MAKALELER

Hakan Altıner

2009.04.23 00:00
| | |
3694

Sizce Nasıl?
Hakan Altıner’le yapmış olduğum keyifli sohbetime geçmeden önce, eşi İpek Kadılar Altıner’le 2002’de beraber kurdukları TİYATRO KEDİ...


 

    Hiçbir ödüle aday gösterilmemekten mutluluk duyan bir tiyatro adamı: HAKAN ALTINER
 
    Hakan Altıner’le yapmış olduğum keyifli sohbetime geçmeden önce, eşi İpek Kadılar Altıner’le 2002’de beraber kurdukları TİYATRO KEDİ’den biraz bahsetmek istiyorum:
 
      TİYATRO KEDİ...
 
    2002 yılında İpek Kadılar Altıner ve Hakan Altıner tarafından kurulmuş olan TİYATRO KEDİ' nin Sanat Yönetimi Hakan Altıner, Prodüksiyon, Tanıtım ve İletişim faaliyetleri İpek Kadılar Altıner tarafından yönetilmektedir. Tiyatro Kedi yılda ortalama üç prodüksiyon hazırlamaktadır. Sanatçı kimlikleri ve oyunculukları güçlü, kıdemli kadrosunun yanısıra; her yıl seçmeler ile kadrosuna kattığı gençlerle ürettiği oyunlarda; cesur bir tiyatro anlayışını benimsemiştir. Tiyatro Kedi, kendi kaynaklarını ve bilgisini paylaşmayı tiyatronun varlığının bir parçası olarak gördüğünden, kurulduğu yıldan bu yana kendi mecralarında farklı tiyatroların kurulmasına ve/veya ayakta kalmasına destek vermektedir. Eleştirilmekten korkmayan, yapıcı eleştirilerden yararlanan Tiyatro Kedi, bir gruba ait olma kaygısı taşımamakta ve rotasını sosyal bilinci yüksek tiyatro seyircisine hedefleyerek ilerlemektedir.
 

 


     Oyunları...
 
    Kibarlık Budalası, Ölümüne Suçlu, Müzikaldeki Hayalet, Yaşam Bir Oyun, Omuzumdaki Melek, Kuklacı, Casablanca, Aşk Var mı, Kamelyalı Kadın, Yarım Bardak Su, Aşk Mektupları, Tarla Kuşuydu Jüliet, Yalandan Kim Ölmüş, Bir Komiser Geldi, Bak Şu İşe, Şarkı Söyleyen Garsonlar, Ferhat Göçer konseri, Zeynep Casalini konseri, Salıncakta İki Kişi

 


 
     Bazı oyuncuları...
 
    Deniz Türkali, Ayda Aksel, Zafer Ergin, Arsen Gürzap, Ebru Cündübeyoğlu, Hakan Altıner,Teoman Kumbaracıbaşı, Sibel Bilgiç, İpek Kadılar Altıner, Atılgan Gümüş, Mehmet Umay, Demet Evgar, Kartal Kaan, Can Gürzap, Nedret Güvenç, Toron Karacaoğlu, Suat Sungur, Yeşim Alıç, Özlem Çakar, Semih Sergen, Gülen Karaman, Nurseli İdiz
 
     Ödülleri...
 
Ayda Aksel, 2003 Afife Tiyatro Ödülleri, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Ölümüne Suçlu
Arsen Gürzap - Ayda Aksel, 2003, Sadri Alışık Ödülleri, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü Ölümüne Suçlu
Ayda Aksel, 2004, İsmet Küntay En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Yarım Bardak Su
Yeşim Alıç, 2004 Afife Tiyatro Ödülleri, En İyi Komedi/Müzikal Kadın Oyuncu Ödülü, Tarlakuşuydu Juliet
Tiyatro Kedi, 2004, İsmet Küntay En İyi Dekor Ödülü, Yarım Bardak Su
Tiyatro Kedi, 2005, Gezginler Klübü En İyi Prodüksiyon Ödülü, Kamelyalı Kadın
Deniz Türkali, Oriflame, 2005, En İyi Kadın Oyuncu Ayda Aksel, İstanbul Teknik Üniversitesi 2006/2007, En Başarılı Kadın Oyuncu Ayda Aksel, Lions, 2006/2007, En Başarılı Kadın Oyuncu, Omuzumdaki Melek
Dilek Türker, Lion Selim Naşit Özcan, Tiyatroya Bir Ömür Onur Ödülleri 2006/2007, Usta Kadın Oyuncu
Ayda Aksel, 2007 Afife Tiyatro Ödülleri, Komedi - Müzikal Dalında En Başarılı Kadın Oyuncu, Omuzumdaki Melek

 


 
    Tiyatro Kedi’nin kuruluşu, sergiledikleri oyunlar-oyuncular ve sergilenen oyunlarla aldıkları ödülleri özetledikten sonra Hakan Altıner’le yaptığım sohbete geçelim:
 
    Kimya okumama rağmen, gazeteciliği seçtim. Çünkü, kimya formülleriyle uğraşmaktansa; kelime ve cümlelerle oynamayı, maddelerin karışımından çıkan kokuların ve asitlerin kokusu yerine, gazete ve kitap kokusunu yeğledim. Kimya demek azber demekti. Bense, ezberlemekten daha lisedeki tarih derslerinde bıkmıştım. Her tarih dersi yazılısında sorulan 10-15 sorunun tamamı tarihlerdi ve bize düşen o tarihlerde meydana gelen savaşları anlatmaktı. Yani ezbere dayanan bir tarih dersi geçerliydi. Hatta ezberim iyi olmadığından 16-17 yaşlarında başladığım tiyatro çalışmalarını bir süre sonra bırakmak zorunda kalmıştım.
 
    İşte aşağıdaki söyleşimin konuğu yönetmen ve oyuncu olan Hakan Altıner'de hem "hukuk adamı" hem de "tiyatro adamı".
 
    Ancak, Türkiye'deki hukukun uygulanışı onu kızdırmış ve bezdirmiş; avukatlık mesleğini bırakıp; kendini tiyatroya adamış.
 
    İyi ki de öyle olmuş; değerli bir tiyatro adamı kazanmış Türk tiyatrosu!..
 
    Kendisiyle "10. Diyalog Tiyatro Festivali" kapsamında "Salıncakta İki Kişi" oyununu sergilemek için geldiği Berlin'deki Ballhaus'un sahnesindeki "Salıncakta İki Kişi"nin dekoru içinde karşılıklı iki tiyatro oyuncusu gibi sohbet ettik.
 
     Adaletin gecikerek tecelli etmesi...
 
    1952'de İstanbul'da doğdum. İstanbul Erkek Lisesi'nde okudum. 1974 İstanbul Üniversitesi Hukuk, 1975 İstanbul Belediyesi Konservatuvar Tiyatro Bölümü mezunuyum. Benim zamanımda YÖK icat edilmediği için iki-üç üniversiteyi aynı anda okuyabiliyordunuz. Ben de aynı anda hukuk ve tiyatro okumaya başlamıştım. Konservatuvardan mezun olduğum sene hemen Yıldız Kenter'in önerisiyle öğretim görevlisi olarak başladım. Aynı anda da Kenter Tiyatrosu'nda oyunculuk yapıyordum. 5-6 sene böyle devam etti çalışmalarım. Buna paralel olarak ta avukatlık stajımı yapıp, avukatlık yapmaya başlamıştım. İki işi bir arada yürütüyordum. Sonra bir ara sadece avukatlık yaptım. Ancak çok isteyerek hukuk adamı olmama rağmen; hukuk mesleğinin Türkiye'deki uygulaması; adaletin bazen çok geçikerek tecelli etmesi beni avukatlık mesleğinden soğuttu. Ve diğer mesleğim olan tiyatro ağırlık kazandı.
 
İstanbul Şehir Tiyatroları Müdürlüğü ve rejisörlük...    1985 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Bedrettin Dalan zamanında, Yıldız Kenter sanat danışmanı idi. Onun arzusu üzerine Gencay Gürün'ü Şehir Tiyatroları'na Genel Sanat Yönetmeni, beni de Şehir Tiyatroları Müdürlüğü'ne aldılar. Ancak sanatçı kadrosuyla işe başladım. Beş yıl süreyle hem müdür olarak hem de rejisör olarak görev yaptım. Belediye Başkanı değişince de müdürlükten ayrılıp, Şehir Tiyatroları'nda sadece rejisör olarak görevime devam ettim. Bir yandan da kendi grup çalışmalarımı sürdürdüm. Bu arada Beşiktaş Belediye Başkanı Alper Atay, yeni açılacak olan Akatlar Kültür Merkezi Genel Sanat Yönetmenliği'ni önerdi. Şehir Tiyatroları'nın izninle beş yıl da oradaki görevi üstlendim.
 
     Türk Tiyatrosunun "altın çağı"nda büyüdüm...
 
    Sanatçı bir çevrede büyümedim. Tiyatro merakımın nereden geldiğine gelince; tam bilmiyorum. Kendimi bildim bileli, aile olarak çok iyi bir tiyatro izleyicisi idik. Bir oyunu birkaç kez izlediğimiz olurdu. 1950-1960'lı yıllar İstanbul'da tiyatronun "altın çağı" olarak anılan yıllardır. Örnek verecek olursam: İstanbul'un nüfusu kabaca bir milyon iken; bir gecede 33 tiyatro perde açardı!.. Şimdi İstanbul'un nüfusu 20 milyona yakın; şu anda on tane tiyatro yok!.. Tiyatro konusunda geldiğimiz nokta çok hazin!.. O dönemin yetişen çocuklarında yani bizlerin, ailelerimizde böyle bir genetik gelişim olmasa bile, bu tür güzel sanatlara ilgi duymamız çok doğal ve normaldi. Benim konservatuvardaki sınıfım 13 kişiydi. 13 kişiden aktif olarak şu an tiyatro yapan 4 kişi var. Ancak bir doktorumuz, bir iktisatçımız, ünlü avukatlarımız var. Bunların hepsi de konservatuvardan mezunlar. Necati Bilgiç oyuncu, Oğuzhan Atakan İst. Devlet Tiyatroları'nda oyuncu, Suat Özturna Konservatuvar Öğretim Görevlisi ve ben dahil olmak üzere dördümüz de tiyatro ile ilgiliyiz.
 
     Nurseli İdiz yerine Özlem Çakır...
 
    "Salıncakta İki Kişi" oyununu Berlin'de Nurseli İdiz'le beraber oynayacaktık. Değişmesinin sebebi trajikomik'tir. Türkiye'nin yasaları ile ilgili. Daha önceleri Can Gürzap ve Nurseli İdiz oynuyorlardı. Büyük bir turne hazırlığı içinde idik. Can Gürzap'ın tv dizisi il ilgili bir engeli çıkınca ben İdiz'le oynamak zorunda kaldım. Beraber Anadolu turnesi yaptık. Diyalog Festivali'ne de İdiz'le beraber gelecektik. Ancak bu sefer de İdiz'in bir engeli çıktı ve yutdışına çıkma izni alamadı. Bu hata Nurseli'den değil de muhasebecisinden kaynaklanan bir hata idi. Dolayısıyla bir çözüm bulmamız gerekiyordu. Özlem Çakır'da tiyatromuzun kuruluşundan bu yana beraber çalıştığımız deneyimli bir arkadaşımızdır. Sağolsun rolü üstlendi ve büyük bir özveriyle kısa zamanda hazırlandı. Yani Berlin'de prömiyerini yapmış oldu.
 
     Sinema, televizyon ve TİYATRO...
 
    Günümüz tiyatrocularında derin bir cesaretsizlik, derin bir yılgınlık yayıldı. Bu haklı bir yılgınlıktı. Maddi koşullar, televizyonun ve benzeri iletişim aletlerinin insanların tiyatroya gitmesine alternatifler oluşturarak, daha asosyal bir hayatın başlaması, herkesin evine kapanması, tabiki tiyatro seyircisinin düşmesine önemli etkenler oldu. Tiyatronun ayakta kalmasının sebebi bütün bunlardan çok farklı olması. Tiyatro, insan sorunlarını hissettiğiniz tek şeydir. Yani oyuncunun gözünü görür, soluğunu hissedersiniz, kalbinin atışını duyarsınız. Böyle bir iletişim ne beyaz perdede, ne televizyonda görmeniz mümkün değil. Tam tersi; soğukluk ve uzaklık vardır. Ne kadar teknoloji kullanılırsa kullanılsın, yakın çekimde kamera aktörün gözünün bebeğine kadar girsin; karşılıklı resim seyretmektir. Tiyatro ise sahnede canlı insanları görürsünüz. Tiyatro dünyanın en eski sanat dallarından biridir. İnsan var oldukça ve derdini anlatmak ve paylaşmak istedikçe tiyatro var olacaktır!..
 
     Müzikaller'e gelince...
 
    Amerika'nın müzikalleri keşfetmesi savaş zamanlarına rastlar. Müzikaller tiyatronun ayrılmaz bir parçası olduğuna inananlardanım. Her fırsat bulduğumda, olanaklar elverdiğince müzikal yapmayı çok zevkli bir rejisörlük uğraşı olarak gördüm. Türkiye'de bu işin bayraktarlığını Haldun Dormen yaptı, Tanrı uzun ömür versin; yapmaya da devam edecek. Her koşulda müzikal bayrağını yapabildiği en iyi olanaklarla seyirciyle buluşturdu. Fakat son dönemde müzikalde bir mantık gelişti: büyük teknoloji, büyük sahne imkanları, büyük paralar ve prodüksiyonlar müzikal demektir!.. Bence bu görüşü -doğruluk payı olmasına rağmen- hiçbir zaman tam doğru bulmadım!.. Nitekim, Akatlar Kültür Merkezi Sanat Yönetmeni iken, Nükhet Duru ile "Cahide"yi yaptığımızda, arkada dört kişilik bir orkestra ile iki vokal kullandık, hiçbir teknoloji yoktu, bir tek dekor değişimi yoktu, sahne aynı sahne idi, canlı müzik idi; çok büyük ilgi gördü. Ve herkes bunun müzikal olduğunu kabul etti. Ve de bu müzikalimize yatırım yapan birçok sponsorumuz oldu. Geçen sene (2004) İpek Altıner (Tiyatro Kedi) ile "Kamelyalı Kadın"ı müzikal olarak oyunlaştırdık. Bu oyunu yeni konservatuvar mezunu gençlerimiz çok başarılı bir şekilde sergilediler. Ve inanılmaz bir seyirci kitlesiyle karşılaştık. Bu sene ise (2005) "Casablanca" denen bir çılgınlığa karar verdik. Bir piyano ve çok iyi seslerle, yorumcularla fazla masraf ve teknoloji kullanmadan da müzikal yapılabileceğini ispatladık. Oyun tıklım tıklım başladı ve birkaç aylık biletler satılmış durumda.
 
     Eleştirilen "CAHİDE" müzikali ve Muhsin Ertuğrul...
 
    Oyunun yazarı Nezihe Araz, iyi bir araştımacıdır. Çünkü gazeteci kökenlidir. Muhsin Ertuğrul - Cahide Sonku ilişkisi, rejisör-oyuncu ilişkisinin ötesinde, Muhsin Ertuğrul'un tiyatroya koyduğu ilkeleri çok zorlamış bir ilişkidir. Çünkü Muhsin Ertuğrul bir tiyatro adamı olarak, oyuncularının tiyatroya iman etmelerini, ibadet etmelerini kayıtsız şartsız bağlılık göstermelerini talep eden - ki kendisi de öyle idi- bir kişiydi. Dolayısıyla o'nun oyuncusunun o'na sormadan evlenmesi, o'na sormadan içkili bir yere gitmesi, hatta o'na sormadan hamile kalması Muhsin Ertuğrul'un ayıp kabul edebileceği bir şey değildi. O bir ekip uğruna, o ekip ruhunun devamlılığına inanıyordu. Toron Karacaoğlu bana anlatmıştı; çok gülmüştük: genç bir oyuncu iken, Muhsin Bey'le prova yapıyorlar. Sabah provası 4 buçuk saat sürüyor. Bu süre zarfında salondan ayrılmasınlar diye kapı kilitlettiriyormuş Muhsin Bey. "Hocam tuvalete gideceğiz" dendiğinde "medeni bir insanın bu kadar çabuk tuvaleti gelmez!.." dermiş Muhsin Ertuğrul. Yani Muhsin Ertuğrul, bu tür bir diktatörlüğün kalelerindendir. Cahide Sonku büyük bir star olmasıyla birlikte, gezmeyi, eğlenmeyi, hayranlık toplamayı çok seven ve bunun için yaşayan bir sanatçıydı. Dolayısıyla aşkları,
 
    O'nu içkiye başlatan fırtınalı hayatı, Muhsin Ertuğrul'un hoş görebileceği bir şey değildi. Nitekim Cahide Sonku gelip "ben hamileyim, çocuk doğurmak istiyorum hocam" deyince, Muhsin Bey: "Ben sahnemde karnı burnunda aktris görmek istemiyorum!.." der. Zeynep Oral, Şakir Eczacıbaşı ve diğerleri buna müthiş sinirlendiler ve bir gazetenin de yardımıyla bir kampanya başlattılar. Muhsin Hoca böyle bir insan değildi. Zaten Nezihe Araz tanıklarla ve belgelerle kanıtladı ve bu kampanya da durmuştu. Beni üzen taraf şudur: Böyle bir müzikalin -ne olursa olsun- bütününe baktığınız zaman; içinde canlandırılan kahramanları, gerçek kimlikleriyle uyuyordu, uymuyordu diye değerlendirmek tiyatro seyircisine yakışan bir davranış değil. Alın bir Evita müzikalini; Che orada bir anlatıcıdır, bir palyaçodur. Hakiki Che ile bir alakası yoktur. Che ile Evita'nın karşılaşmışlığı da yoktur. O müzikali yaratanlar öyle düşünmüşler. Bu tiyatrocunun özgürlüğüdür.
 
    Yönetmen olarak kriterlerim...
 
    Benim esas işim yönetmenlik. İster kıdemli ister kıdemsiz olsun; bir kere "mektepli" veya "alaylı" ayrımına ben hiç katılmıyorum. Tiyatro sahne üstünde öğrenilen bir sanat; yapa yapa öğrenilir. Evet, okulunda okuyup, çok değerli hocalarımızdan dersler aldık. Ancak ne olursa olsun, sahneye çıkmadığımız, ya da reji masasına oturmadığımız sürece bu mesleğimizi geliştirmemizin ihtimali ve imkanı yoktur. Bir de sahne üstünde insanların ışığı vardır; "sahne ışığı"; bu bazısında vardır, bazısında yoktur. Yani oyuncunun sahneye yaydığı enerjidir bu. Bir piyes önüme geldiğinde, veya ben bir oyunu planladığım zaman, benim önümdeki kadro çok geniştir. Çünkü Şehir Tiyatrosu'nda rejisör olarak çalışırken oranın kadrosu yeterince genişti. Bizim dönemimizde de dışarıdan konuk sanatçı getirebiliyorduk. Özel tiyatro yaparken çok kısıtlı imkanlarla çalışıyoruz diye düşünülüyor. Tam tersi; bütün oyuncu kadrosu sizin. Hayal kuruyorsunuz; "bu rolü Haluk Bilginer oynar" diye. Teklif ediyorsunuz; uyarsa oynuyor, uymazsa oynamıyor. Başka bir oyuncuya teklif ediyorsunuz. Ben yönettiğim bir oyunda başarının doğru rol dağıtımında çok önemli olduğuna inanıyorum. Doğru prodüksiyonla ve doğru oyuncuyla çalıştığınız zaman da seyirci mutlu oluyor.
 
     Sahnede müstehcenliklere yer vermek tiyatro adı altında yapıldı!..
 
    Biz Tiyatro Kedi'yi kurarken, "Tiyatro gibi tiyatro" yapmaya karar verdik. Bizim anladığımız tiyatro nedir?.. Tiyatro bir illüzyondur, bir arınmadır. Seyirciyle buluştuğumuz zaman ona bir öykü anlatmaktır. Dolayısıyla biz bu inandığımız tiyatroyu yapmak için "Tiyatro Kedi"yi kurduk. Ortalıkta, tiyatro çevresinde o kadar değişik şeyler "tiyatro adı altında" yapılmaktaydı ki; bunlara bir alternatif arayan seyirci vardır diye düşündük. Örneğin, magazinin desteklediği birtakım popüler şöhretlerden yararlanmak tiyatro adı altında yapıldı, yapılıyor!.. Sahnede birtakım müstehcenliklere yer vermek tiyatro adı altında yapıldı; yapılıyor!.. Sahnede yanlış sloganların bayrağını şuursuzca sallamak tiyatro adına yapıldı, yapılıyor!.. Bütün bunların ortak bir hedefi var: gişe kaygısı!.. Yani böylelikle seyirci toplamak isteniyor. Bunu yapanlar arasında küçüklerim ve yaşıtlarım olduğu gibi, ustalarım da var. Bu meslektaşlarım hiçbir zaman gişe sonuçlarını itibara almadılar. Seyirci bunlara rağbet etmedi; tam tersine; seyircinin tiyatrodan soğumasına ve kaçmasına sebep oldular!.. Gerçek tiyatro seyircisi, emek vererek sizi seyretmeye, oyun izlemeye geldiyse; sizin onu tiyatrodan soğutmanızı, ucuzlatmanızı, belden aşağıya vurmanızı değil; tam tersine sizden onunla bir öyküyü paylaşmanızı istiyor. Bunların yapılıp yapılıp sonra da gazetelere dönüp "tiyatroya halk gelmiyor, batıyoruz, mahvoluyoruz" diye demeçler verilmesi, hanidir benim canımı sıkan konuydu.
 
     Atv'deki tartışmadan utanç duydum!..
 
    Atv'deki Ali Kırca'nın sunduğu tiyatro tartışmasını seyrettim ve de kaydettim; arşivime koydum. Yarın öbürgün biri çıkar da başka bir şey söylerse çıkarıp seyrettirmek için. Tiyatroyu kimler, nasıl yanlış tanıttılar! Üzerinde nasıl yanlış spekülasyonlar yaptılar, tiyatroyu nasıl yanlış bir dövüş arenası haline getirdiler! O geceki tartışma (!) dehşet bir örnektir! Kimseyi ismen suçlamak istemiyorum. Ben utanç duydum! Ben o programa davetliydim. Davet edildiğimde Ali Kırca'nın asistanlarından programa katılacakların listesini istedim. Listeyi gördüm; özür dileyip, gelemiyeceğimi söyledim. Çünkü böyle bir polemikte söz almak ne içimden gelecekti, ne de bana söz verildiğinde derdimi anlatacak süre olacaktı. Bir kere kadro çok fazla tutulduğu için program süresinin iki günde sürse yetmeyeceğine inandım.
 
     Tartışmayı fitilleyen devlet yardımı meselesi...
 
    Gelelim işi fitilleyen şu devlet yardımı meselesine: Devlet yardımı, Kültür Bakanlığı'nın bir süredir özel tiyatrolara dayanışma düzeni içinde verdiği belli bir miktar paradır. Bu yardım, bir komisyon tarafından değerlendiriliyor. Bana sorarsanız; yardım, aslına ve özüne uygun yapılmıyor! Nedeni de; ben, tiyatro olarak kıdemlerine ve yaptıkları işlere bakarak yardım verilmesi yerine; projelere yardım verilmesi fikrini savunanlardanım. Proje hazırlanır, önlerine konulur; beğenirlerse ne kadar destek vereceklerine karar verirler.
 
     Bakanlığın itirazı...
 
    Bakanlığın da haklı bir itiraz gerekçesi var; diyor ki: "Zaten komisyon 10 kişilik bir komisyon. İş yine sübjektifleşir. Biz kıdemlilere, vergi borcunu ödeyip ödemediğine, SSK pirimlerini yatırıp yatırmadıklarına bir bakalım ve karşımızda bir kurum var mı? görelim... ondan sonra da karar verelim" ve böyle de yapıyorlar. Fakat, ne kadar, kime ne para verirseniz verin; herkesi aynı ölçüde memnun etmek asla mümkün değil!.. Ama bunun üzerinde spekülasyon yaptığımız sürece bu kurumu da yıpratıyoruz. Ben orada büyük bir tehlike görüyorum. Hele iktidarın gidişatı, onların tiyatroya bakış açısı; sanki bu işte biraz fırsat arıyorlarmış gibi geliyor bana!..
 
     Ödüllere gelince...
 
    Ödüller olayında da bu tartışmalar ikiye katlanıyor!.. Kimseyi kınamıyorum. Ben de kurulduğundan bu yana Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri jürisindeyim. Neler konuşulduğunu, herkesin gönlünden ve beyninden geçeni nasıl ortaya koyduğunun beş senedir tanığıyım. Tabi ki ödüller kişisel eğilimlerin toplanması doğrultusunda olacaktır. Ödüllerin kime verileceği, nasıl verileceği, hangi törenle verileceği, zarfın ne zaman açılacağından çok; jürinin nasıl oluşturulacağı önemli. Bu konuda Türkiye'nin en önemli kurumlarından biri olan "Afife Jale Ödülü"nde Haldun Dormen var. Sürekli olarak iki-üç yılda bir jüri de değişikliğe gidiyor. Önce büyük bir jüri seçiyordu, sonra 'küçük jüri seçsin, büyük jüri olmasın' dedi. Bu tüm dünyada tartışılan bir konu. Ancak Türkiye'de sistamatiği henüz oluşmadı. Tabi ki ödüllendirilmek güzel bir şey; alanları mutlu eden; alamayanları da kızdıran bir olay. Benim son dönemde hiç ödül almamaktan öte; en büyük mutluluğum hiçbir ödülü aday gösterilmemem oldu...
 
    Adem Dursun: Uzun bir söyleşi oldu, sizi yordum. Çok teşekkür ederim sayın Hakan Altıner.
 
    Türkiye'de çok az kişi sizin gibi dersine böyle çalışıp geliyor. Genellikle özgeçmişten sonra gelen soru: " Hande Ataizi'n sahneye çıkmasını nasıl karşılıyorsunuz? " dan başlıyorlar.
 
    Kutlarım sizi; hep böyle olun...
 
 
ADEM DURSUN
Nisan 2009
adem-dursun@versanet.de

Anahtar Kelimeler: hakan altıner



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir