MAKALELER

Gölgeler, Suretleri ve Sanat…

2012.04.14 00:00
| | |
2269

Sizce Nasıl?
Yer, İzmir Bornova Şehir Tiyatrosu Uğur Mumcu Sahnesi. Sahnede Arjantinli sanatçı Valeria Guglietti'nin sunduğu "Ellerime Dokunma" isimli gölge gösterisi var.

 

Yer, İzmir Bornova Şehir Tiyatrosu Uğur Mumcu Sahnesi. Sahnede Arjantinli sanatçı Valeria Guglietti’nin sunduğu “Ellerime Dokunma” isimli gölge gösterisi var. İzmir Kukla Günleri kapsamında, Arjantinli “Compania de Teatro de Sombras Chinas”’ın sanatçısı sahnede elerini ve parmaklarını kullanarak yaptığı şekilleri beyaz bir ekrana yansıtıyor. Çocuklar, gölgelerden tanıdıkları hayvanların isimlerini bir ağızdan bağırıyorlar. Hayvanlar, figürler ardı ardına gelip geçiyor. Küçük eller alkışlıyor. Ve gösterinin sonu.  Gölgeler iyi hoş da içimde hafif bir huzursuzluk, bir boşluk hissi hakim. Ters giden bir şeyler var. Sanki gösteride bir şeyler eksik. Ön yargılı olma dedim, kendi kendime. Herhalde bana öyle geldi. Sanatçıyla konuşmadan bir karar vermek doğru olmaz. İlk önce sanatçıyı dinleyelim. Bakalım ne diyecek?

 

Oyun sonrasında, Arjantin’li sanatçıyla yaptığı gösteriye dair konuşmak için kaldığı otelde sözleşiyoruz. Ertesi gün gittiğimde sürpriz! Sanatçı günü karıştırmış. Aklında ertesi gün kalmış. Bu kadın beni dinlemiyor mu? Neyse, yine de kısa bir söyleşi alabiliriz diye düşündüm. “Beni takip et daha kahvaltı etmedim. Bir çay içeyim” dedi. Bu mazeret değil. Daha erken kalkıp kahvaltı yapabilirdi. Lobiden yukarı çıktık. Kahvaltı salonuna girdik. 

Kahvaltısını aldı. Karşıma oturdu. Oldukça rahatsız edici bir durum ama bir an önce şu söyleşiyi alıp gitmek istiyorum. Hemen konuya girdim. Yaptığı gösterinin ana mesajını sordum. “Mesaj filan yok” dedi. Garip. İnsanın yaptığı işin bir “anlamı” olmalı değil mi? Neyse. İyi niyetle devam edelim. Belki beyaz perdeye yansıttığı gölgelerin bir hikayeleri vardır diye düşündüm. Üstelik gösterinin el broşüründe birbirinden bağımsız yedi bölümden bahsediliyor. Peki, bölümlerin bir hikayesi, bir anlamı var mı? Ağzı yiyeceklerle tıka basa dolu cevap verdi. “Yok”. Nasıl yani? “O gölgelerin hiçbir anlamı ya da bir hikayesi yok. Onları ben uydurdum. Sadece bir tanesini sokakta seyrettiğim bir sihirbazın numarasından esinlendim o kadar”

 

Bu mudur? Yani, bize bütün bir saat boyunca ardı ardına hayvan figürlerini laf olsun diye mi seyrettirdi? Hiçbir mesajı, hiçbir hikayesi, hiçbir anlamı ve söyleyecek sözü yoksa, o sahnede ne işi var? Benim için söyleşinin sonu. Nokta. Gülümsedim. Yüzüne baktım. Teybimi kapattım. Ayağa kalkıp kabanımı giyip dışarı çıktım.

“Seyircinin enerjisini ve zamanını çalmaya insanların ne hakkı var?” diye düşündüm. Benim enerjimi, benim zamanımı, benim emeğimi çalmaya kimin ne hakkı var? Büyük bir hayal kırıklığı, en hafif tabiriyle sanatçının kabalığı, beni kızdırıyor. Boşa harcanmış, benden çalınmış bir gün. Öfke. Olayı, soğuması ve üzerinde daha iyi düşünebilmek için bir süre unutup zamana bırakıyorum. Demlenmeye bırakmak en iyisi.   

Kuşkusuz İzmir Kukla Günlerinde çok daha güzel gösteriler seyrettik. Hiçbir orijinalliği olmayan bu gösterinin alasını biz çocukluğumuzda, elektrikler kesildiğinde, mum ışığının ardından duvara yansıyan ellerimizi ve parmaklarımızı kullanarak yapardık. Binlerce yıllık Anadolu Kültüründe bu gölge gösterilerinin çok daha iyileri, kış geceleri Anadolu’nun ücra köylerinde mum ışığında duvarlara yansıyor. 

Yani bunu görmek için Arjantin’den birilerini getirmek gerekmiyordu. Üstelik bu hayvan figürleri evrensel bilgiler. Yeni keşfedilmiş bir şey yok ortada. Bunları her kültürde bulabilirsiniz. Hem de daha iyilerini. O zaman bu gösterinin ne “anlamı” kalıyor? Yok ! Koca bir “hiç”. Bu insanın zamanını ve enerjisini çalan gösteri için “seyirciye haksızlık” diye düşündüm. Ardından yaşadıklarım beni gölgeler, suretleri ve sanat üzerine düşünmeye itti.

Bir görüşe göre; sanatın bir “anlamı” ya da “amacı” yoktur. Sahnede yapılan gösterinin de bir “anlamı” olması gerekmez. Sanatçı istediğini yapar. Seyirciye bir mesaj vermek zorunda değildir. Gerçekten öyle mi? Eğer gösterinin bir amacı, bir hikayesi, söyleyecek sözü yoksa, izleyiciye hiçbir şey vermiyorsa, seyirci bu gösteriyi neden izlemek istesin ki? Neden seyirci zamanını, enerjisini ve parasını bu gösteri için harcasın? O zaman sahnede yapılan gösteri “sanat” oluyor mu? 

Birden başka bir gölge ustasını, Japon Nori Sawa’yı anımsadım. Onun gösterisinde, gölgeler sanatçının parmaklarından akıp ekrana yansır. Artık onlar basit gölgeler değildir. Gölgeler ve suretleri bizi alır farklı bir dünyaya taşırlar. Anlattıkları hikayeler bütün zamanlarda, bütün dillere, sanatçının küçük dokunuşlarıyla tercüme edilirler. Nori Sawa’nın ruhundan çıkan sıcaklık gölgelerin içini doldurur, onlara bir “ruh”, bir “kimlik” kazandırır. Artık onlar basit gölgelerden öte, faklı bir evrende yaşamlarını devam ettiren, kendi hikayeleri ve kimlikleri olan varlıklara dönüşürler. Evrenimize suretleri yansırken, kalplerimize küçük dokunuşlarla, “izlerini” bırakıp giderler.

İnsan bir gösteriyi izlerken içinde hoş bir esinti hissetmeli. Bir kıpırtı, küçük bir dokunuş. Kelimelerle ifade edilmese de gölgelerin ruhu insanı bir şekilde yakalamalı. İnsan salondan çıkarken artık salona giren, gösteri öncesindeki aynı insan olmamalı. İnsanın içinde bir şeyler değişip dönüşmeli. Gösteriden çıkarken beraberinde bir şeyler götürebilmeli. Yaratıcılık,  gösteriden kalan küçük bir iz, çok hafif bir dokunuş, bir farklılık hali oluşmalı. Eğer bu duyguyu yaşatamıyorsa, sahnedeki kişi sanatçı değil teknisyen oluyor.  

İnsanın yaptığı işe “saygısı” olması lazım. İnsan ilk önce, yaptığı işe “inanmalı”. Çünkü, bu inanç, bu samimiyet, bu sevgi ve bu saygı, duvara yansıyan gölgelerin içini dolduruyor. Bütün  bunların birlikteliği o gölgelere bir “ruh” katıyor. İşte bizim ruhumuza dokunan bizi değiştiren, düşündüren, önümüzde yeni kapılar açan, farkındalık yaratan, ufkumuzu genişleten güç buradan kaynaklanıyor. 

Sahneden, seyirci koltuklarına, oradan yüreğimize yansıyan bu sıcaklık duygusu bizi değiştiriyor. Çünkü sanat çok insani bir şey. Ruhlarımızla besleniyor. Ortaya koyacak ruhunuz yoksa, yaptığınız işin bir “ruhu” yoksa, yaptığınız işe “inanmıyorsanız”, duvara yansıyan gölgeler yansıdıkları an kayboluyor ve unutuluyorlar. Seyircide “benim burada ne işim var?” duygusunu uyandırıyor. İşin en kötü kısmı bizden çalınan ve boşa giden “zaman”. Bir de insanı rahatsız eden “anlamsızlık”  hissi.

Anahtar Kelimeler: ellerime dokunma, kukla, gölge oyunu, festival, izmir kukla günleri, izmir kukla festivali



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir