MAKALELER

Dekor Tasarımcısı “Bezemeci” Değildir : Tayfun Çebi

2012.01.24 00:00
| | |
3595

Sizce Nasıl?
Şaşkınlık. Donup kaldım. Hayatımda hiç bu kadar çok şaşırmamıştım. Karşımda devasa heykeller...



 

Şaşkınlık. Donup kaldım. Hayatımda hiç bu kadar çok şaşırmamıştım. Karşımda devasa heykeller. Ağzım bir karış açık dokuz metre boyundaki devasa erkek heykellerine baka kalıyorum. Bu nasıl iş? Tayfun sen bunları nasıl yaptın? Deli adam. Hayranlık ifade eden ağız dolusu bir küfür. Üstelik benden. Gerisini siz düşünün. 

Bundan birkaç yıl önce, İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin, Uslular arası İzmir Festivali kapsamında, sahneye koyduğu Nabucco Operasını izlemek için Efes Antik Tiyatro’nun basamaklarında donup kalmışım. Arkamdan bir ses. “Hadisene Seval. İlerle. Arkada upuzun bir kuyruk senin ilerlemeni bekliyor”. Ne mümkün. Nabucco heykellerine aşık olmuş fani olarak yüreğimden vurulup kalmışım oracıkta. Nutkum tutulmuş. Ağzım hala iki karış açık heykellere bakıyorum. İlk defa orada bir opera dekorunun “sahneyi süslemekten” öte başka bir şey olduğunu hissettim. Evet, sahne sanatları için dekor tabii ki önemliydi ama o andan sonra “dekor tasarımı” benim için bambaşka bir boyut, anlam kazandı. Dekor tasarımına bambaşka gözlerle bakmayı, onları farklı biçimde eserin vazgeçilmezi ve en önemlisi “oyun kişisi” olarak değerlendirmeyi ben Nabucco’nun dev adamlarıyla keşfettim.

Tayfun’u ne zaman görsem, Nabucco’nun dev adamlarından bahsetmek aramızda küçük bir şakalaşmaya dönmüştü. En son karşılaşmamızda, ona “Nabucco’nun dev adamlarına ne oldu?” deyince, “Sorma. Onları saklama problemi yüzünden, Çeşme’de deniz altında sergileme kararı aldık. Şu anda, “Çeşme Su Altı Müzesinde” dalış yapanları bekliyor. Yoksa diğer eski dekorlar gibi onlar da parçalanıp hurdacıya satılacaktı” dedi.. Donup kaldım. İnanamadım. Bin bir emekle yapılan o muhteşem heykelleri parçalamak, hurdacıya satmak ya da denizin altına yerleştirmek. Neden? Sadece saklanamadığı için. O eserleri parklara, meydanlara koyarak sergilemek ya da bir “Dekor ve Tasarım Müzesi” açarak ziyarete sunmak hiç kimsenin aklına gelmiyor mu? Peki bütün dünyada, eser gösterimden kalktıktan sonra, dekor tasarımları nasıl değerlendiriliyor? Onlar da eskiyen dekorlarını parçalayıp hurdacıya mı satıyorlar yoksa başka değerlendirme yolları var mı? Bütün bu soruların yanıtlarını İzmir Devlet Opera ve Balesi ve Devlet Tiyatroları dekor tasarımcısı Tayfun Çebi ile konuştuk.

 

SDK – Benim aşık olduğum Nabucco Operasının o muhteşem dev adamlarından bahsedelim mi biraz.


Tayfun Çebi – Onlar aslında Nabucco’nun askerlerini temsil eden heykeller. Çok büyük ebatlarda tasarlandılar. 6,5 metre heykelin kendisi. Altında kaidesi, tekerlekleri ve heykelin hareket etmesini sağlayan hidrolik sistemle birlikte, heykellerin yüksekliği 9 metreyi buluyordu. Bütün amaç Nabucco Operasını bir müzede başlatmaktı. Turistler müzeyi gezerken, birden olayın canlanması ve turistlerin de olayın içine katılımıyla birlikte Esirler Korosunun müziğini beraber karıştırmaktı. Bu fikirden yüksek maliyetli teknoloji kullanımı nedeniyle vazgeçildi. İstediğimiz şey teknik olanaksızlıklar yüzünden yapılamadı. Bu heykeller aslında kralın muhafızları ve çok büyük bir orduyu temsil ediyorlar. Finalde de krallığın çöküşünü heykellerin hidrolik sistemle devrilişiyle verdik. Sonuçta, heykeller de boyun eğdiler. Yıkıldılar. Yine sahne imkanlarımız  uygun olsaydı bu heykellerin paramparça olarak yere çökmelerini istiyorduk. Ama biliyorsunuz ki sahnelerimiz İzmir’de çok küçük heykeller dağıldığında sahnede yer kalmayacağı için bundan vazgeçtik. Şu anda Nabucca “Çeşme Su Altı Müzesinde” sergileniyorlar. 

SDK – Nabucco Operası gösterimden kalktıktan sonra, dev heykellere ne oldu? 


Tayfun Çebi - Yer açısından eserlerin hepsini muhafaza edemeyeceğimiz için bir müddet sonra imhaya gidiyoruz. Bunlar da 9 metrelik heykeller ağırlık açısından taşınması çok zor olan eserler. Dolayısıyla, heykelin malzemelerini mümkün olduğu kadar ince yaptık. İnce olunca, heykellerin korunması giderek zorlaşıyor çünkü polyester malzeme dışarıda güneşten dolayı yavaş yavaş bayatlamaya ve kırılmaya başladı. Üst üste koyarsanız, alttaki eziliyor. Dik koysanız, çok büyük yer bulamıyorsunuz.  Bunlar atılacaktı artık. Heykeller çok kırılmaya başlayınca, bir arkadaşımız aracılığıyla “Çeşme Su Altı Müzesine” hediye ettik. Nabucco Operasının heykelleri su altı turizmi için çok faydalı oldu. Turistler bu heykelleri görmek için özellikle dalıyor ve heykellerin fotoğraflarını çekiyorlar. Heykelleri görmek için özel su altı turları oluşturuluyor. Suyun altında ters ışıkta inanılmaz güzellikte fotoğraflar çekiliyor. Heykelin etrafında dalgıçlar minicik balıklar gibi görülüyor. Gönül isterdi ki zaman olsaydı bu heykelleri suyun altında ayakta monte edelim. Hurdaya gideceğine, hiç olmazsa işe yarasın diyoruz. Şu an ne durumda olduklarını ben de bilmiyorum.

SDK – Peki, tüm dünyadaki Opera, Bale ve Tiyatro toplulukları bu kadar savurgan mı?


Tayfun Çebi – Yurt dışındaki örnekler o kadar güzel ki. Mesela Portekiz Balesine Mehmet Balkan ile yaptığımız “Don Kişot” Balesi kiralanıp Tokyo’ya gidebiliyor. Burada bir tokalaşma yapılıyor. Tokyo diyor ki “ben bu eseri beş yıl için isterim” diyebiliyor. Portekiz diyor ki, “Hayır, ben bu eseri ancak iki ya da üç yıl için verebilirim çünkü bu eseri ben tekrar repertuarıma alacağım” diyebiliyor. Bu tokalaşma sonucunda malzemeler verildiği gibi aynı temizlikte geri alınıyor. Projeyi olduğu gibi de kiralayabiliyorlar. Her şeyiyle kiralayıp götürüyorlar.

SDK – Portekiz’den söz açılmışken, Portekiz’de yaptığın işten biraz bahsedebilir misin?  


Tayfun Çebi – Mehmet Balkan ile birlikte Portekiz Devlet Balesi’ne anahtar teslimi gibi bir iş yaptık. Portekiz Kültür Bakanlığı’nın siparişiydi. Buradan ağzına kadar dolu iki tır malzemeyi yüklendik, dekoru kurduk ve teslim ettik. ilk gittiğimde, Portekiz Balesinin Genel Müzik Direktörü hanım bana “bu yıl ki eser için bütçemiz 600 Bin Euro” dedi, Kadın 600 Bin Euro deyince ben koltukta şöyle bir hafifçe kıpırdadım. Sonra gözümü tavana dikip 600 Bin Euro ne kadar Türk Lirası olur diye hesaplamaya çalıştım. Yanlış herhalde diye düşünüyorum kendi kendime. Kadın demez mi “Düşünmekte çok haklısınız. Çünkü geçen sene, “Uyuyan Güzel Balesi” 800 Bin Euro idi” diye. Ben çarpım tablosunu iyice kaybettim. Genel olarak, bizim böyle bir bütçemiz var mı acaba diye düşündüm. Orada, tabii deyip geçiştirdim. Bizim yaptığımız işlerde, 35 ile 150 bin lira arasında bir para oyuna göre harcanıyor. Bu bütün oyunun bütçesi. Portekiz Elektrik İdaresi  2 Milyon Euro ile size ana sponsor oluyorsa, siz her şeyi yapabilirsiniz. Dekor siparişini ya Viyana’daki dekor fabrikasına, ya da Venedik’teki dekor fabrikasına veriyorlar. Sanat parayla birlikte yürüyor ama dekorları da atmıyorlar. Venedik’teki dekor fabrikasında her dönemin sütun süslemesi var. Dekoratörün istediği çizimlere göre dekorlar yapılıp teslim ediliyor. Büyük paralar ödeniyor ama ona göre de iş ortaya çıkıyor. Dünyadaki çeşitli topluluklarla anlaşmalı olarak, belirli süreler için oyun dekorları kiralanıyor. Hem dekorun kıymeti biliniyor, hem de dekor çok uzun süre temiz olarak korunuyor. Yabancı topluluklara, her kiralamada topluluk dekoru yapan kişiye ve kuruma hem kaşe öder, hem de yol masraflarınızı ödeyip o dekorun kurulumunda sizi mutlaka oraya çağırırlar. Dekorun kurulumunda orada bulunmanızı mutlaka sağlarlar. Orada her şey belgedir. Bir kere dekoru aldık, parasını ödedik, bitti diye bir şey yok. Size verilen o belgede, o dekorun kaç yıl sonra tekrar nerede kullanılacağına ilişkin notlar vardır. Siz bu oyunu ömür boyu satmazsınız. Mesela, beş yıl sonra, oyun tekrar sergileneceği zaman, sizi çağırıp hafif bir tamir yaptırıp size ödeyeceği kaşeyi konuşurlar. Bu durumda kimse dekoru çöpe atmaz. 

SDK – Peki dekorların korunması ve saklanmasına geri dönersek, şu anda bizde dekorları korumaya ya da daha uzun dönemli kullanıma yönelik bir çalışma var mı?


Tayfun Çebi - Şimdi genel müdürlüğün çok güzel bir politikası var. Diyelim ki burada “Norma Operasını” yaptın ve üç yıl oynadın. Sonra dekor hurdaya gitmiyor. Eser yaratıcı kadrosuyla beraber operası olan başka bir şehre gidiyor. Eser orada sergilenmeye devam ediyor. Tabii ki dekorun kullanımı için sahne boyutları çok önemli. İnsan eserini tasarlarken mutlaka sahneye estetik olarak yerleşmesini ister. Dekorun sahne yerleşiminde belli dengeler kuruluyor. Diyelim siz bu dengeleri İzmir sahnesi için kuruyorsunuz ama Antalya Sahnesine gittiğinizde sahne daha büyük dengeler bozuluyor. Hadi orada ilaveler yapıp dengeyi tekrar yakalamak için şansınız olabilir. Ama başka bir eseri Antalya sahnesinden İzmir’e getirdiğinizde eser bu sefer estetik açıdan bir çöküntüye uğruyor. Çünkü Nasrettin Hocanın dediği gibi “leyleği kestim kuş yaptım” olmuyor. O zaman seyircilerin “dekor tasarımcısı bunu yapmış” şeklinde eleştirileri olabiliyor. Hayır, dekor tasarımcısı bunu yapmadı. Bu hale geldi. Seyirciler zamanlarını ve paralarını ayırıp buraya geliyorsa onlara iyi şeyler sunmamız lazım. Bu işin başka boyutu. Ama dekorların hurdaya gitmesindense şu anda genel müdürlüğün uyguladığı, dekorların farklı topluluklar tarafından kullanılması projesi bence çok başarılı bir proje. Ben bu projeyi çok destekliyorum. Bir dekor en az üç şehir gezebiliyor. Bir dekor bir şehirde hurdaya gidebiliyordu. Şimdi en azından her gittiği yerde dekor iki sezon oynasa, altı sezon ayakta kalıyor demektir. Hem emeğe saygı, hem de ekonomik açıdan bu değerlendirmenin çok yerinde olduğunu düşünüyorum. Siz burada çok güzel, çağdaş, estetik bir şey yaparsınız kimsenin ruhu duymaz ama İstanbul’da bir balon uçurursunuz bütün dünya duyar. Bu bir satıştır. Kimseye kızma hakkımız yok. Farklı bir bakış. İstanbul, bunu çok güzel beceriyor. Burada hiç kimsenin ruhu duymadan yok olup gidecek olan dekorlar, farklı yerlere gidiyor, insanlar heyecan duyuyor, ödül filan alıyorsunuz. Buradayken hiçbir şey almıyorsunuz. İstanbul’a gidince ödül alıyorsunuz.  Yani bu proje sayesinde, farklı şehirlerde yaşayan çok sayıda insan sizin yaptığınız işi seyredebiliyor. Ne eserlerimiz hurdaya gitti. Ne eserler yok olup gitti böyle. Norma’nın dekoru, Nabucco. Mesela, Antalya’da Eleksandr Titel ile yaptığım La Bohem inanılmaz sevdiğim eserlerden biridir. 

SDK – Bu eserler yok olmadan onları koruyup, saklayacak ve aynı zamanda ziyaretçilerle birlikte değerlendirecek İzmir’de bir “Dekor ve Tasarım Müzesi” kurulsa nasıl olurdu acaba?


Tayfun Çebi - Her yıl 10-11 eser yapıyorum. Bunların hepsini saklayacak yer yok maalesef. Çok acıyorum. Olağanüstü parçalar çöpe gidiyor. Dekorları saklamak çok zor ama dekor maketleri saklanabilir. Kostümlerden bazıları saklanır. Oyundan bazı parçalar, oyunla ilgili belgeler saklanabilir. Kostümler zaman zaman değiştirilir. Tekrar kullanılır. Oyun dekor, kostüm eskizleri, belgeleri saklanır. Çok hızlı bir çağdayız.  Ben işe başladığımda, ışık masası elle çalışıyordu ve kullanması bile bir sanattı. Şimdi dijital sistemlere yetişemez durumdayız. Bu dediklerim hepsi saklanabilir. Çok uzun bir zaman dilimi değil. 20-25 yıllık bir süreden bahsediyoruz. Buna yönelik bir çalışma yok ama kurumlar da kendi açılarından haklı. Çalışma yerin yok ki nasıl  malzemeleri sergileyecek müze yerin olsun. Bazı makamlarla ortak çalışma gerçekleştirmek lazım. Kurum ve kuruluşların destekleyerek bir müze açmaları gerekiyor. İzmir’e son bir iki yıldır çok sayıda gemiler geliyor. İnsanlar iniyor. Nereye gidecek bu insanlar. Müzeleri gezecekler. Asansörü görüp dönüyorlar. Bu insanlar müze görüp gezmeye alışkınlar. “Dekor ve Tasarım Müzesi” onlar için çok ilginç olur. Biz onların gözünde çok farklı bir yerdeyiz. Operada ne yaptığımızı bilmiyorlar ama görünce bayılıyorlar. Şaşırıyorlar en azından bizden öyle çağdaş işler beklemiyorlar. Eserlerle her yurt dışına çıkışımda, insanlar yapılan işleri büyük bir ilgiyle izliyorlar. Böyle bir “Dekor ve Tasarım Müzesi” çok iyi olur. Ayrıca, bu bir tanıtımdır yani.

SDK – Bir “Dekor ve Tasarım Müzesi” kurulana kadar ara çözüm olarak bazı dekor parçaları parklara yerleştirilerek değerlendirilemez mi?


Tayfun Çebi - İzmir’de bir yığın park var. Böyle heykelimsi parçalar parklarda değerlendirilebilir. Çünkü polyester hiçbir şey olmaz. Bugün bir çok heykel polyester zaten. Bronz döküm kalmadı. Üniversite oyunlarında yaptığımız “Truva Atı” hurdaya gitti. Mesela çocuklar oyunlarında inanılmaz güzel parçalar üretiliyor. Parklarda bu tür küçük dekorları sergileyerek, çocukların o dekorların içine girmesini, onlarla kaynaşmasını sağlamak çok hoş olur. Büyük hacimli dekorları parklara yerleştirmek mümkün değil ama çocuk oyunlarında kullanılan parçalar konulabilir. Dekor sahnede ışığı ile güzelleşir bir anlam kazanır. Onun dışında açık havada ve normal ışıkta pek bir şey ifade etmeyebilir. “Nabucco”, “Norma” gibi eserler bir konstrüksiyon olduğu ve kendi başına bir şey ifade ettiği için parklara yerleştirilebilir.  

SDK – Sahi sen neden dekor tasarımcısı olmak istedin?


Tayfun Çebi – Aslında ben çok şey olmak istedim. İlk önce atom mühendisi sonra uçak mühendisi olmak istedim. Spor akademisine girdim. Daha sonra konservatuarda okumaya başladım. Aynı dönemde devlet tiyatrosunda figüranlık yapıyordum. Sahneyi çok sevdim. Ama oyunculuğu değil, daha çok sahnenin gerisini sevdim. O zaman Cem Köroğlu ile beraber karar verdik. Güzel Sanatların sınavlarına hazırlandık. Kazandık. 

SDK - Neden yönetmen değil de dekor tasarımı? Neden kostüm değil?


Tayfun Çebi – Açık söyleyeyim. Bugün Avrupa’nın önde gelen yönetmenleri sahne  tasarımcılarıdır. Yönetmenlik farklı bir yoğunluktur. Geçen sene hem Priştina da hem de Mersin’de,  Mersin Devlet Opera Balesinde “İlişkiler” balesinin kostümlerini ben yaptım. Operalarda branşlaşma var. Arkadaşlara da saygı göstermek lazım. Oyun sayısı belli. Şimdi dekor kostümün hepsini siz yaparsanız, insanlara da biraz ayıp olur yani.     

SDK – Işık tasarımı ile aran nasıl?


Tayfun Çebi – Işık benim hayatımın en önemli parçası Ben onlara “büyücü cilacılar” diyorum. Nasıl ki bir mobilyacı istediği kadar güzel mobilya yapsın, cilası kötüyse o mobilya bitmiştir. Işık da böyledir. Siz istediğiniz kadar tasarımı yapın ışık olmazsa hiçbir şey olmaz. O yüzden ben ışık tasarımını en başından, eskizimde işin içine koyarım. Eskizimde ışıklar nereden, nasıl gelecek mutlaka belirtirim. Mesela şimdi “Kösem” yapıyoruz. Tek ışığı ve gölgeleri tasarladım. “Guguk Kuşu” yapıyoruz. İlk önce gölgeleri tasarladım. Ben gölgeleri çok seviyorum. Bir dönem ışık tasarımcılarında gölge düşürmek çok ayıptı. O gölgeyi kaybetmek için elli yerden ışık verince ortası aydınlanıyordu zaten. Buna gerek yok. Sahneye bir sandalye koy. Bir sandalyeyi aydınlat. Arkasındaki karanlık saray olsun. Yeter. Emin olun seyirci kabul eder. Dekor tasarımını seçtim, iyi ki de bunu seçmişim çok keyifli, çok seviyorum, ruhuma da çok uygunmuş. Çocukluğumdan gelen bir şey yok. Öyle dekor tasarımcısı olacağım diye bir hayalim yoktu. Benim ki, maymun iştahlılık. Her yere atladım. Yani, İzmir Spor’da oynadım, oradan Spor Akademisi, oradan Konservatuara gittim. Sonuçta yolumu buldum.

SDK – Tiyatroda Opera ve Balede olsun en çok sevdiğin dekor tasarımları neler oldu?


Tayfun Çebi – O kadar çok var ki. İlk aklıma gelenler. Eskişehir Şehir Tiyatrosunda, Ahmet Mümtaz ile “Caligula”’yı yaptık. Bursa Şehir Tiyatrosunda, Ali Düşenkalkar ile “Hürrem” yaptık. Gürol Tonbul ile yaptığımız oyunları çok seviyorum. Birlikte o kadar çok güzel oyun yaptık ki. Mesela, son olarak “Barut Fıçısı”, Antalya Devlet Tiyatrosunda “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım”. Çok keyifliydi. Yunus Emre Bozdağan ile İzmir ve Ankara Devlet Tiyatrosu ortak yapımı olan “Masanın Altında” isimli bir oyun  yaptık. Bu sezon oynayacak. Bülent Arın’ı çok severim. Onunla, “Terzi ” , “Bir Efes Masalı” isimli oyunlarda birlikte çalıştık. 

 

SDK – Bir dekor tasarımcısı olarak, sana mesleki anlamda ışık tutmuş anımsadığın kimler var?


Tayfun Çebi - Benim meslek hocam Talay Toktamış benim için bir numaradır. Talay Toktamış’tan sonra, Mehmet Ergüven’le gözümüzü açtık. İyi ki de öyle olmuş. Mehmet Ergüven bize çok şey öğretti. “Yönetmene karşı ayağa dikilmemizi öğreten” kişidir. Yönetmen, masa, sandalye, bacayla geldi mi orada “hop bir duralım” diyeceksin. “Bir bakalım, çalışalım bu konuda. Siz burada, masa, sandalye istiyor olabilirsiniz ama ben oraya masa koymak istemiyorum” demeyi Ergüven’den öğrendik. Gözümüzü açmayı, pencereyi genişletmeyi, dönem çalışmalarını Mehmet Ergüven’den öğrendik biz. Aytaç Manizade vardır, biliyorsunuz. Onunla çalışmak da iyidir. Yabancı yönetmenlerle çalıştık.  Yuri Aleksandrov ile mesela. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda Yücel Erten ile çok keyifli çalışmalar yaptık.

 

SDK – Dekor Tasarımcısının eserdeki yeri ne olmalı sence?


Tayfun Çebi - Benim şu yönden büyük bir şansım oldu. İnsanlar bana hep özgür olma yolunu açtılar. Belki mesleğimi yapma tarzımdan dolayı bana özgür olma şansı tanıdılar. Çünkü ben oyunun kimliği dışında, yönetmenin kimliğini de düşünüyorum. O yüzden bence çok çatışmıyoruz. Oyunun ruhuna çok aykırı bir şey yapmıyorum ama benim kendi ruhum da  olayın içinde oluyor. Zaten olmak zorunda. Bunun dışında ben çalışmayı kabul etmiyorum. Benim hocam Talay Toktamış’ın bir lafı vardır. ”Bezemeci olmayın” der. Sahne tasarımcısı bezemeci değildir. Bir kişi, bir oyuncu olarak yaptığım iş sahnede yerini almak zorunda. Ben bir skor tabelası değilim. Kötü dekor yaptın. 1-0 mağlupsun. Böyle bir şey yok. Yani oyunun içine katılmam gerekiyor benim. Benim sanat anlayışım budur

 

SDK – Çok bilinen ve defalarca sahnelenmiş olan eserleri sahneye koymak aslında çok riskli değil mi? Herkes oyunun konusunu ve sonunda ne olacağını zaten biliyor. Peki, bu durumda oyunu nasıl çekici hale getiriyorsun?


Tayfun Çebi – En çok bilinen oyunlardan biri de Romeo ve Jülyet’tir. Salondaki herkes Jülyet’in yalandan zehirlendiğini bunu gören Romeo’nun kendisini öldürdüğünü ve sonunda Jülyet’in de intihar ettiğini bilir. Yani eserin sonu başından bellidir. Eğer yaratıcı kadro olarak, seyirci “bunlar bunu nasıl yapacaklar?” diye “merak ettirebiliyorsak” olay bitiyor. Olayın keyfi burada oluyor. Örneğin seyrettiğim bir “Romeo ve Jülyet” de konu Moskova’da komünist dönemde geçiyor. Jülyet bürokrat sınıfa ait bir ailenin kızıydı. Romeo da sokaktaki direnişçilerin başıydı. Sahnede kızıl bayraklar falan geziyordu. Orada leydiler, asiller filan yoktu. Shakespeare oyunlarının alt yapısı çok güçlüdür. Eğer onu iyi kullanırsanız, her şey olur. Hikayeyi sonunu değiştirmeden, acaba nasıl olacak mantığı ile sunuyorsanız, seyirci bunu merakla bekliyorsa, doğru iş yapıyorsunuz demektir. Bazen seyircilerimiz bana şunu söyler. “Tayfun, eğer bu oyunu sen yapsaydın, çok merak ediyorum, nasıl yapardın diye oyun boyunca düşündüm” diyor. Bu çok hoş bir şey. Oyunu ben yapmamışım ama tesadüfen oradayım, izleyici ile karşılaşmışım bana bunu söylemesi çok hoş. Sonuçta ekol çok önemli. Benim Hocam Talay Toktamış’ın hocası Almanya’da Teo  Otto. Brecht’in dönem arkadaşı. Benim Hocam Teo Otto’dan öğrendiklerini aldı bize getirdi. Şimdi biz aldık, bizden sonrakilere bu bilgileri devrediyoruz. Bu bir ekol. Tabii ki gelişiyor ve çağa ayak uyduruyor. Ama işin esprisi bu. Eğer birisi bunu sana söylüyorsa çok güzel bir şey. Yoksa hepimiz, duvarlar, pencereler yapalım bitsin.  

SDK – Gürol Tonbul ile yaptığın “Barut Fıçısı” için ne söyleyebilirsin?


Tayfun Çebi – “Barut Fıçısı” çok sert bir oyun ama sevildi. Gürol’un oyun içinde çok güzel esprileri var. Oyunda çok kan var ama her seferinde gül yaprakları görüyorsun. Gürol sahnede kan kullanmayı hiç sevmiyor. Kan kırmızısını kostümlerde filan kullandı. Oyunda herkesin kendisine ait bir kutusu var. “Kutucuklarınıza saklanıyorsunuz” oyundan bir replik ama oyunu okurken buna saplanmıyorsun. Oyunu okuduğunda, oyun seni  kendiliğinden oraya taşıyor. Kendiliğinden mekan oluşuyor. Önemli olan tasarımcının hayal dünyasının olması. Siz resmi kafanızda görmeyi bırakın, oyun kafanızda oynuyor.  İnsanlar bir yerden bir yere gidiyor. Oyundaki ışığı, sisi kafanızın içinde görüyorsunuz. 

 

SDK – Eskiz başında hayal ettiklerinin kaçta kaçını sahnede görebiliyorsun?


Tayfun Çebi – Eskiz başında biz sahnede olduğumuzdan daha çok mutluyuzdur. Kafanın içinde öyle bir film oynar ki, oyunu o kadar her şeyiyle ışığı, sisi, oyunculuğu, kostümüyle  yerli yerinde seyredersin ki, olay gerçekleşmeye başladığında, kayıplar başlar. Kafanızın içinde acayip bir dünya vardır. Oyun sahnede ortaya çıktıkça, kafanızda tasarladığınız o resimden düşmeler başlar. Okurken, oyun kendiliğinden dekorunu kendisi hazırlıyor. Mesela, “Masanın Altında” oyununu çok severek çalıştım. Bu sezon seyrettiğinde göreceksin, oyunda sadece bir masa var aslında. Kiralanmış bir masa. Ama ben, “herkesin bu dünyada kiralık yaşadığını, kendine ait bir yerinin olmadığının” fikrini vermek için nakliye paletlerinin üzerine gizli bir kutu koydum. Oyunun finalinde, masanın altını kiralayanlar, oyuncular, o konteynır gibi kutunun içinde duruyor. Kutu kapanıyor ve oyuncular içinde kalıyor. Kutuda şefaf bir malzeme kullandık. Kutunun içine ışık verip kutunun içindeki oyuncuları dışarıdaki insanlara müzikle beraber gösterdik. Çok keyifli oldu. Sonuçta dekor yine, oyunun mesajına katkıda bulunuyor. Yani, dekor sadece süsleyici bir öğe olmadı.

SDK – Eleştirmenlerin yazdıkları seni nasıl etkiliyor? Mesela yaptığın oyunlarla ilgili olarak, yapılan ilginç eleştiri örnekleri anımsıyor musun?


Tayfun Çebi – Üsküp’ün en katı eleştirmeni bir kadın yazar. İnsanlar cidden onun yazdıklarından çekiniyorlar. “Kamelyalı Kadın” balesini yaptık. Yazısında şöyle yazmış.  “Bunca yıldır bu sahnede oyun seyrederim. İlk defa perde açıldığında, hangi sahnede olduğumu anlayamadım” . Sahne çok küçüktü, dekoru biraz büyüterek götürdüm. İstanbul’da Don Kişot Balesini yaptım. Gelen eleştirilerden biri şöyleydi. “Opera dekorunda bale seyrettim”. Opera dekorları daha ağır, bale dekorları daha hafiftir. Çünkü balede dansçılara dans etmeleri için onlara daha fazla yer vermek lazım. Genel kanı budur. Balede opera dekoru yaptım ama herkese dans için yer kaldı. Yönetmen, koreograf, tasarımcı beraberliği var bu işin içinde. Yani okullarda, Güzel Sanatlarda sömestr ödevi verirler. Bale. Yok öyle bir şey. Bale çok zordur. Hakikaten dans için yer kalması gerektiğinden her şey elenir, soyutlanarak bir şeyler ortaya çıkarılır. Ama ben işin zorlanmasından yanayım. Bence, istenirse yine sahneye parçalar konur. Amaç kulis bezlerinin üzerine bir şeyler çalışmak değil. Paris’te örnekleri olduğu gibi çok güzel bale dekorları yapılabilir. Yapılıyor. Portekiz’de “Don Kişot” balesini yaptığımızda, inanılmaz güzel eleştiriler aldım. Paris’ten insanlar geldi. Orada işler çok farklı yürüyor. Filmlerde gördüğünüz gibi eleştirmenlerin yazıları heyecanla bekleniyor ve yazı da oyundan sonraki gün hemen gazetede yayınlanıyor ve yapılan eleştiriler oyunu çok etkiliyor. Gerçekten öyle. Priştina’da oyun yaptık. Ardımızdan yaptığımız oyun ödüller aldı. Yurt dışında çok güzel tepkiler alıyoruz.    

 

SDK – Moskova’da ben Nabucco yaptık demiştin. Moskova’da neler yaptığından biraz bahsedebilir misin?


Tayfun Çebi – Aleksander Titel ile daha önce Moskova’da La Bohem ve Nabucco çalıştık. Bu yıl Figaronun Düğünü adlı eseri çalıştık. Moskova’da, Aleksander Titel’e misafir oluyorum. Çok farklı bir yönetmen ve onunla çalışmak çok keyifli. Bir kere sizinle beraber ortak çalışıyor. Yani siz gelmeden tasarım adına hiçbir çalışma yapmıyor. Mutlaka kafasında reji adına bir planı var ama tasarım konusunda her adımı berber atıyorsunuz. Eğer Moskova’da 10 gün kalıyorsam, en az sekiz tane birbirinden farklı dekor tasarımı çıkabiliyor. Her olasılığa bakıyoruz. Bu tarzda çalışırsak işin ucu nereye gider diye birlikte düşünüp tartışıyoruz. Her fikri beraber değerlendiriyoruz. O zaman şu ortaya çıkıyor. Bu yaratıcı kadronun, kostüm, dekor ve rejinin ortak eseri. Yani bizim eserimiz. Birçok yönetmen şöyle yapar, şükürler olsun ben böyle insanlarla çalışmıyorum. Sağda kapı, solda divan, tavandan lamba sarkacak. Bu, benim yaptığım işte bunlar olmayacak demek. Şimdi Titel’de böyle şeyler yok. İnanılmaz saygılı. Bu fikri beğendik mi? Dokuzuncu gün oturuyoruz ve sekiz projeyi hep beraber, yaratıcı kadro olarak birlikte gözden geçiriyoruz. Tartışıp içlerinden birini seçiyoruz. Soruyoruz. Herkes beğendi mi? Herkesin içi rahat mı? Rahat. Tokalaşıyoruz, gülüşüyoruz. İş bitiyor. Aleksander Titel Moskova’da çok sevilen ve sevilen bir insan. İnsan olarak da çok sevilen biri. Zaten başka türlü olmaz.

 

SDK – Her eseri sahneye koyarken bu süreç yaşanıyor mu? Mesela, herkes önceden eseri çok iyi araştırmış, okumuş olarak geliyor. Öyle değil mi


Tayfun Çebi – Maalesef öyle değil. Ben oyunu okumadan gelip tasarım yapan çok insan biliyorum. Bu nedenle, ben Aleksander Titel’i, St. Petersburg’dan Yuri Aleksandrov gibi insanlara çok değer veriyorum. Bu adamlar araştırmacı, çok okuyorlar, araştırıyorlar, kıpır kıpır sürekli hareket halindeler. Bir fikre saplanıp kalmıyorlar. Tek bir fikirle gelmiyorlar. Eminim Moskova’da bir ay kalma fırsatım olsa 25 tane fikir olacak. Bu çok hoş bir şey. Bu tasarımın sonu yok, ucu açık yani. Dünya sürekli araştırıyor, yeniliklere açık bir meslek bu. Dünyadaki tiyatro topluluklarındaki sahne tasarımları sürekli değişiyor, dönüşüyor. Mezzo Sanat kanalında, Wagnerl’eri izliyorum. Müzik Wagner ama dekorların tasarımı Wagner değil. Çünkü dünyada her gün, her şey değişiyor. Yaratıcılığın sınırları yok. Bu yaratıcının ortak bir iş üretebilmesiyle ilgili bir durum. Birbirinden kopuk, birbirine uzak duran bir yaratıcı kadro olmaz.

 

SDK – Yönetmenin buradaki durumu çok hassas değil mi? 


Tayfun Çebi -  Yönetmen yeni şeyler yapabilmek için müzikten, resimden, heykelden, dekordan, kostümden anlayacak. Eseri araştıracak, ardından yorumunu yapacak. Yorumunu kendine saklayacak. Sonra tasarımcılarıyla konuşacak. Bu şartların aynısı tasarımcılar için de geçerli. Sonra bu üç kafa. Yönetmen, sahne tasarımcısı ve dekor üçü bir araya gelecek fikirlerini bir araya getirecekler ve ortaya ortak bir çalışma çıkacak. Günümüzde ekip çalışması çok önemli. Ben ışık tasarımcımı bilirim. Yönetmen beni bilir, ben yönetmenimi bilirim. Kostümcü hepimizi bilir. Bu kadar kısa sürede, ortaya bir şeylerin çıkması bir ekipte çalışanların birbirini çok iyi tanımasıyla olur. Yani ekip birbirini tanıdığı için iş hızlı ilerler. Sonuçta bir ruhun sahneye dökülmesidir.

 

SDK – Bu durumda, seyircinin dekor algısı nasıl şekilleniyor?


Tayfun Çebi – Çoğu zaman seyirci bizden çok ileridir. Bilir ki, oradaki sahne gerçek değil. Orada bir kutu var ve onun arkasında akşam temsil bittikten sonra sökülecek bir dekor var. İnatla onu orada çok gerçek göstermeye çalıştıkça, seyirci koltuklarda daha çok sıkılıyor. Belki boş bir sahne, keyifli bir sandalye ve bir ışıkla orada duran bir sarayı vermek seyirci için çok daha iyi olur. Hiç olmazsa, seyirci hayal edebilir. Orada komik bir avize, iğrenç bir pencere, yalandan bir perde, döneme uymayan duvar süsleri. Ne yaptık? Saray. Bir tane döneme uygun bir sandalye yaptır. Dümdüz bir yere koy. Bir de ışık ver. Burası saray de. İnan, seyirci onun kabullenir. Bu iş zor ama basit. Hepsi birbirini tetikliyor. Her şey birbiri ile bağlantılı. Bu nedenle, her şeyin ayağı yere basmak zorunda. İş sandalye ile bitmiyor. Aynı anlayışla, kostümün, rejinin değişmesi gerekiyor. Seyirci sana soru sormamalı. Sen orada her şeyi güzel güzel anlatmalısın.

 

SDK – Seyirciden bahsetmişken bir de “sokaktaki sıradan adamdan” bahsedelim. Hani, operanın adını duymuş ama hiç gitmemiş sıradan insanlarla opera konusunda konuştun mu?


Tayfun Çebi – En basitinden dekor tamirhanesinde çalışan arkadaşlarla konuştum. “Operanın ne olduğunu biliyor musunuz?” dedim. Biliyoruz deyip hepsi kendince komik bazı taklitler yapıp güldüler, filan. “Siz hiç futbol maçına gidiyor musunuz?” dedim. “Tabi ki gidiyoruz” dediler. Orada biraz  mırıldandım ezgiyi. “Bunu söylüyor musunuz?. Tabii ağabey, bu bizim maçın sloganı zaten. Bu Verdi’nin Aida Operası’ndan “Zafer Marşı”. Siz hani dalga geçtiğiniz, beğenmediğiniz, öcü dediğiniz operayı, her futbol maçında, statta hep beraber  seslendiriyorsunuz, söylüyorsunuz.” deyince, tabi herkes bir durdu. İnsan bilmediği şeye tepki gösterir. Doğrudur. Türkçesi olmadığı zaman insan biraz sıkılabilir. Herkes çok sevmek zorunda değil ama bütün operalarda eserin Türkçesi üstte ışıklı ekranda görülüyor. Aslında, opera çok keyifli bir sahne sanatı.    

 

SDK – Peki, esere başlamadan önce konuyla ilgili olarak, eserin geçtiği dönemi okuduğunu söylemiştin. Mesela tarihi bir eser yaptığını varsayalım. Neler okursun?


Tayfun Çebi – Eserin içinde geçtiği dönem nedir, o dönemdeki toplumsal yapı nedir ona bakıyorum. Bir sahne dekoratörü olarak, ellimde bir takım malzemeler var. Nedir? O dönemin mimari tarihi var. Pencere, kapı yapıları, oda yükseklikleri var. Bir iki tane şekil var. Birincisi standart şekli alır oraya getirirsin, işi bitirirsin. İkincisi de, “o dönemin kuralları içinde, o gün eğer bir iç mimar olsaydım, ne yapardım?” sorusunu sorarsın. Demin konuştuğumuz gibi bunların hepsini sahneye getiremezsin. Bunların hepsini inanılmaz profesyonel bir anlayışla sahneye getirebiliyorsan, ki buna gerek yok, Viyana bazen bunu yapıyor, sana helal olsun. Bizim öyle bir teknik donanımımız yok. Yani, bu projelere öyle bir para birimi harcanmıyor. Yoksa yaptırırsın. Benim ülkemde inanılmaz iyi sanatçılar var. Ben her şeyi yaptırım. Sonuçta her şey para ile oluyor. Dönemi okuyorsun, kişileri o dönem içindeki yerinde görüyorsun. İş yorum kısmına geliyor. Kişiyi döneminde mi anlatacağız? Hayır. Ne yapıyoruz? İki, üç dönem bize doğru yaklaştırıyoruz. Kişilerin o dönemdeki sınıflarına bakıyoruz. Bugünkü yaşamda bu kişilerin karşılıkları ne olabilir? Adam o dönem kralsa, artık bu dönem başbakan olur. Ya da çok büyük bir şirketin genel müdürü olur. Eğer bir tanesi genel müdürse, diğer karakterleri de aynı paralelde pozisyonlarını indirmen lazım. Böylece herkesi yerine oturtman lazım ki işler çok düzgün yürüsün. Bu en kolay Shakespeare’de gerçekleşiyor. Öyle bir yazmış ki, tıkır tıkır oturuyor yerine. Ama bütün eserlerde çok iyi bir dramaturgi çalışmasıyla bu olabilir. Dönemi günümüze taşıdın ama bazen dönemin müziği, müziğin ruhu izin vermiyor buna. Müzik karşı geliyor sana. Ama bütün işin inceliği burada. Ekip o ruhla, diğer bütün çalışmayı birleştirebiliyorsa sanatta her şey yapılabiliyor. 

SDK – Değişim deyince, seninle Wagner dekorlarının ne kadar yaratıcı olduğundan bahsetmiştik. Yenilikçi Wagner dekorlarını düşününce, klasik anlayış değişiyor galiba. 
Öyle değil mi?


Tayfun Çebi - Wagner’leri şu anda çok farklı bir ruhla oynuyorlar. Bir dönem, mitolojik eserlerin hepsi çok gerçekçiydi. Sonra daha sertleşip metal bir yığın figürler ortaya çıktı. Biz görür ve tanırdık yani. Wagner dekoru derdik. Şimdi mekan içlerine girmeye başladı. Her şey değişiyor. Metropolitan Operasındaki en son reji, “Hensel ve Gretel”. İki çocuk ve kötü bir üvey annenin yer aldığı öyküde, evden kaçan çocukların ormana gidip kaybolmaları anlatılıyor. Hayır. Bu rejide, çocuklar ormana gitmedi. Reji, ormanı evin içine getirdi. Ev değişmedi. Çok çağdaş bir rejiyle, evin bütün duvarları ormanın yapraklarıyla bezendi. Dolayısıyla çocukların kayboldukları orman, evin içi. Bu fikri çok güzel verdiler. Ormana git, yapma ağaçlar, yapma yapraklar, maymunlar, gerek yok yani. Ormana gitmeye gerek yok. Kabus orada, evin içinde. Çocuklar o kabusu, o evin içinde yaşıyorlar. Kötü kalpli üvey anne ormandaki cadının ta kendisi. Yapılmaz diye bir şey yok. Yani, çağdaş rejilerle çok güzel işler yapılabiliyor.

SDK – Şu anda hangi eserlerin dekorlarını çalışıyorsun?


Tayfun Çebi – İzmit Şehir Tiyatrolarına şu an iki oyun yapıyorum. Murat Atakla birlikte “Kösem Sultan” ve Yunus Emre Bozdağan ile “Guguk Kuşu” oyunlarının dekorlarını hazırlıyorum. Her ikisi de çok güzel, çok hoş modern rejiler. “Guguk Kuşu”’nda oradaki hastaların iç dünyasını oturdukları sandalyelere yükledim. Onları bir merdiven formunda yaptım. Onların kendi içlerindeki, “özgürlüğe ulaşma çabalarını” herkesin kendi gücüne göre sandalye ve merdiven beraberliğindeki yükseklikle verdim. Dış dünyayı bir orman, bir cangıl  gibi plastik borularla tanımladım. Orada kapı, pencere yapmadım. Çünkü kapı, pencerenin dışı onlar için karanlık. Hakikaten bir orman gibi. Yunus Emre ile biz bu konuda çok keyifli çalışıyoruz. “Guguk Kuşu”nu böyle yaptık. Murat Ataklı ile “Kösem Sultan” çalışıyoruz. Orada da sarayın ağırlığını yukarıda çerçevelere verdim ki, sarayda her an her şey olabilir. Sarayda kafana her an bir şey düşebilir. Yukarıda çerçevelerin arasında çok büyük bir kaftan, dönemin tuğraları, bir gürz var. Bütün saray tavanda. Dolayısıyla finalde çok keyifli bir şey oluyor. Kösem Sultan’ın öldürülüşü var. Orada orkestra çukuru aşağıya iniyor ve onu boğan yukarıda kalıyor. O olaydan önce, Kösem’in son çırpınışını izliyorsun. “Benim adamlarım mı geldi, Mehmet’i öldürmek için her şey hazır mı?” diye bağırarak kulislere koşarken, tavandaki bütün çerçeveler hareket ediyor. Saray burada yine canlı, oyunun bir parçası. Çünkü saray öyle bir şey. Sarayda duvarların gözü, kulağı vardır. Dolayısıyla, onu çerçeveye yükledim. Platform çok eğimli çünkü saray kaygan bir zemin. Herkes, her an düşüp yuvarlanabilir. Bunları tabii göstere göstere değil, tadında estetik yorumuyla beraber vermek lazım. İnsanlar bunu bilinç altında hissetmeli. Bu tatta çok keyifli bir çalışma oluyor. Antalya’da “Figaronun Düğünü” nü yapacağız. İzmir’de Nino Rota çok sevdiğim bir besteci. Fellini filmlerinin bütün alt yapısı onundur. Onun çok küçük bir oyunu var. “Asabi Adamın Bir Gecesi” çok keyifli bir oyun. Sonra Antalya Opera ve Balesiyle, “Bir yaz Gecesi Rüyası” ile Portekiz’e turneye gideceğiz. Belki orada dekoru yeniden yapıp, onların öyle bir isteği var, çalışacağız. “Çağrı” Mehmet Balkan ile yaptığımız bir bale. Mersin’de başladı. Dönüşünde Samsun’a gitti. Şimdi Antalya’ya geliyor. “Çağrı” gerçekten çok güzel bir bale oldu.             

SDK – Son olarak bir iki cümleyle dekor senin için nedir?


Tayfun Çebi - Dekor benim gözümde, her zaman bir “oyuncudur”. Asla süsleyici bir öğe olmamıştır, değildir, bunu kabul edemem. Bu “bezemeci” zihniyetinden nefret ediyorum. Dekor oyunun bir parçasıdır. Bu yüzden, dekor yönetmene, rejiye, kostüme, oyuncuya hep hizmet etmeli, sahnede onlarla beraber oynamalıdır.

 

Anahtar Kelimeler: tayfun çebi, dekor tasarım



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir