MAKALELER

Gizli Oturum - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2009.10.28 00:00
| | |
1886

Sizce Nasıl?
Varoluşçuluk, hayatın anlamının izini süren ve bireyin değerinin ne olduğunu anlamaya çalışan bir felsefi ve edebi akımdır...


    Varoluşçuluğa göre, hayatın anlamı ve bireyin öznel tecrübesiyle ilgili sorular diğer bütün bilimsel ve felsefi uğraşlardan önemlidir. Varoluşçuluk genelde kötümserlik , bunaltı , özgürlük , başkaldırış ve umutsuzluk felsefesi olarak düşünülür. İsminden de anlaşıldığı gibi bireyin varoluşunu, özünden üstün tuttuğu için aynı zamanda topluma bir karşı çıkışı da içerir. Bütün zaaflarıyla birlikte insanı ereklerini seçişinde özgür tutar.
 
    Korku, umut varken işe yarar diyor " lanetli kadın" Ines.

   "Öksüz , yoksul ve şırfıntı " Estelle gençliğini bir zengin ihtiyarla mı yoksa sevebileceği bir adamla mı olmalı? ...

    Kendi bildiğimiz gibi yaşamak suç mudur ?

    Ayna görüntüsü olmasa, kimse bize bakmasa ne işe yarar güzel olsak ? Solucan gibi çırılçıplakken insan, karşısındaki canavarları tanısa ve açık sözlü davranmak bizi felaketten kurtarabilir mi ? Başkasının acı çektiğini görmek, yaşamak için gerekli mi ? Bundan mı besleniriz ?
 
    Dünya ile hiçbir alışverişimiz kalmadığında, yeryüzündeki hiçbir şeye artık sahip olmayınca, ölürüz aslında. "İnsan çok iyi tanıdıklarını sevmez" der Garcin. Kefelerin birinde yer alan "erkek düşmanı" Ines, diğerinde " arzulanmayı bekleyen" Estelle. Bir cehennemdeki üçgenin köşeleri. Ama berbat bir iş yapsalar da "güven "beklerler karşısındakinden. Kaçmak ve korkaklık iki uç mudur ? Korku-nefret insanlardan sakladığımız tüm öteki pislikler, hainlik diye nitelendirilmek için "ölmek" çıkar yol mu olmalı ? Ama bu bir bedeni güçsüzlük ve sonsuza dek askıda kalmak değil mi ? Garcin'in soruları ise dağlar gibi...


 
    Yeryüzünde hiç kimse sizi düşünmüyorsa "talihlisiniz". Unutmak ve unutulmakla, hayatı başkalarınca sürdürmek "güven" ihtiyacından kaynaklanır. Olanak olsa acı çektiğimiz bu ortamı terk mi ederiz ? Yoksa sürdürmeyi mi isteriz ? "Cesaret" veya "korkaklık" bu mu ? Kötülüğün, utancın, korkunun ne demek olduğunu biliyor muyuz ?
 
    Bir önceki gün bulduğumuz şeyin anlamını niye çözemiyoruz ? Kötülüğün bedelini tanıyoruz ama neden ödemeye gelince yan yollara sapıyoruz ? Karşımızdakini inandırmak zorunda mıyız ? İnandıramazsak yalnız mı kalırız? Yıllarca yürekli olduğumuza inandırıldıktan sonra "küçük güçsüzlükleri" önemsenmeden geçiştirilmesinde "kahraman" oluyoruz, ama asıl tehlike gelip çattığında bir duvar dibinde kıstırıldığımızda oradan " kaçtığımızda" kolay yenilen biri mi oluyoruz yoksa "korkak" mı ?
 
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında 2009-2010 sezonunda yer alan Jean Paul SARTRE'in "GİZLİ OTURUM" bir bu kadar daha soruyu içeriyor. Oktay AKBAL'in çevirdiği Ergün IŞILDAR'ın yönettiği oyunda Ece OKAY- Özge ÖZDER- Emre NARCI- Osman GİDİŞOĞLU görev almış. 100 dakika süren "GİZLİ OTURUM"da Varoluş Felsefesinin sorunlarında Sartre'nın kişileri hem kendilerini, hem de birbirlerini sıkıştırıp tedirgin ediyor. Kendi tiksintileri, boşlukları, sallantıları dışında bir şey bilmez-görmez oluşları, kurtarıcı bir coşku yaratmadan "başkaları cehennemdir" doğrultusunda kendi buldukları " susamadan içmek" zorunluluğu yaratıyor.
 
    Ergün Işıldar'ın sağ ve sol omzundaki melekler ne yazar bilemiyorum.


Ama yaşadığımız çağı ve Ülkeyi "cehenneme çevirenler" için sanırım "amel defteri"
doldu da taşıyor... "Farkındalığımızı" arttırmak ve "aymazlığımızdan" uyanmak için ne bekliyoruz ? Cehennemleri cennete çevirmek ellerimizde...Çünkü korkumuz varsa umutta vardır ... Çünkü titrediğimiz için korkuyoruz...
 

Anahtar Kelimeler: gizli oturum, istşeh, istanbul şehir tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir