MAKALELER

Çığ - Ankara Devlet Tiyatrosu

2008.01.14 00:00
| | |
2826

Sizce Nasıl?
Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ oyunu üzerine yapacağımız incelemenin ilk bölümünü oluşturan bu yazımızda oyunu,



  

    Çığ Üzerine Düşünceler I Bir Karşılaştırmalı Oyun Okuması

    Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ oyunu üzerine yapacağımız incelemenin ilk bölümünü oluşturan bu yazımızda oyunu, J. M. Synge'in “Denize Giden Atlılar” (Riders to the Sea) adıyla dilimize çevrilen eseriyle karşılaştırmalı olarak okumaya çalışacağız. Çığ'ın daha ilk satırlarında kafamda canlanan bu düşünce, üslupsal benzerliklerin neden olduğu basit bir çağrışım olarak değerlendirilebilir ilkin. Ancak, iki oyun arasında bağ kurmamızı sağlayan asıl öğeler, metinsel benzerliklerin çok ötesinde, oyun yazarlarının ortak bir temayı ele alırken gösterdikleri farklı sanatsal yaklaşımlarında yatmakta. Diğer bir deyişle, yazımızın odağında metinsel benzerliklerden daha çok, yazarların sanatsal bakış açılarındaki farklılıklar ve bunların dramaturgi çalışmaları üzerindeki muhtemel etkileri yer almakta.
 
    İncelememize başlamadan önce, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının günümüzdeki yeri ve önemi üzerinde kısaca duralım. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının temel amacı, farklı dillerde yazılmış eserleri düşünce, konu ve biçim yönünden incelemek, aralarındaki ortak noktalar ile benzerlikler veya farklılıkları tespit ederek bunlar üzerine kuramsal yorumlar getirmektir. Karşılaştırmalı edebiyat incelemeleriyle tanışmam, yüksek lisans çalışmalarım sırasında Prof. Dr. A. Deniz Bozer hocamız sayesinde oldu. Dünya tiyatrosundan farklı metinleri incelediğimiz derslerde, Haldun Taner, Mehmet Baydur gibi edebiyatımızın seçkin yazarlarını Lorca, Pirandello, Strinberg'le yan yana okuma olanağı bulduk. Farklı kuramsal yaklaşımlar üzerine değerlendirmeler yapmak tiyatroya bakış açımızı zenginleştirmiş, ayrıca iyi bir tiyatro izleyicisi/okuyucusu için gerekli olan altyapıyı kazandırmıştı bizlere. Ancak, karşılaştırmalı edebiyatı sadece kuramsal bazda değerlendirmek sığ bir bakış açısı olur çünkü farklı ülkelere ait edebiyat eserlerini incelemek, bu eserleri kendi ülkesine ait eserlerle karşılaştırmak, kişiyi birçok anlamda “öteki” olarak gördüğü kültürlere yaklaştırır, faklı düşünce ve ahlak anlayışlarına saygı duymayı öğretir. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının gördüğü ilginin bu kültürler arası etkileşimden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.
 
     Tuncer Cücenoğlu ve J. M. Synge

    İki farklı dilin, kültürün ve coğrafyanın yoğurduğu oyun yazarlarıdır Synge ve Cücenoğlu. Biri İrlanda'da doğmuş büyümüş ve henüz yirminci yüzyılın başlarında 1908'de hayata gözlerini yummuş; diğeriyse 1944 yılında Anadolu'nun orta yerinde dünyaya gelmiş, yirmi birinci yüzyıla şahitlik ediyor ve hala üretiyor. İki yazarı, ait oldukları zamanın ve coğrafyanın ötesine taşıyan, deyim yerindeyse sanatsal bir tutulmada birleştirense insanoğlunun doğa karşısındaki varoluş mücadelesine duydukları ilgi. Denize Giden Atlılar ve Çığ, bu ilginin ürünleri. Gerçek öykülerden yola çıkılarak kaleme alınmış oyunlar, kar ve dalgaların arasında yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanların çektikleri acıları resmediyor. Çıkış noktalarının bu denli benzerlik göstermesine karşın, yazarların bu ortak temayı oyunlaştırırken izledikleri yol birbirinden oldukça farklı. Yazımızın geri kalan bölümünde yazarların farklı sanatsal bakış açılarını ve bunun sahne metni üzerindeki etkilerini tartışmaya çalışacağız.
 
    Denize Giden Atlılar, İrlanda'nın batı kıyısı açıklarındaki Aran ada grubunda yaşayan insanların trajik yaşam öykülerinden bir kesit sunuyor. İrlanda'ya uzaklığı nedeniyle, İngiliz sömürgeciliğinin etkilerine kapalı olan adalarda, geleneksel hayat tarzı hüküm sürer. Geçimlerini balıkçılık ve canlı hayvan ticaretinden sağlayan ada sakinlerinin dış dünyayla tek bağlantıları denizdir. Ancak, sarp kayalıklarla çevrili kıyılar, bu umut kapısını, ada halkının kaderini çepeçevre saran mavi bir ölüm kuşağına dönüştürür. Denize verilen canlar, adada varolmanın doğal bedelidir. Ölüm haberleri sıradanlaşır ve kuşaktan kuşağa aktarılmak üzere toplumsal hafızaya kaydedilen öykülere dönüşür.
 
    Synge'in tek perdelik oyunu, adada yaşayan bir ailenin trajedisini yansıtır: Maurya (Anne), Michael (ailenin en büyük oğlu), Bartley (ailenin en küçük oğlu), Cathleen ve Nora (ailenin kızları). Cathleen ve Nora'nın ölü bir denizciye ait olduğu tahmin edilen giysilerin bulunduğu bir paketi açmaya çalıştıkları sahneyle başlar oyun. Giysilerin dokuz gündür kayıp olan kardeşleri Michael'a ait olmasından kuşkulanırlar, ancak kesin yargıya varmadan önce giysileri incelemek isterler. Bunu büyük bir gizlilik içinde yapmalıdırlar çünkü, dört oğlunu ve kocasını denize kurban veren annelerinin yeni bir acıya daha katlanacak gücü kalmamıştır. Ne var ki, onlar daha bu durumu çözüme kavuşturamadan, küçük kardeşleri Bartley, Galway'deki pazara gitmek için denize açılacağını söyleyerek, evden çıkar. Maurya, hayatta kalan tek oğlunun arkasından giderek, onu bu fikirden vazgeçirmeye çalışır. Annelerinin yokluğunu fırsat bilen kardeşler, paketi açar ve giysilerin Michael'a ait olduğunu görürler. Tam bu anda Maurya, korku içinde odaya girerek, Michael'in hayaletini Bartley'in atının üzerinde gördüğünü ve Bartley'nin de kardeşiyle aynı sonu paylaşacağından emin olduğunu söyler. Kız kardeşler, giysileri annelerine gösterip kayıp kardeşlerinin öldüğünü anlatmaya çalışırlarken, Bartley'nin denize inen kayalıklardan düşerek öldüğü haberini getirir komşular. İki oğlunun ölüm haberini neredeyse aynı anda alan Maurya yıkılır. Komşularıyla birlikte ağıtlar yakar ve cenaze hazırlıklarına başlar. Oyun, Maurya'nın şu sözleriyle son bulur:
 
    Hepsi yitip gitti. Denizin bana yapabileceği hiçbir şey kalmadı artık…. Hiç kimse sonsuza dek yaşayamaz. Bu düşünceyle huzur bulalım.
 
["They're all gone now and there isn't anything more the sea can do to me. . . . No man at all can be living forever and we must be satisfied."]
 
    Synge'in Aran adalarına özgü inanış ve kültür öğelerini ön plana çıkardığı oyun, keskin gözlem gücüne dayanan gerçekçi bir bakış açısını yansıtıyor. Oyunun yazım sürecinin, günümüzün belgesel filmleriyle benzerlikler taşıdığını söylemek mümkün. Aran adalarına özgü şive ve kültür özelliklerinin sıklıkla tekrarlandığı metin bu tespitlerimizi büyük ölçüde doğruluyor. Çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilere göre Synge, Aran adalarını toplam beş kez ziyaret etmiş. Edward J. O'Brien yazarın oyunu, adalardaki ikinci gezisi sırasında şahit olduğu bir hikayeden esinlenerek kaleme aldığını belirtiyor. Ancak, Synge, sadece gerçek bir hikâyeden esinlenmekle kalmamış, esin kaynağı olan coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir metin oluşturmuş.
 
    Bu noktada yanıt bulmamız gereken asıl soruya dönelim: Synge'in gerçekçi bakış açısının dramaturgi çalışmaları üzerindeki etkileri neler olacaktır? Denize Giden Atlılar, hem dilsel hem kültürel anlamda belirli bir coğrafyayı işaret eden bir metin sunuyor. Bu tür metinsel sınırlandırmalar, en basit ifadesiyle, oyunun, deneysel sahne yorumlarına direnç göstermesine neden olacaktır. Bu, metnin farklı sahne yorumlarına bütünüyle kapalı olduğu anlamına gelmez elbette. Burada vurgulamaya çalıştığımız nokta, oyunun bütününe hakim, tek tematik izlek olan “doğa - insan” çatışması ve İrlanda kültürüne yapılan açık göndermelerin, sahne metnine doğrudan yansıyacak bazı değişmez öğeleri beraberinde getirmesidir. Bu noktadan hareketle, Denize Giden Atlılar'ın ilk referans noktasına geri dönen, yazar merkezli, “kapalı” bir metin olduğu söylersek yanılmış olmayız.
 
    Daha önce belirttiğimiz üzere Tuncer Cücenoğlu, Çığ adlı oyununu benzer bir esin kaynağından, gerçek bir hikayeden yola çıkarak oluşturmuş. Yazar, oyunun esin kaynağı olan hikâyeyi yönetmen dostu Yusuf Kurçenli'den duyduğunu belirtiyor. Kurçenli, film çekimi için gittiği Doğu Anadolu'da şaşırtıcı bir olayla karşılaşır. Çevresi dağlarla çevrili bir yerleşim biriminde yaşayan insanlar, çığ tehlikesi yüzünden yılın dokuz ayını ölüm sessizliği içinde geçirir, kalan üç ayda ise düğün derneklerini yapar, doğumlarını gerçekleştirirlermiş. Yani, yılın üç ayına sıkıştırılmış bir yaşamdır söz konusu olan. Kendisini çok etkileyen bu öyküden bir oyun çıkarmayı düşünen Cücenoğlu, Synge'den daha farklı bir yol tutar kendisine. Ne Synge gibi hikayenin geçtiği bölgeyi ziyaret eder, ne metninde bu bölgeye ait kültürel öğeleri kullanır. Onun aradığı, ayrıntılara dayalı, belgeleyici bir geçeklik anlayışından öte, evrenseli yakalamayı amaçlayan simgesel, şiirsel bir anlatıdır. Cücenoğlu, bu anlayışla sürdürdüğü sanatsal arayışlarını şöyle özetliyor:
 
… bu durum, nasıl anlatılabilir, nasıl biçimlendirilebilirdi? Bu durumdan sağlam, seyircilerin sıkılmadan izleyeceği bir öykü nasıl oluşturulabilirdi? Sahneye uygulanabilirlik bağlamında neler yapılmalıydı? Kaldı ki durumu yalnızca bir doğa olayı olarak ele almak ne kazandırırdı yazacağım oyun metnine? Evrensele giden yolda nasıl yararlanabilirdim bu durumdan? İşte bu ve benzeri sorularla çıktım yazma serüvenime… Ve kurdum tümcemi:
 
     Yalnızca bir doğa olayı değildir çığ…
     Belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde…

 
    Oyunun önsözünden yaptığımız bu kısa alıntıdan da anlaşılacağı üzere, yazım süreciyle birlikte çığ kavramı, yazar için bir doğa olayı olmaktan çıkarak güçlü bir metafora dönüşür. İnsanların kafalarında yarattıkları ve esiri oldukları korkuları yansıtan, adı konmamış, sınırları belirlenmemiş bir metafor olan çığ, metinsel düzeyde ele alınması gereken bir olgudur artık. Cücenoğlu oyunun zamanını “günümüz,” mekanını ise “herhangi bir ülke” olarak belirleyerek metaforik anlatının gücünü pekiştirir. Sonuç olarak, ortaya okur/yönetmen merkezli, farklı okumalara ve sahneleme biçimlerine açık bir metin çıkar. Bu yönüyle Çığ'ın, Arthur Miller'ın Cadı Kazanı (1953) oyunuyla kıyaslanabilecek bir anlam zenginliğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Miller'ın ünlü eseri gibi, Çığ da yönetmenin metne yüklediği anlam çerçevesinde kendisine yeni bir referans noktası oluşturarak, günceli ve evrenseli aynı sahnede buluşturmayı başaran bir oyun.
 
    İnsanoğlunun binlerce yıldır süren varoluş mücadelesini konu alan iki oyunu karşılaştırmalı olarak okumaya çalıştık. İnsanoğlu bu mücadeleden sağ çıkmayı başarmıştır başarmasına, ama çok ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Her iki oyunun dile getirdiği trajediyi Can Yücel'in mısralarıyla özetleyelim: “hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz./bir ömür karşılığı, bir ömür yani.” Aran adalarındaki halkın da, Doğu Anadolu'daki insanlarımızın da, bizlerin de ödediği, ödemekte olduğu bedel budur işte. Ancak, iki yazar arasındaki benzerlik bu noktada son buluyor. Synge, çetin doğa koşullarına rağmen yaşama tutunmaya çalışan insanların acılarını mümkün olduğunca gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtmayı seçerken; Cücenoğlu bir doğal afeti insanoğlunun korkularını yansıtan bir metafora çevirerek hem anlatı, hem sahneleme anlamında çok daha zengin bir metin oluşturmayı başarır. Bu farklı sanatsal yaklaşımlar, dramaturgi çalışmalarına da etki eder. Synge'in gerçekçi yaklaşımı, yönetmeni çeşitli açılardan kısıtlayan, yazar merkezli bir metin ortaya koyarken; Cücenoğlu'nun metaforik anlatım tarzı ise okur merkezli, deneyselliğe açık bir metin sunar. Yazımızın başlığında belirttiğimiz üzere, Çığ hakkında söyleyeceklerimiz bu kadarla sınırlı değil. Bu karşılaştırmalı okumadan çıkaracağımız sonuçlardan, Ayşe Emel Mesci'nin bu sezon Ankara Devlet Tiyatrosu için hazırladığı Çığ yorumunu ele alacağımız bir sonraki yazımızda yararlanacağız. O zamana kadar tiyatro dolu günler dilerim.
 
* Ankara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü doktora öğrencisi.

Yararlanılan Kaynaklar:
Cücenoğlu, Tuncer. Çığ. İstanbul: Mitos, 2001.
Synge, J. M. Riders to the Sea. [Oyunun İngilizce tam metnini aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz. Oyundan yapılan çeviri bana aittir].
http://www.gutenberg.org/dirs/etext97/rdrse10.txt

 

Anahtar Kelimeler: çığ, ankdt, ankara devlet tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir