MAKALELER

Evlat

2020.11.15 00:00
| | |
902

...hayatı bir kişiye endekslemenin getireceği boşluğu, aldatmanın ve terk edilmenin yaratacağı hezeyanı da işliyor...

EVLÂT…

Fransız yazar Florian Zeller, Evlât adlı oyununda, temelde anne-baba-çocuk ilişkisini, aile içi iletişimi, bu iletişimin çocuğa yansımalarını, evliliklerdeki seyrin ve boşanmaların çocuk üzerindeki yıkıcı tesirini, boşanan çiftlerin çocuklarının haleti ruhiyesini, kuşak farkının yarattığı anlaşılmazlığı ele almasının yanı sıra, babanın ailedeki yükünü, yerini ve sorumluluğunu, bir babanın kendi babasını kerteriz alarak oluşturduğu davranış biçiminin zorluklarını, işkolikliğin ve mükemmeliyetçi tutumun duygusal dünyada yaratacağı eksiklikleri, hayatı bir kişiye endekslemenin getireceği boşluğu, aldatmanın ve terk edilmenin yaratacağı hezeyanı da işliyor. 

Oyun, her ne kadar konu itibariyle klişe olsa da ele alınması gereken hususların başında gelmesi bağlamında mühim bir meseleye parmak basıyor. Birey ve toplumdaki en temel meselelerin çıkış kaynağının ve kişilerarası iletişimin niteliğinden tutun da birçok hasletin ve kişilik özelliğinin kazandırıldığı yerin aile olduğunu düşünecek olursak bir ailedeki bireylerin birbirleriyle kurdukları ilişki, bu ilişki esnasındaki üslûp ve birbirlerini anlama dereceleri, ebeveynin birlikteyken veya ayrıldıktan sonra çocuğa karşı sergiledikleri tutum her bakımdan önem arz ediyor. Zaten Zeller da bir röportajında bu oyunu yazmadan iki yıl önce Anne ve Baba oyunlarını yazdığını ve bu iki oyunun Evlât’ı yazmasını sağladığını söylüyor. Bu cümle de gösteriyor ki “Aile Üçlemesi”nin üçüncü oyunu olan Evlât, başından sonuna kadar yukarıda bahsettiğim sorgulamaların bir ürünü… 

Pierre iki yıl önce Anne’den boşanmıştır. Oğulları Nicholas annesiyle beraber kalmaktadır. Pierre kısa bir süre sonra genç ve güzel bir kadın olan Sofia ile evlenir. Üstüne bir de bu evlilikten bir çocuğun dünyaya gelmesinin ardından zaten ergenlik problemlerin had safhada yaşayan ve sorumluluklarını pek yerine getirmeyen Nicholas daha da depresif bir hâle girmeye başlar. Bu çıkmazın içinden ancak babasının evine yerleşerek kurtulabileceğini ifade eder. Anne, bu durumdan dolayı adeta ikinci kez terk edildiği duygusuna kapılarak kendini alkole verir. Pierre, bir yandan eski eşi, ikinci eşi, iki çocuğu arasında kalırken, kendince dördüne de yetişmeye gayret ederken, bir yandan da kariyerini ilerletme derdine düşer. Hatta bu çabaların tamamını kusursuz bir şekilde ilerletmeye çalışır. Her ne kadar çocukla alâkadar olmayı devamlı bir nasihat etme, direktif verme, rota belirleme ve maddî ihtiyaçlarını gidermek zannetse de elinden geleni yapmak için çırpınır. Ancak bütün bu ilişkiler yumağının içerisinde Nicholas hep bir başrolde ve odak noktasında olmayı başarır. Tabi diğerlerinin hayatının tam orta yerinde durmayı da…  

Oyun başlamadan önce seyirciler koltuklardaki yerleri almaya devam ederken, seyircileri henüz ergen bir genç olan Nicolas (Cem Yiğit Üzümoğlu) ofis ve labirenti andıran bir dekorun içinde karşılıyor. Kendine kendine konuşur ve dolaşır hâlde bize içinde olduğu buhranı yansıtmaya çalışıyor. Yaklaşık bir 15 dakika boyunca neredeyse birbirinin aynı hareketleri ve tavrı sergilemesinden dolayı daha oyunun başında bir anlamsızlık ve sıkıcılık beliriyor. Bu hâl oyun boyunca da devam ediyor. Üzümoğlu, oyun süresince içine içine yaptığı anlaşılmaz konuşması, devamlı aynı mimik ve jestleri kullanması, hiçbir eylemde bulunmaması, neler yaptığını ve hissettiğini asla ifade edememesinden kaynaklı olarak aşırı derecede pasif bir durumdaydı. Oysa ergen kişi tepkilerini öyle ya da böyle alenileştiren kişidir zira dönem tam olarak öyle bir dönemdir. Kaldı ki 17 yaş, ergenliğe yeni girilen bir dönem değildir ki gizil hâlleri çokça seyretsin. Bilâkis artık kendini net ifade etme dönemi başlamıştır. Oysa biz gerek metinden gerekse oyuncunun yetersiz ve eksik performansından kaynaklı olarak Nicholas’ın hiçbir duygusunu tam olarak hissedemiyoruz. Kızgın, hırçın, kin besleyen, kural tanımaz bir gencin çok daha etkin olması, kendini belli eden hareketlerde bulunması sayesinde ancak biz onu anlayabiliriz.  


Nicholas’ın anlam veremediğim oyun öncesi durumundan sonra, saati geldiğinde tezat niteliğinde bir tempoyla ve müzikle oyun başlıyor. Öyle bir Onur Saylak var ki karşımızda elini kolunu nereye koyacağını bilemez bir hâlde. Adeta etrafı kameralarla dolu olan bir setteymiş gibi davranıyor. Durduk yere ve alâkasız şekilde pozlar kesiyor, birbiriyle ilintisiz kopuk kopuk hareketler yapıyor. O kadar yoruyor ki seyirciyi, 110 dakikalık, tek perdelik oyun, “bir an önce bitsin” denilen bir cendereye dönüşüyor. Yetmez gibi, tiyatro sahnesinde değilmiş gibi, sırtını sürekli seyirciye dönük bir pozisyonda, yüzündeki ifadeyi hiç göremeyeceğimiz duruşlarla oynuyor. Öte yandan her yönüyle dramatik olan bu oyunda diğer oyuncularla uyumu olmayan ve “ne mânâ” dedirten temposu da cabası… Oysa tiyatroda asıl olan tekniklerden biri de karşındaki oyuncuyla bir uyum sağlamaktır. Ancak o vakit bir bütünlük sağlanabileceği gibi, oyun ancak o zaman gerçek amacına ulaşır. Bütün bunlara rağmen, Onur Saylak, iki kadın arasında kalan, aşkı ile boşlukta olan ilk çocuğunun annesi arasında mücadele eden, bir yandan da evlâtlarını düşünmek zorunda olan ve bütün bunları yaparken de dimdik ayakta ve güçlü durmaya çalışan baba figürünü duygu olarak iyi aktarıyor.

İlk eş Sezin Akbaşoğulları ile psikiyatr rolüne hayat veren Esra Bağışgil ve hemşir rolüyle karşımıza çıkan Burak Can Doğan ise birinin çok başarılı taklitlerini sergiliyorlar sanki. Rollerini çok karikatürize oynuyorlar. Biri onlara adeta şekil çizmiş de onlar da o şekle göre kendilerini biçimlendirmiş gibiler.

Bütün bu yapmacıklık içerisinde Sofia karakterinde karşımıza çıkan Şükran Ovalı tüm sahiciliğiyle, duru ve sade oyunculuğuyla, karakteri doğru analiz etmesinin verdiği özgüvenle kendini belli ediyor. Oyunda onun olduğu sahneler daha sakin ve daha gerçekçi. Kendince durduğu yer çok doğru. Kadınlara atfedilen güzellik, bakımlı olmak, alışveriş yapmak, annelik gibi tüm öğretilmiş cinsiyet rollerine birebir uyan kadını canlandıran Ovalı, rolünün hakkını veriyor.

Hira Tekindor’un çevirisini yaptığı oyun adaptasyon bağlamında ciddi sıkıntılar içeriyor. Cümle düşüklüklerinin havada uçuştuğu metin her ne kadar dilimize kazandırılma bağlamında değerli olsa da duyguların yavan ve samimiyetsiz kalmasına sebebiyet veriyor. 

Yönetmen İbrahim Çiçek’in, üst-orta sınıf aile ilişkilerine dair kodlar taşıyan bu oyunu yönetirken ciddi anlamda kararsız kaldığı bariz. Bu aile, Türkiyeli mi Avrupalı mı? Buna net olarak karar vermeli ve gestusu ona göre oluşturmalı. Yönetmenin yaklaşık iki saati bulan oyunu, tek perdede sunması bile başlı başına oyundan sıkılmaya sebebiyet veriyor. Yetmez gibi oyunda zoraki bir tempo var. Daha doğrusu tempoda ciddi bir dengesizlik var. Bir anda duran ve hemen akabinde ivme kazanan rejinin, neden düştüğü veya neden yükseldiği hiç anlaşılmıyor. Öte yandan oyunun sonunda ne olacağının her epizotta seyirciye hissettirilmesi ise sonu belli olan filmleri andırıyordu. Ve yönetmenin ajitasyonu tavan yaptırma gayreti ise gereksiz bir kör göze parmak durumuydu. Zaten oyun başlı başına bir ibret tablosu ve dramdan ibaretken salonu hüngür hüngür ağlatmaya çalışmak da nesi?

Sıla Karakaya’nın yaptığı dekorların, oyuncuların dekoru dönüştürmek için harcadığı eforu gördüğümüzde işlevsellikten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Zaten dikkat dağıtıcı ve oyunla pek bir ilgisi olmayan dekorun devamlı olarak oyuncular aracılığıyla değiştirilmesi de takip etmeyi ve duyguda kalmayı zorlaştırıyor. 

Oyun adına olumlu addedebileceğimiz en önemli unsur, Ömer Sarıgedik’in yaptığı başarılı müzikler. Duyguyu hissettirebilme adına yardımcı oluyor ve fakat saydığım gerekçelerden dolayı o bile yetersiz kalıyor.

Her yönüyle gözden geçirilmesi gereken oyunun, her şeyden önce daha sahici yorumlanması ve konunun ana fikrinin anlaşılması yönünde bir çabayla sahnelenmesi gerekiyor. Şov yapmak ve çarpıcı sahneler ortaya koymak gibi bir erekle, sadelikten uzak bir tercihle oyun asla gerçek değerini bulamaz. 

Anahtar Kelimeler: evlat, dasdas, dasdas sahne



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir