MAKALELER

Deli Dumrul - Trabzon Devlet Tiyatrosu

2008.05.22 00:00
| | |
2078

Sizce Nasıl?
Deli Dumrul isminde bir er vardır. Kuru bir çayın üstüne köprü yaptırmıştır. Geçeninden 30 akçe, geçmeyeninden döve döve 40 akçe alır.


Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda Yücel Erten imzası: Deli Dumrul 

Deli Dumrul isminde bir er vardır. Kuru bir çayın üstüne köprü yaptırmıştır. Geçeninden 30 akçe, geçmeyeninden döve döve 40 akçe alır. Bir gün köprüsünün yanına bir bölük oba yerleşir. Bu obada bir yiğit ölür ve feryatlar üzerine Deli Dumrul atıyla olay mahalline gelir. Feryatların nedenini sorar bir yiğidin öldüğünü öğrenir. Azrail’e kızar ona meydan okur. Onunla dövüşmek için Allah’a yalvarır. Sonra evine döner. Gel zaman, git zaman Deli Dumrul bir toy düzenler ve bu toya Azrail de gelir. Deli Dumrul ilk başta direnir, Azrail ise ona bir can bulursa yaşamasına izin vereceğini söyler. Deli Dumrul annesine ve babasına gider ama onlar canlarını vermezler. Başka can bulamadığı için karısına gider. Karısı Elif, onsuz bu hayatın hiç bir önemi olmadığını söyler ve kendi canını vermeye razı olur. Deli Dumrul Allah’a yalvarır ya ikimizin canını al ya da ikimizi de bağışla diye. Bunun üzerine Allah onları bağışlar, tam yüz kırk yıl ömür verir ve annesinin, babasının canını alması için Azrail’i görevlendirir. 

Türk edebiyatının şaheserlerinin başında gelir “Dede Korkut Hikâyeleri” ve yukarıda özetlediğim “Deli Dumrul bölümü on iki öyküden oluşan yapıtta yer almaktadır. “Dede Korkut Hikayeleri”, içerik olarak Türk ulusunun yaşamını, kültürel zenginliklerini, duygusallıklarını, erdemlerini, becerilerini bir öykü akışı içerisinde sıralamakta. 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın başlarında yazıya geçirilen bu değerli metinler için Türk Edebiyatı tarihçisi Fuat Köprülü’nün: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar” gibi ilginç değerlendirmesini de bu vesileyle anımsatmış olayım. 

Güngör Dilmen bu ünlü efsaneyi, yeryüzündeki adaletin, sevgi, eşitlik ve barışla kurulabileceğini savladığı seyirlik oyun yapısı içinde yanılmıyorsam 1979 yılında kaleme almış. Pek çok sahnede, ama sanırım en çok da Devlet Tiyatroları’nda sahneye konuldu. Başarılı olanlar beğenildi, olamayanlar yerildi ve en son Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun 2007–2008 sezonu repertuvarı içinde “Perde” dedi. Yücel Erten “ikna” edilmişti, 1991 yılında Ankara’da sahneye koyduğu “Deli Dumrul”u, 18 yıl aradan sonra, bu kere Trabzon izleyicisiyle buluşturmak üzere kolları sıvalı bir vaziyette Trabzon’a gitti. 

Usta yönetmen Yücel Erten, “Deli Dumrul”un insanoğlunun “insan” yanını gösteren öyküsünü aynen benimsemiş ve öyküdeki insana ait “istismar” edilmemiş saf ve güzel yönleri öne çekmiş. Oyunu izlerken gözlemledim ki, Yücel Erten’in yorumunda din vardı, inançlar vardı ama bunlar düşmanlıklara peşkeş çekilmemişti; aşk vardı ama olabildiğince “insancıl”dı; sevgi vardı ama iki taraf da karşılık beklemedi. Oyunu folklara yaslamıştı, ama folklorun kendisi değildi uygulaması. Köylü ya da göçebe tiyatrosu olarak da adlandırılabilecek arkaik örneklerle dolu bir yoldu seçtiği. Salima Sökmen’in özgün adımlara dayandırdığı dans düzeninden, Babür Tongur’un Karadeniz’de ve Anadolu’nun değişik yörelerinde gezinen müzik yelpazesinden de güç alarak, naif ve epik bir anlatı düzenini yeğlemişti.

Yücel Erten’in, esasında 50–60 kişilik bir kadroyla oynanması gereken metni, oyuncuları kılıktan kılığa sokup türlü karakteri canlandırmada kullanarak 19 oyuncuya indirgemesi; oyunculara akort düdükleriyle, zil gibi, tef gibi, trampet gibi çalgı aletleriyle çoksesli müzik yaptırması, şarkı/lar söyletmesi, kendi oluşturdukları müzik eşliğinde dans ettirmesi, oyun efekti oluşturtması, gerektiğinde dekor değiştirtmesi yönetmen olarak yüceliğini kanıtlayan yanlar olarak ilgi çekiyor. Azrail’in uçurduğu güvercin, obanın bir üyesinin elinde gıdaklayan tavuk, sahnenin ortasında fünye ile patlatılan ve o tablodaki gizemli atmosfere mistik hava katan duman salıcı, kukla gösterimi ise Yücel Erten’in oyuna eklediği özgün buluşlar. 

Koreograf Salima Sökmen’in bir yöreye bağlı kalmaksızın Anadolu’nun çeşitli yerlerinden esinlenerek hazırladığı adımlamalar gerçekten mükemmel üstü. Danslarda Erzurum barının da, Karadeniz horonunun da, Kafkas dansının da, Güneydoğu folklorunun da, bir Ortadoğu ülkesi sıçramasının da izi var… Hakan Dündar’ın dekoru olabildiğince yalın. Dündar’ın dekoru tasarlarken benimsediği “görme modeli”, oyunun başlamasından itibaren izleyicinin görme/yorumlama özgürlüğüne el koyan bir baskı aracına dönüşmüyor. Sevgi Türkay’ın kostümleri, Salima Sökmen’in koreografisine ve yönetmenin çizgisine fevkalade uygun. Türkay’ın ilk bakışta doğrudan Karadeniz bölgesi giysileri esas alınmış gibi algılanan çalışmasında, çeşitli işlevler kazandırdığı giysiler adeta İpekyolu ekseninde tur atıyor. Pelerin olan çarşaf, Türkmen başlığı, hasır Çin şapkası, Kafkas ceketi, kapitone Kırgız yeleği, Özbek takkesi, Arap giysisi… Sevgi Türkay, genel anlamda düşünsel işlemi olan kutlanası giysiler tasarlamış. Yüksel Aymaz, bu kere de oyunu düz ışıktan kurtarmış, oyuncu ve nesneleri doğal görüntüleriyle ve üç boyutlu olarak seyirciye göstermiş.

Sıra oyuncu değerlendirmesine geldiğinde, Yücel Erten’i bu kere de oyuncu yönetimindeki başarısı için yeniden kutlamam gerekiyor. Kutluyorum da… Ama Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun genç ve yetenekli oyuncularının Yücel Erten’in başarısına ortak olmaları gerektiği gerçeğini de görmezden gelemiyorum. Yücel Erten, oyuncularını yönlendirici devinduyumsal ve duygulanımsal şemayı işaret ve dayanak noktaları üzerine eklemlemiş. Oyuncuların tamamı, elbette Yücel Erten’in yardımıyla, onun tarafından yaratılan ve betimlenen, ancak izleyicinin düşüncesi ve bedenlerinin katılımıyla kendini belli edecek yolu kolayca bulmuş.

Erşan Utku Ölmez, Kadri Özcan, Elif Şeker Saka, Başak Anat; Aslı Artuk Şener, Şevki Çepa, Aynur Yılmaz, Gizem Gen, Duygu Ertan, Emin Serdar Kurutçu, Duygu Dokgöz görevlerini mükemmelen yapıyorlar. Canlandırdıkları karakterler, kimi yerde nesnel kavrayışın elinden kurtulur gibi oluyor, ama adlarını saydığım oyuncuların gizemli bedenleri “nesnel kavrayışın elinden kurtulur gibi olanları” anında toparlayıp yeniden sunuyor. Şebnem Dokurel’in Elif kişiliğine bürünme konusundaki özel düşüncesi ya da yalnızca ona dış görünüşünü vermek için kullandığı teknik ne olursa olsun, bu sürekli yoğunlaşma ve dikkat gerektiren yolu başarıyla aşıyor ve rolle özdeşleşiyor. Sinem Şahin istediği gibi rollere girip çıkabiliyor. Seçilen kodlamaya ve kabul ettiği oyun konvansiyonlarına mutlak hâkim. Şevk yaratan bir oyun tarzı var. Ufuk Şener, özellikle Dede Korkut’ta rolle arasına bilerek ve isteyerek bir uzaklık koyuyor, karakteri okuyor, bir de güzel alay ediyor. Zeynep Ekin Öner, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan Azrail’ini nasıl oluşturacağını, oyununun tümüyle kapsayıcı bir üstünyönelim dâhilinde nasıl biçimlendireceğini iyi bilmiş. Ceyhun Gen, rolünü parçalardan oluşturuyor, sonra (sinemadaki anlamıyla) kurgu yapıyor. Ceyhun Gen’in parçaları, sonuçta bir bütünlük yanılsaması yaratıyor ve doğalcı oyunculukla psikolojik ve davranışsal işaretler oluşturuyor. Kırkyiğit’i canlandıran M. Fatih Tokgöz’ün oyunculuğunda, jestüellik, ses, konuşma ve yer değiştirmelerin ritmi gibi oyunculuğun bütün bileşenleri var. Birkan Görgün, Köle Satıcısı’na fiziksel olarak hayat buldururken rolün içsel yüzeylerini de ihmal etmiyor. Fatih Topçuoğlu ise Deli Dumrul’a hayat buldururken yalnızca kesin değil, aynı zamanda güzel, zarif, yankılı, renkli uyumlu bir yol izliyor. Yüce olanın bayağı araçlarla, soylu olanın kaba araçlarla, güzelin biçimsiz araçlarla anlatılamayacağını biliyor Topçuoğlu. 

Yücel Erten imzalı Trabzon Devlet Tiyatrosu yapımı “Deli Dumrul”, ne yalan söyleyeyim, her türlü övgüyü gözü kapalı hak ediyor. 

Anahtar Kelimeler: Deli Dumrul, trabzon devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir