MAKALELER

Camille Claudel : "Benim Yaşanmamış Anılarımı Çaldınız !"

2018.03.09 00:00
| | |
2927

Sizce Nasıl?
Tiyatro Nieonor’un sahneye koyduğu oyunu Kaan Basmacıoğlu yönetiyor. Eda Erdem’in kaleme aldığı tek kişilik oyunda Ebru Atilla Sagay Camille Claudel’in sesi oluyor.

“Bir avuç toprağı bile yoğurmayı bilmeyen. Duygusuz yavan insanlar. Bu benim ruhum, en kutsal varlığım. Bunlar, çalışma saatleri ruhumun yandığı saatler. Sizi yiyip içerken, dalga geçerken, oburca hayatı tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı. Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum…” Taşa ruhunu verebilmek, heykel yaparken yaşadığını hissetmek işte böyle bir şey olmalı. Camille Claudel sıra dışı bir kadın. Çağının çok ötesini görmüş bir sanatçı, olağanüstü yetenekli bir heykeltıraş. Sadece kadın olduğu için kendisine biçilen rollere büyük bir cesaretle karşı koyduğu için dışlanmış özellikle kadınlar tarafından aşağılanmış, işleri hor görülmüş bir kadın Camille. Yetmemiş bizzat öz annesi tarafından cezalandırılmış bir sanatçı. 

Tiyatro Nieonor’un sahneye koyduğu oyunu Kaan Basmacıoğlu yönetiyor. Eda Erdem’in kaleme aldığı tek kişilik oyunda Ebru Atilla Sagay Camille Claudel’in sesi oluyor. Oyunda sahne tasarımı çok basit, sade ama çarpıcı bir anlayışla hazırlanmış. Bir yatak, iskemle ve Camille’in akıl hastanesinde kaldığı hücrenin kapısından oluşan dekor gerçeklik ile hayaller arasındaki geçişlere çok uygun. İkinci bölümde, Camille’in atölyesi olarak tasarlanan alan heykel çalıştığı dönemi ve sonrasını anlatması bakımından başarılı. İlker Şahin’in hazırladığı sahne tasarımına Aykut Beysi’inin hazırladığı müzikler eşlik ediyor. Ekin Koleji Ataşehir Sahnesinde, Camille Claudel’in akıl hastanesinde geçirdiği, hayatının son otuz yılına tanıklık ediyoruz.  

İki perdelik oyunun ilk bölümünde Camille’i kaldığı akıl hastanesindeki hücresinde görürüz. Camille sürekli kendisiyle konuşur. Geri dönüşlerle, benliğinde iz bırakan, onu derinden yaralayan an parçalarından geçmişini ailesini, çocukluğunu gençliğini, genç bir kadın oluşunu, mücadeleci tavrını öğreniriz. Mesela iki yüzlü sanat sevicilerine, çıkarcı korkak eleştirmenlere tek cümleyle cevap verir.


“Şarlatanlıklarınıza kadın silahlarıyla cevap verilecek gün gelip çattı.” Fransız heykeltıraş Camille Claudel  8 aralık 1864 yılında Fere en Tardenois’ de doğar. Akıl hastanesi günlerinde hep o çok sevdiği erkek kardeşi Paul Claudel’in gelip onu kurtarmasını bekler. Ama Paul hiç gelmez. O yine de babasından sonra en çok Paul’u sever. Ve hayatını mahveden adam Auguste Rodin ilk önce hocası, taptığı adam, büyük aşkı sonra fikirlerini ve işlerini çaldığını iddia ettiği en azılı düşmanı. Bir türlü anlaşamadığı, doğduğu andan itibaren kendisinden nefret eden bir anne. Hayatı boyunca bunca sevgisizliği, nefreti, öfkeyi üzerine çekmek için ne yaptığını düşünür. Ama cevap yine hesaplaşma anlarında saklıdır. Koyu Katolik anne bildiği sert kurallar doğrultusunda terbiye etmeye çalıştığı kızına bir türlü söz geçiremez. Ebru Atilla Sagay anne kız arasındaki ilişkiyi bir diyalog üzerinden anlatır. Aynı anda hem anneyi hem de Camille’i canlandırdığı sahnede karakterden karaktere çok hızlı geçer. Annenin o sert, zalimliğe varan soğuk, otoriter sesiyle, itaatkar kız kardeşini övmesi ve kendisini örnek alması gerektiğini söylemesi oyunun en dramatik anlarından biridir. Camille zayıf bir sesle karşılık verir. “Neden beni hiç sevmedin anne? Ben seni sevmeye o kadar hazırdım ki?” Üstelik küçüklüğünden itibaren taş ve çamurla oynama merakı annesini çileden çıkarır. Sekiz yaşında çamurdan yaptığı küçük heykelleri fırında pişirmeye kalkınca annesinden bir temiz dayak yer. Anne kızını döverken baba kızındaki yeteneği fark eder ve geleceğin sanatçısı olacağını öngördüğü kızının heykel sevgisini maddi ve manevi olarak ölene kadar destekler. Hücresinde babasının kendisine geçmişte yazdığı bir mektubu anımsar. “Bana heykeltıraş Camille Claudel’in babası diyorlar” diyerek kızına olan inancını vurgular. Bu inanmışlık, bu sevgi büyük bir kıskançlığa yol açar. Anneye göre, asi kızı affedilmez bir şekilde babasıyla özel bir sevgi bağı kurmuştur. Anne hayat boyu bir anlamda kendini dışlanmış hisseder. Bu dışarıda bırakılmışlık hissi, sonradan ölene kadar akıl hastanesinde hapsedilme olarak Camille’e geri dönecektir. 

Camille çok sevmiş, çok kıskanılmış, çok tutkulu bir kadın. Doğrularından şaşmayan, sonuna kadar inandıklarının arkasında duran bir kadın. Aykırı görüşleri nedeniyle kapatıldığı akıl hastanesinde tam 30 yıl boyunca sesini dış dünyaya duyurmaya çalışan bir sanatçı. Üstelik yine bir kadın tarafından bizzat öz annesi tarafından kapatıldığı akıl hastanesinin o kalın duvarlarının ardında kalan özgürlüğüne hasret, heykele hasret, doğduğu eve hasret, bir dost sese hasret, yapayalnız direnmeye çalışır.

Akıl hastanesinde kaldığı dönemde hep geçmişiyle, hayatına girmiş ve kendisine düşman olmuş kişilerle hesaplaşır. Özellikle dönemin ünlü heykeltıraşı Auguste Rodin’le konuşur. İlk önceleri heykel hocası sonra da sevgilisi olmuş Rodin’in onda heykel konusunda özel bir yetenek gördüğü ve mesleki anlamda asistanı ve sevgilisi olmuş Camille’i kıskandığı söylenir. Rodin, sonsuza kadar kendi gölgesinde kalacak ve her anlamda sömüreceği aciz bir köle ararken estetik bakımdan çağının ötesini görebilmiş güçlü bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunu anladığı anda ona düşman olur. Onu yeteneğini, sanatsal yaratıcılığını ölesiye kıskanır. Üstelik eserlerinin çoğunu Camille’e yaptırıp sonra sahip çıktığı iddia edilir. “Cehennem Kapıları” eserindeki figürlerin çoğunun Camille tarafından yapıldığı ve Rodin’in onun adını hiç anmadan eseri tamamen sahiplendiği söylenir. Rodin içten içe ondaki yeteneğin ve sanatsal yaratıcılığın kendisinde olmadığını bilir. Sürekli Camille’i sanatsal anlamda yetersiz olduğu ve geride durması gerektiği konusunda uyarır. Camille ret eder. Bu onun için sonun başlangıcı olur. Camille artık onun rakibi ve düşmanı olmuştur. Onu sanat çevresinden silmek için elinden geleni yapar. Camille heykellerini sergilemeye kalktığında, aynı gün sokağın tam karşısında kendi sergisini açarak onu sanatsal anlamda engellemeye kadar vardırır. O da yetmez. Alıcıları tehdit ederek Camille’den heykel almalarını engel olur. Onu maddi anlamda “yoksul” ve üretemez ve işlerini satamaz hale getirerek “yoksun” bırakmaya çalışır. Umudunu ve yaşama direncini kırmak için var gücüyle saldırır. Tam bu dönemde, hayattaki en büyük destekçisi ve koruyucusu olan babasını kaybeder. Camille parasız, dostsuz, koruyucusuz, umutsuz, yapayalnız kalmıştır. Kirasını ödeyemediği evden zorla çıkarılır. Sıra son darbeyi vurmaya kalmıştır. Sözde en büyük aşkı Rodin, Camille’in bizzat annesiyle birlik olup, onu Montdevergues Akıl Hastanesine kapatırlar. İnsan sormadan edemez. Neden Rodin? Bunca nefret neden? Dediğin gibi Camille yeteneksizse zaten kendiliğinden silinip gidecektir, Camille’i mahvetmek için bunca çabaya ne gerek var? Bütün bunları sahnede Camill’e hayat veren, oyun boyunca onun nefesi, sesi olan Ebru Atilla Sagay’ın geri dönüşlerle yaptığı hesaplaşmalardan öğreniyoruz. Camille’in bütün acısı, isyanı, umutsuzluğu, taşa ve heykele olan tutkusu ve özlemi sahneye yansırken birden Camille en yakın arkadaşımız olur. Onun acısı artık bizimdir.    

Sonra Paul var. Erkek kardeşi. En yakın arkadaşı. Kapatıldığı akıl hastanesinden kendisini kurtarmasını beklediği. Sürekli mektuplar yazıp bir türlü yanıt alamadığı vefasız erkek kardeşi. Ama mazeret hazırdır. Paul diplomat olduğu ve Çin’e gittiği için kendisini çıkarmak için gelemez ama Camille ona sürekli mektup yollar. Paul’e yolladığı bu mektupların birinde içinde bulunduğu koşulları şöyle anlatır. “ Akıl hastanesi. Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim. Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi. Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar. Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başı altından çıkıyor, kafasında tek bir düşünce vardı zaten kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam. Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte! Bu esaretten çok sıkılıyorum eve hiç dönemeyecek miyim Paul? ” Bunları hep hücresinde yere serili yatağın baş ucuna koyduğu Paul’un fotoğrafına bakarak sorar. Hayatla tek bağı Paul’un siyah beyaz fotoğrafıdır. Bir de beş yılda bir kendisine yaptığı ziyaretler. Üstelik Montdevergues Akıl Hastanesindeki doktoru 1920 yılında ailesine bir mektup yazarak kızlarının taburcu edilebileceğini bildirmesine rağmen aile bunu ret eder. Camille sırtlarını dönerler. Bilerek onu akıl hastanesine mahkum ederler. “Hem serseri olmak, bu düzen denen panayırda çırpınıp durmaktan, boğulmaktan iyidir.” Zaten o da cezalandırılan bir serseridir.

“Ne istediniz benim çamurumdan? Bahçemin önündeki çamuru heykel yapmak için kullanıyorsam size ne? Mesela neden yere düşmüş yapraklardan heykel yapılmasın? Doğanın bir parçası sanat yapıtının ta kendisi olmasın? Sanatın ve estetiğin en güzel hali olan ağaçların, yaprakların bir sanat eserinde yeniden vücut bulmasından daha güzel bir şey olabilir mi?” Ama bu düşüncelerin delilik olarak kabul edildiği, bu düşüncede ısrar edenlerin akıl hastanesine tıkılarak cezalandırıldığı bir çağdan bahsediyoruz. Oyunda 19. Yüzyılın sonunda sözde sanatın beşiği olarak kabul edilen Paris’te, bir heykel öğrencisi Camille Claudel’in kendi heykel dilini oluştururken, sanatçı kimliği ile özgün yapıtlar üretirken karşılaştığı zorlukların hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini ve adım adım özgürlüğünü nasıl kaybettiğine tanıklık ederiz. 

Ebru Atilla Sagay tek kişilik oyunu sırtlayıp götürüyor. Oyun boyunca oyunun temposu hiç düşmüyor. Duygusal gelgitlerde, dalgalanmalarda, karakterden karaktere geçişlerde sahne hakimiyeti iyi. Canlandırdığı karaktere gerçekten inanmış. Bütün samimiyetiyle, o sıcaklığı, o duygusallığı, o yalnızlık, çaresizlik hissini izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Giderek sahnede canlandırdığı  Camille’in kendisi oluyor. 


Camille hayatı sorgularken hep sorular sorar.“İnsan kabul edemediği şeyleri sevebilir mi?” Dışarıdan çığlıklar duyulur. Kapatıldığı Montdevergues Akıl Hastanesinin koridorlarında yankılanan insan çığlıkları Camille’i çıldırtır. “Susunnn dedim size susun!! Kesin sesinizi !!!” Hücresinin kapısını yumruklar. “Beni hiçe çevirmeye, burada çürütmeye çalışıyorlar.” Dışarıdan koridorda yürüyen ayak sesleri, açılan bir kapının gıcırtısı, sonra kilitlenen bir kapının sesi duyulur. İsyan eder. “Rodin. Şimdi beni görsen tanıyamazsın!! Sanırım sonum kötü olacak. Şimdi evimde olup kapımı sıkı sıkıya kapamak isterdim. Yalnızlık zamanla giderek arsızlaşır. O arttıkça sen giderek azalırsın. Yaşamın renkleri giderek solar. ” Birden hayatı boyunca kendisine çok acımasız davranan annesini anımsar. İçsel gelgitler yaşar. Annesi oluşu, tekrar kendine dönüşü, giderek çoklu kişilik bozukluğuna doğru evrilir. O artık kendisinden nefret eden bütün karakterlerin hepsidir. Annesi, Rodin, yalnızlık, sesler, sesler. Kafasının içinde yankılanan ve bir türlü susmayan sesler onu çıldırtır. “ Deli değilim ama delirmek üzereyim. Paul neden gelmiyorsun? Neden beni buradan çıkarmıyorsun Paul?” Acı içinde söylediği bir söz içimize işler “ Benden yaşanmamış anılarımı çaldınız! Akıl hastaneleri insanları cezalandırmak için keşfedilmiş. Benim dünyaya geliş amacım yaratmak. Neden yaratmak, erkekler için doğru kadınlar için yanlış! Heykeller yaratmak! Sivri dilliysem, doğrucuysam ne olmuş? Benim sonum ne olacak? Benim öyküm nerede bitiyor? Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?”  Evet, başta öz annesi, sonra sözde aşkı ve kocaman bir toplum Camille’in yaşanmamış anılarını çaldılar. İnsan sormadan edemiyor. Camille bütün bunları hak etmek için ne yaptı?  
 
Ebru Atilla Sagay oyunu, İzmir Mavibahçe Açık Stüdyo’da 10 Mart’ta saat. 20.00 sahneleyecek.      

Anahtar Kelimeler: tiyatro nioner, eda erdem, Ebru Atilla Sagay, camille claudel



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir