MAKALELER

Canavar Sofrası - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2009.02.23 00:00
| | |
689

Sizce Nasıl?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, göreve gelişinden bu yana aldığı olumlu kararlar, ileriye dönük attığı yerinde...

    ORHAN ALKAYA, İBŞT'DA GENE BİR İLKE İMZA ATMIŞ: "CANAVAR SOFRASI"
 
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, göreve gelişinden bu yana aldığı olumlu kararlar, ileriye dönük attığı yerinde adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmeye devam etmekte. İstanbul kentinin yüzyıla yakın mazisi olan tiyatrosu, hiç abartmadan köpürtmeden söylüyorum Orhan Alkaya döneminde altın dönemini yaşıyor. Gerekli hamleler, yepyeni yapılar, projeler, oyunlar… 2008–2009 sezonu repertuvarına şöyle bir baktığımızda toplum ve kültür dokusu zengin bir çeşitlilik dikkat çekiyor. Uluslararası ortak projeler, Türk tiyatrosu ile dünya tiyatrosunun çeşitli dönemlerinden seçkin örnekler geniş bir yelpaze oluşturuyor.
 
    İBŞT’nın Lefkoşa Belediye Tiyatrosu (L.B.T) ile birlikte hazırladığı Vaha Katche’nin (1928) yazıp, Hüseyin Köroğlu’nun Mahmut Sait Kılıçcı’nın çevirisiyle yönettiği “Canavar Sofrası”, Lefkoşa’dan sonra İstanbul’da da perde açtı. Özünde evrensel bir barış temasını işleyen oyun, İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal altındaki Fransa'da bir doğum günü kutlaması için bir araya gelen yakın dostların, gestapo aralarından iki rehine seçmelerini isteyince nasıl birbirlerine karşı yabancılaşıp canavarlaştıklarını anlatıyor. Bir sofranın etrafında toplanan birbirleriyle sıkı fıkı dost kişiler, ilginçtir “olağanüstü koşulların olağanüstü ölçülerini yaşamaya başlayınca” bambaşka kişiler olarak ve gerçek öyküleriyle karşımıza çıkıyorlar.
 
    Oyunu sahneye taşıyan Hüseyin Köroğlu program kitapçığında da ifadesini bulduğu gibi, önce: “Yıllardır K.K.T.C’de yaşayan insanlar tıpkı oyunumuzun kahramanları gibi bir zindan içindeymişçesine çıkmazlarla cebelleşip durmuyor mu? Dünyayı çıkmazların eşiğine getiren, bu hallere düşüren gestapolar kimler? 1974 travmasını yaşamış olan Kıbrıs, şimdi ne durumda? Kıbrıs’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Bosna’da, Kuzey Irak’ta, Gürcistan’da ve yerkürenin kanayan birçok yerinde yaşananlar farklı mı,” diye sormuş ve Orhan Alkaya’nın “Kıbrıs ve Türkiye arasında barış temelli sanatsal dostluk köprüsü” projesine “Canavar Sofrası”nı sahneleyerek temel atmış. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu Genel Sanat Koordinatörü Yaşar Ersoy da iki ülke arasındaki barış ve kardeşlik bağlarının tiyatro ile güçlendirilmesi olgusuna tüm olanaklarını seferber ederek temel çivilerini çakmış.
 
    Veee yaz aylarında bizzat tanığı olduğum fevkalade meşakkatli çalışmalar sonucu oyun ortaya çıkmış. Hüseyin Köroğlu, söyleyecek sözünü ortalık yerde dermiş, derlemiş. Metin içinde sahnelemenin açığa çıkarmak zorunda olduğu evrensel ve “nihai” bir söylem aramamış. “Metni oynama”yı yeğlememiş, ancak metnin özel “okunması“ gereğine inanarak, elindeki metinden tohum halinde bir temsil tasarısı çıkarmış. Sonuçta, metnin sadece sahne üzerinde tiyatrolaşma oranı değişmiş. Köroğlu, metnin tek bir olası yorum içerisinde sabit olan referans noktası olduğunu, metnin sadece “gerçek” sahnelenmesi, sahne dizgelerinin eylemi ve etkileşimiyle bütünsel bir söylem olarak, metnin temsilin yalnızca bir bileşeni olduğu söylemini ortaya çıkarmış. Gel gelelim, dağarcığındakilerin tümünü bu oyunda kullanmak isteyerek hata etmiş. Söz gelimi barkovizyonu kullanılması gerekenden fazla kullanmış. Daha doğrusu gereksiz kullanmış. Haydi diyelim dış mekân tamam, ama iç mekânda da sıklıkla barkovizyon kullanınca tiyatronun büyüsünü yok yere harcamış. Dolayısıyla “televizyondan” izlediğimiz tablolar “faydadan arî” kılınmış.
 
    Bu arada yazarın; Max, Kabare Sanatçısı, Öldürülen Kadın, Gaz Odasındaki Kadın, gestapo Kaubach’a getirilen Kadın, Gestapo yardımcısı, Françoise’in Kocası gibi karakterleri imgeselleştirmesindeki gerekçeyi anlayamadımsa suç hiç kuşkum yok ki benimdir. Köroğlu’nun, Kaubach’a hangi gerekçeyle takma burun taktırdığı da bilinmezlerim arasında… Wilker’ın Kaubach’a çeki yazmadan verişi de doğrusu “hayretime mucip” oldu. Öyle hazır yazılmış çekler mi var ne! Telefon kablosunu Timacotte kopartmışken, nasıl oluyor da Wilker telefonla konuşabildi, ona da şaşırdım kaldım. Askerlerin makinelileri yanaklarına dayayarak durmaları da yanlıştı. Gerçek olsa, bir de ateş etme zorunda kalsalar maazallah çene kemikleri dağılır ayol! Son tabloda sahnenin solundaki askerin yere yatmış hane halkını gözlem altında tutarken, tüfeğinin namlusunu bir havaya, bir yere, bir sağa, bir sola durmaksızın oynatmasıysa komik ötesiydi. Haaa, bir de Hüseyin Köroğlu’nun oyunu fazla uzun tuttuğunu, hiç değilse başlangıçtan kırparak oyunu sofraya oturma tablosundan başlatabileceğini söyleyebilirim.
 
    Deneyimli efektor Ersin Aşar’ın (İBŞT) başarılı efektleri nedense bu kere çok yüksek volümlü. Mahmut Sait Kılıçcı oyunu hangi dilden çevirdi bilemiyorum, ama benim bildiğim Türkçede suikast “işlenmez” yapılır. Çeviri hiç de akıcı değil. Zuhal Soy’un (İBŞT) dekor tasarımı bir açıdan hem birebir gerçekçi ve otantik, hem içine oturtulduğu biçim açısından o kadar soyutlanmış gerçeklik taşıyor. Ama bir de duvarlar sallanmasa… Kapılar açılıp kapanınca duvarda asılı duran ayna pandül gibi bir sağa bir sola yol almasa… Aplikler yerlerinden zangır zangır oynamasa…
 
    Zuhal Soy imzalı oyunun kostümlerine gelince “matluba uygun” diyeceğim demesine de, Brigitte’in tecavüze uğradıktan sonra giydiği kostümü tamamlayan ipek fuları pek anlayamadığı itiraf edeceğim. Tecavüze uğramış kadın o denli şık olabilir mi? “Full” makyaj yapabilir mi? Bilemiyorum. Gene de, Zuhal Soy’un giysi tasarımının sahnelenenin devinimini ışığa çıkartarak, sahnelenin temel trinomuyla (uzam-zaman-eylem) birleştiğini söyleyeceğim. Özge Midilli’nin (İBŞT) koreografisi iyi… Midilli’nin oyuncuların, ama özellikle Lefkoşa Belediye Tiyatrosu oyuncularından Hatice Tezcan’ın bedenini seyirciye yönelik işaretler göndermek için ayarlanmış semafor olarak görmediği için kutlamak isterim. Murat Bavli’nin (İBŞT) müzik tasarımı da başarılı. Mahmut Özdemir’in (İBŞT) ışık tasarımını hazırlamazdan önce kostüm tasarımcısıyla görüşüp, konuşup, oyunda kullanılacak kostümlerin renk ve desenleri hakkında bilgi edindiğini hiç sanmıyorum.
 
    Oyunculardan geniş umutlar bağladığım Murat Bavli’nin beni bu kere “sükût-u hayal”e uğrattığını söylemeden geçemeyeceğim. Bavli, gözleri görmeyen Pierre’i oynarken, “oynamıyor”. Görme engelli taklidi yapıyor. Oysa Altı Nokta Körler Vakfı’ndan yardım alır, rolüyle özdeşleşme olanağı bulabilirdi. Pierre, sese doğru sürünüp radyoyu buluyor, tamam da nasıl olup da bir hamlede ses düğmesini yakalıyor, anlamak mümkün değil. Görme engellilerin sese karşı ne denli duyarlı olduklarını da bilmiyor Bavli. Victor, kitaplıktan aldığı ciltli kitapları pat küt radyonun üstüne atıyor, pikaba doğru yürümekte olan Pierre’in umurunda değil. Brigitte de, Wilker de, Victor da, Pierre de pikabı çalıştırmak üzere pikabın kolunu plağın üstüne koymuyor, resmen fırlatıyorlar. Hiç mi pikap görmemişler ne!
 
    Diğer oyunculardan Döndü Özata (L.B.T) gestapo subayı Kaubach’ın içsel varlığının her parçasını iyi doygunlaştırmış. Françoise’da Özgür Oktay (L.B.T) oyuncu için derin ve önemli olanı bilmiyor, dolayısıyla zayıf kalıyor. Deneyimli oyuncu (L.B.T’nin kurucularından) Osman Alkaş (L.B.T), içsel, ruhsal imge tutkuları üreterek aynı türden bireysel malzemelerden Doktor’u oluşturuyor. Wilker’da Erol Refikoğlu (L.B.T) fizikselliğini mekanik icra noktasına kadar mükemmelleştiriyor, ancak yeri geldiğinde daha da derinlere itemiyor. Barış Refikoğlu (L.B.T), Victor’un tutkularını resmedilebilecek incelikte duyumsuyor ve duyumsatıyor. Gel gelelim, Victor’un tutkularının birbirini bütünleyen parçalarını iyi kavrayamadığı daha ilk tablodan belli oluyor. Timacotte’da Bora Seçkin (İBŞT) hiç kuşkum yok ki duygularını, isteklerini ve aklını ateşleme yeteneği olan bir oyuncu. Timacotte karakterinin değişik boyutları arasındaki içsel bağı fevkalade iyi yakalamış. İstanbul seyircisinin Brigitte’e can veren Hatice Tezcan ile tanışmasıysa bence bir şans. Hatice Tezcan, yaratıcılığı çok iyi bileyleyebilen, içinde itici gücü olan bir oyuncu. Brigitte’e arzu patlamaları içinde can veriyor.
 
    Neyse! Ben istediğim kadar “Canavar Sofrası”nı orasından burasından eleştireyim, işin gerçeği şu ki her ilk, her zaman en kuvvetli alkışı hak ediyor. Bu satırların yazarı da köşesine çekilip, gerek Orhan Alkaya’ya, gerekse Yaşar Ersoy’a yürekten bir “helal” çekiyor.

Anahtar Kelimeler: canavar sofrası, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir