. Raif  Bey geri kalan ömrünü kaybolmuş bir ruh olarak tamamlayacaktır.


Oyunun başında hikayeyi anlatıcının yani yazarın gözünden izleriz. İşe girdiği firmada tesadüfen çevirmen olarak çalışan yaşlı Raif Efendiyle karşılaşan anlatıcının Raif Efendi ile olan arkadaşlığı ilerledikçe çevresini saran insanları görürüz. Karısı ve çocuklarından zerrece sevgi görmemiş bir adam. Ona zerrece kıymet vermeyen, saygı duymayan ama onun sırtından geçinen bencil, umursamaz, asalak, bayağı insanlar Raif Bey gibi hassas bir insan için çok büyük bir şansızlıktır. Ne karısı ne de kızları, damatları onun kıymetini bilmez. Yüzsüzlük o boyuttadır ki, ev damatlarla doluyken ekmek almak için Raif Efendiyi hasta yatağından kaldırmaktan çekinmezler. Anlatıcı Raif Efendinin hayatının son dönemine tanıklık eder ama bürodaki masasının çekmecesinde bulduğu defterle Raif Efendi’nin gençlik yıllarına, 1920’li yıllardaki Berlin’e gider.
   
Oyunda olay örgüsünün geçtiği, ofis, sokak, ev olarak tanımlanan son derece fonksiyonel platformlardan oluşan büyük bir dekor kullanılıyor. Aynı zamanda bu beyaz dekora kitap sayfaları yansıtılıyor. Raif Efendi’nin ve Maria Puder’in düşüncelerini bu kitap sayfalarından okuyoruz. Beyaz panolar üzerine yansıtılan dijital sahneleme tekniği, son yıllarda birçok tiyatro topluluğu tarafından kullanılıyor ve anlatımı güçlendirmek açısından oyuna büyük bir zenginlik katıyor. 

Dekor tasarımında yer alan projeksiyon perdeleri hikayenin kırılma noktalarında, kritik anlarda duygu aktarımı açısından oldukça kullanışlı. Yıllar sonra Raif Bey çok acı bir biçimde, tesadüfen o güne kadar varlığından haberdar olmadığı bir kızının olduğunu öğrendiği an küçük kızın çekilmiş soluk fotoğrafları yine bu beyaz panoların üzerine yansır. Işık ve video çekimleri o kadar başarılı tasarlanmış ki o anın hüznü, acısı, kayıp duygusu aynı şiddetle izleyiciye geçer. Bize o kritik anda Raif Beyin ne hissettiğini, yüreğindeki acıyı ve hayal kırıklığını hissettiren video tasarımı Fatih Yılmaz ve Timur Sezgin tarafından hazırlanmış. Raif Efendi hayatı boyunca sadece bir an gördüğü kızının yasını tutacak, bu kayıp duygusu hayatının sonuna kadar yakasını bırakmayacaktır. Akıllıca tasarlanmış dekor ve ışık tasarımı Cem Yılmazer’e ait. Oyunun akışı sırasında Maria Puder sahneye çıkar Engin Alkan’ın sözlerini yazdığı Schubert’in “Serenade” müziğinden uyarlanan şarkısını söyler. Bu şarkı Kürk Mantolu Madonna’nın ruhunu yansıtan bir şarkıdır. Oyunda kullanılan müziklerin tasarımı Aytuğ Yargıç’a ait. 

   
Oyunda kostüm tasarımı için baktığımızda bir sanatçı yerine oldukça popüler bir giyim firmasının adını görmek açıkçası çok garip. Popüler bir giyim firması yerine, insan tiyatro kostüm tasarımı üzerine ciddi olarak çalışan bir tiyatro sanatçısı görmek istiyor. Çünkü kostüm tasarımından, ışık tasarımına kadar her aşamasında tiyatro sanatı çok ciddi bir iştir. Tiyatro kostüm tasarımını üzerine eğitim almış ve bu konuda profesyonel olarak çalışan bir tiyatro sanatçısıyla çalışmak yerine pahalı bir firma ile çalışmak ciddi bir tiyatro anlayışıyla ne kadar uyuşur tartışmaya açık bir konudur. Öte yandan bir tiyatro topluluğunun adını göremediğimiz için konu hakkında bilgi almak istediğimizde maalesef ulaşılabilecek bir basın danışmanı ya da halkla ilişkilerden sorumlu bir kişi bulmak da imkansız hale geliyor.  

Sabahattin Ali olağanüstü kalemini kullanarak, Raif Efendinin kimliğinde sokaklarda gördüğümüz sıradan insanların kaygılarını dile getirir. Bunu o kadar başarılı bir dille yansıtır ki eser tüm zamanlara seslenir ve tazeliğini hiç yitirmez. Bu da yazılışından geçen bunca yıl sonra Kürk Mantolu Madonna’nın neden hala bu kadar çok sevildiğini ve okunduğunu açıklıyor.
Yapılan hatalar, yanlış seçimler, kaçırılan fırsatlar, kıymetini bilmediğimiz zamanlar, kaybettiğimiz gençliğimiz, artık elimizde sadece soluk bir yansıması kalan eskimiş aşk hikayeleri ve ardından gelen acı pişmanlıklar ne kadar da tanıdık gelir. Her satır başında, gündelik hayatımızdan gelip geçen hiç tanımadığımız ama bir şekilde bize çok aşina gelen karakterler hiç iz bırakmadan belirir ve kaybolurlar. Günden kalan tek gerçek hayali giderek soluklaşan bir aşk hikayesidir.

“Ait olmadığımız bir hayatın neresindeyiz?” duygusu Raif Efendinin yakasını hayat boyu hiç bırakmaz. Aslında itiraf etmese de milyonlarca insan içten içe her gece yatağa yattığında aynı duyguyla yüzleşiyor. Her sabah uyandıklarında başka bir yerde, başka biri olmayı hayal ederek uykuya dalıyorlar. Kendilerinden bile gizledikleri bu duygu sanki hiç yokmuş gibi yapıp hayatlarına devam ediyorlar.

Raif Efendi oyunun bir yerinde, “İnsanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. İnançlarımızı kaybediyoruz. İnsanlar bizden inançlarımızı koparıp alıyorlar” der. Bu noktada bir soru peşimizi hiç bırakmıyor. Hayatın kırılma noktalarında, inançlarımıza sahip çıksaydık, kendimize inansaydık, önümüze çıkan engellerle savaşsaydık acaba hayatımız nasıl olurdu? Mutlu olma fırsatı için mücadele etmek ve yapmak istediğimiz şeyler için riskleri göze almak hayatımızı nasıl değiştirirdi? 

Anahtar Kelimeler: kürk mantolu madonna



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir