MAKALELER

Bir Dilim Ekmek ve Kağıdın” Sebebi Hikmeti : Finn Campman

2012.03.21 00:00
| | |
1939

Sizce Nasıl?
Kapitalizm canavarına çoktan teslim olmuş, para üzerine kurulu bu bencil dünyaya sunulan bir dilim ekmek...

 

"Ekmek kırıntılarını saklayan, her zaman cebinde bir dilim ekmek bulur.” Bir Romen atasözü böyle diyor. “Ekmek kırıntılarına dikkat et, sakla.” Amerikalı kukla sanatçısı Finn Campman’dan “Ekmek ve Kağıt” isimli oyunda bu cümleyi çok sık duyuyorsunuz. 

 

Kapitalizm canavarına çoktan teslim olmuş, para üzerine kurulu bu bencil dünyaya sunulan bir dilim ekmek. Dünyanın bütün açlarını doyururcasına uzatılan küçücük bir dilim. Kırıntıları sakın atma. Sakla. Cebine koy ki, sonra cebinde yeniden bir dilim ekmek bulasın. 

 

Finn Campman seyirciye kağıt figürler, karakalem tablolar, ışık gölge oyunları ve bir parça ekmekten oluşan bir dünya sunuyor. Görünüşte bir parça ekmekten başka hiçbir şeyi olmayan yoksul bir göçmenin yolculuğunun ara durağında, bir tren istasyonunda anlattığı hikayenin bir parçası haline geliyoruz. Artık onun yolculuğu, bizim yolculuğumuz olur. Gönlü ve düş dünyası çok zengin ama yoksul görünümlü bir bilge gezgin var karşımızda. Yoksul deyip geçme, görünüşe aldanma. Vicdanlara seslenecek kadar güçlü, kalplere dokunacak kadar naif, gönülleri ışıldatacak kadar zengin bir “masalcı amcanın” önüne sıralanmış küçük kızlar ve küçük oğlanlar oluverdik hepimiz. Yaşın ne önemi var. Gönülleri ve vicdanları ışıldatan o büyü hepimizi eşitliyor. Artık herkes, saflığını hala koruduğu o eşit yaşlarda. Ekmeğin tadı, kişisel çıkarlardan arınmış kocaman çocukları eşitliyor. 

 

Sanatçının deyimiyle, “Ekmek ve Kağıt” evine dönüş yolunu bulmaya çalışan bir göçmenin hikayesini anlatır. Bir yerden diğerine sürüklenirken içsel yolculuğunu tamamlaya çalışan bir bilgenin öyküsü bu. Eve dönüş yolunu bulmaya çalışan bir adamın yolculuğu boyunca karşılaştığı olaylar ve çıkardığı dersler üzerine bir tür güzelleme. Karşısına çıkan zorluklarla baş etme yolları, çektiği açlık ve beklenmedik bir aşk hikayesi onu sonsuza kadar değiştirecek, dönüştürecektir. Artık o yolculuğa çıkan aynı adam değildir. 

Amerikalı kukla sanatçısı, tasarımcı, eğitmen, usta hikaye anlatıcısı ve  Company of Strangers’ın sanat yönetmeni Finn Campman, sıradan bir kukla oynatıcısı değil. Anlattığı hikayelerdeki konu derinliğini yakalama becerisi ailesinden kaynaklanıyor. Ressam olan babasından aldığı görsel sanatlar yeteneğini edebiyat eğitimi ile zenginleştiren sanatçı buna duyarlı bir sunum yeteneğini de ekleyince ortaya kalplere dokunan unutulmaz bir gösteri çıkıyor. Campman, teknik ustalığını sağlam bir zemin üzerine kuruyor. Sarah Lawrance Kolejinde “edebiyat ve baskı sanatları” okuduktan sonra, 1991 yılından itibaren “Sandglass Theatre”’da çalışmaya başlıyor. Burada kukla sanatçısı, oyuncu, tasarımcı ve yönetmen olarak sahneye koyduğu oyunlarla büyük başarı kazanıyor. Sahneye koyduğu “Moth and Moon” isimli oyunla, UNİMA özel ödülünü kazanan Campman, en son çalışması olan “Ekmek ve Kağıt” oyununu “5. İzmir Uluslar arası Kukla Günleri” kapsamında, İzmir Konak Belediyesi Türkan Saylan Kültür Sanat Merkezi’nde sergiledi.

 

 

Tren düdüğü duyulur. Biiip, biiip. Üstü başı kir, toz içinde bir adam elinde iki valiziyle koşa koşa tren garına gelir. Nefes nefese, etrafına bakınır. Tren gitmiştir. Soluklanır. Bir yere oturur. Üzerinde tamamen kağıttan yapılmış bir ceket, fötr şapkası, kısa pantolonuyla 1930’ların yoksul gezginlerini anımsatır. Elinde biri siyah, diğeri kahverengi iki valiz. Siyah valizden bir kutu, bir mum ve kağıt bir örtü çıkartır. Siyah valizi bir masa gibi kullanarak kağıt örtüyü üzerine serer. Mumu yakar. Sonra cebinden bir dilim ekmek çıkarır. Önce koklar. “Ohhhh, mis gibi”. Kokuyu içine çeker. Tadını çıkartarak yemeye başlar. Ekmek, hayat demek. Gezgin bunun farkında. Kahverengi kısa yün pantolonu, çizgili tişörtü ve pala bıyıklarıyla sıra dışı bir  karakter. Ekmeği yedikten sonra kırıntıları dikkatle süpürür, cebine koyar. Seyircilere dönerek, “Ah, kusura bakmayın. Sizleri göremedim. Sadece bir parça ekmeğim vardı. Yani, bir parça. Hepiniz için bir dilim ekmek. İkram edemediğim için çok özür dilerim ama isterseniz size ekmeğin hikayesini anlatabilirim” der.

 

Siyah çantayı açar. İçinden üç kutu daha çıkarır. “Bir zamanlar” diye söze başlar. Bu arada çantadan küçük bir kutu daha çıkarır. Bu eski model bir radyo. Hızla istasyonları arar. Bir sürü değişik dilde ve seste radyo istasyonunun sesini duyarız. Enstrümantal bir doğu müziğinde karar kılar. Çıkardığı ilk kutunun içinden bir “kağıt adam” çıkar. Her şeyi kağıttan yapılmış bir adam bu. Fötr şapkası, ceketi, pantolonu, gömleği, elleri, ayakları, hatta bıyığı. Sanatçı bir yandan da anlatmaya devam eder. “Hikayemizin kahramanı “kağıt adam”. Bütün dünyayı dolaştı. İnsanlarla tanıştı, gemiler, tekneler, sokaklarda hareket eden acayip araçlar gördü. İş aradı. Ekmek yapmak için insanlara teklifte bulundu ama kimse ilgilenmedi. Dikkat et, kırıntıları atma, cebine koy ki bir dilim ekmek bulasın”.

İkinci kutu açılır. Ortaya çok sayıda kara kalen çizilmiş resimlerden oluşan bir kağıt rulosu çıkar. Sanatçı anlattıkça ve kağıt rulosunu ilerlettikçe, hikayenin akışıyla birlikte değişen ve zenginleşen farklı tablolar görürüz. ““Kağıt adam” uzun bir yolculuğa çıkar. Tepeler, dağlar, vadiler, kırları aşar. Köyler, kasabalar, kentler görür. Derken hareketli bir trafik. İnsan dolu caddeler. Büyük bir karmaşa. Gürültü. Kağıt adam büyük bir şehre gelir. Şehirde iş arar ama kimse ona iş vermez. Kağıt adam, “ekmek parası” kazanmak ister, başaramaz.” Soluklanır. Cebinden bir dilim ekmek daha çıkarır. “Kağıt adama” uzatır. Ekmeğini paylaşır. Kırıntıları dökmemeye özen göstererek, yemeye başlar.


        
Sıra üçüncü kutuda. İçinden bir gece manzarası çıkar. Siyah lame bir kumaş. Pırıltılar, geceye serpiştirilmiş yıldızları tanımlar. “Kağıt adam”, ekmeğini bulamadığı şehirden ayrılır. Kendini doğanın sonsuzluğuna bırakır. Bir vadiye gelir. Gece üzerini bir battaniye gibi örterken, sırt üstü uzandığı toprağın koynunda gökyüzünü ve yıldızları seyreder. Sonra aniden gökyüzünden üç tane dev iner. Kağıt adam ne diyeceğini şaşırır. O hiçbir şeyi olmayan zavallı bir “kağıt adamdır”. Çevresini saran ve etrafından dans eden devlere verecek hiçbir şeyi yoktur. Bir dilim ekmek dışında. Cebinden son dilimini de çıkarır. Geceye, gökyüzüne doğru kaldırır. Üç dev ve ortalarında “kağıt adamla” birlikte dans ederek gökyüzüne doğru yükselirler. 

Sonra kağıt adam, tekrar yere uzanır ve uykuya dalar. Birinci Rüya. Küçük bir fenerin aydınlattığı beyaz bir kağıdın ardında “kağıt adamın” rüyasını ve özlemlerini izleriz. Rüyasında kağıttan bir “prensesle” tanışır. Heyecan ve mutluluk. Aniden gelen beklenmedik bir aşk. “Kağıt prensesle” dans ederler. Birlikte olurlar ve bir bebekleri olur. Küçük kağıttan bir bebek. 

 

İkinci Rüya.  Kağıttan perde ortadan kalkar. Ardından sanatçının bire bir kopyası olan daha büyük boyutta bir kukla ortaya çıkar. Sanatçının yansıması olan büyük bir “kağıt adam” karakteri daha.  Ağzı, burnu, bıyığı , şapkası, ceketi, diz altı pantolonu, çizmeleri hatta ceketinin düğmesine ve ceplerine kadar bire bir aynı olan bir kukla. Kukla cebinden bir dilim ekmek çıkarır. Tıpkı ustasının yaptığı gibi ilk önce ekmeği koklar. Kokuyu içine çeker. “Ohhh, mis gibi”. Sonra ısırır. Bir lokma yemeye çalışır. Ustasına ekmeği uzatır. Burada öğrenilmesi gereken ders, ”paylaşmak”. Ekmeğini “paylaşmayı” bilmelisin. Usta ekmeği yavaş yavaş afiyetle yer. 

Daha sonra ortaya kağıttan bir sandal çıkar ve sandalın içinde “kağıttan bir bebek”. “Kağıt bebek” deli gibi ağlar. Ciyak, ciyak, bağırır, bağırır, bağırır. “Kağıt adam” bebeği susturmak için cebinden bir dilim ekmek daha çıkarır. “Kağıt bebeğe” uzatır. Ekmeği bebeğe yedirmeye çalışır. Bebek susar, “kağıt adam”, “kağıt bebeği” kucağına alır. Sever, okşar, omzuna yatırır, gazını çıkarır. Sonra birden bebek ortadan kaybolur. Tıpkı kısa süren mutluluk anlarının buharlaşıp yok olması gibi.

3. Rüya. Bu, benim vadim. Nerede evim? Benim dağlarım, benim tepelerim. Kırları seyret. Güneşi seyret, ormana bak. Kahverengi valiz açılır. İçinden bir sinema perdesi çıkar. Çerçeve içinde akan görüntüler, mükemmel karakalem çizimler görürüz. Kağıt adamın yaşadığı , doğduğu yerler, evi, sonra iş aradığı ve bulamadığı kent, sonra ateş, karışıklık, savaş, tekrar gece, yıldızlar ve devler. Bütün bu görüntüler hiç ara vermeden su gibi akar. Görüntüler adamın çıktığı yolculuğu, umutlarını ve korkularını anlatır. “Yeter, yeter, yeter, dur!” der “kağıt adam”. Kocaman bir göz uyarır. Eve gitmen lazım, evine git. “Artık yeter! Ben eve gitmek istiyorum!” diye bağırır “kağıt adam” ve uyanır. Rüyanın sonu.
 
Nihayet kağıt adam uyuyakaldığı vadide uyanır. Ne devler vardır, ne de kendisini izleyen kocaman bir göz. Sonra cebinde bir dilim ekmek bulur. Ekmeği bitmemiş miydi? Büyük hediye. Çünkü o artık “bir dilim ekmeğin kıymetini” bilmektedir. Kırıntıları dökmeden bir dilim ekmek yemenin, bir dilim ekmek “ikram etmenin” değerini öğrenmenin ne kadar büyük bir hediye olduğunu işte o an anlar. 

Yine tren istasyonundayız. Trenin tiz düdüğü duyulur. Biiiip, bippp. Yolculara son çağrı. Hikaye anlatıcısı gezgin öyküsünün sonuna geldi. “Trenim geldi, eve gitmeliyim. Eve gitmenin ve eve bir dilim ekmek götürmenin değerini öğrenmenin zevkini çıkarmalıyım” der. Hikaye anlatıcısından son söz. Bir Romen atasözüne göre, “eğer ekmek yerken kırıntılara dikkat eder ve kırıntıları dökmeden dikkatle toplayıp cebine koyarsan, daima cebinde bir dilim ekmek bulursun” der. Oyundan hemen sonra, bir dilim ekmeğin ve kırıntıların hatırına çıkılan yolculuğun öyküsünü yaratıcısı, Amerikalı sanatçı Finn Campman ile konuştuk.

SDK – Oyunu bir parça ekmek üzerine kurma fikri nasıl oluştu?


Finn Campman – Kafamdaki canlandırdığımdan bir görüntüden kaynaklandı. İlk önce sahneye gelip seyirciyi selamlamak ve sonra bir dilim ekmeği yeme fikri çok çekici geldi. Bir  Romen atasözü “şans getirmesi için daima ekmek kırıntılarını sakla” der. Bu atasözü bana bir adam ve kadın hakkında peri masalı yazma konusunda ilham verdi. Hikayenin kahramanı “kağıt adam” uzaklara gidip kendi kaderini arayıp bulmaya çalışan bir adam. Bu kader belki uzak diyarlarda bir iş bulmak olabilir, belki de aşkı bulup evlenmek ya da kendini keşfetmek, kendi kaderini çizmek olabilir. 

SDK – Masalsı bir olay örgüsü var. Hikayede geçen karakterlerin özel bir anlamı var mı?


Finn Campman – Bu, bir çeşit daire içinde dönmek gibi bir şey. Bir parça ekmek, vadiler, nehirler geçmesi, devlerle dans etmesi, bütün bunlar “kağıt adamın” çeşitli deneyimler kazanmasını sağlıyor  ve “artık eve dönmeliyim” düşüncesini uyandırıyor. Eve dönmeyi “istemesi” için bütün bu deneyimleri yaşaması gerekiyordu. 

SDK – Ekmeği anlayabiliyorum ama ya kağıt? Kağıt ile bir dilim ekmek arasında nasıl bir bağlantı kurdunuz?


Finn Campman -  Kağıt neredeyse hiçbir şeydir. Boş bir kağıt hiçbir şeydir. Fakat materyal olarak yakından çalışırken, şiir yazarken, porte yaparken, çizerken ve bir dilim ekmekle birlikteyken hariç. Kağıt çok basit bir materyal. İş olarak evimde bırakabilirim.  Bir parça yapıştırıcıyla çantamdaki kağıtla çok şey yapabilirim. Yani çok basit ve kullanışlı.

SDK – Ekmek ve kağıdın ortak yanları  nelerdir? Taşıdıkları değer bakımından, anlam bakımından, yapısal olarak nasıl bir ortak noktaları var?

 

Finn Campman – Kağıt ve ekmek her ikisi de aynı renkte. Hikaye bakımından, kağıt hikayeyi elinde tutan temel unsur. Ekmek ise hikayeyi tutan diğer temel unsur. Ekmek burada “paylaşımı” vurguluyor. Bir yere oturmak, ekmeği yemek hikayenin omurgasını oluşturuyor. Hikayeyi yenen “bir dilim ekmek” aracılığı ile seyirciyle paylaşmış oluyoruz. Hem ekmeği hem de hikayeyi “paylaşıyoruz”. En çok ihtiyacımızı olan şey de bu. Ekmeği ve hikayeyi paylaşmak.

SDK – En son bölümde kahverengi valizi açtığınızda, siyah kara kalem çizimlerin soldan sağa doğru aktığı bir çeşit sinema ekranı ortaya çıkıyor. Bu karakalem çalışmalar ve düzenek çok etkileyiciydi. Bunu nasıl tasarladınız? 


Finn Campman -  “Kağıt adamın” hikayesini anlatırken, yaşadığı her şeyi rüyasında bir kez daha tekrarlıyoruz. Sil baştan hikayeyi bir kez daha özetliyoruz, çünkü “kağıt adamın” evine  geri dönmesi için “gerçeği” anlaması gerekiyor. Bu rüya, eve gitmeyi “istemesini” sağlıyor.

SDK – Bu hikayede bir çeşit, üçlü bir ayna etkisinden bahsedebilir miyiz? Hikaye anlatıcısı olarak siz, sizin büyük ölçekli bire bir kuklanız ve “kağıt adam”. Neden böylesine üçlü bir ayna etkisine ihtiyaç duydunuz?


Finn Campman -  Evet, oyunda böyle üçlü bir “yansıma” etkisi var. Bazen bir şeyi anlayabilmek için üç defa bakmamız gerekir. Hikayeyi anlatırken ilk önce bir defa bakıyoruz. Sonra, ikinci bir defa daha ve son olarak sinema perdesinde üçüncü defa daha hikayeyi “öğrenmek” için anlatıyoruz. Bu bir büyüme süreci. “Kağıt adam” çıktığı yolculukta “öğrenerek” büyüyor ve aradığı gerçekleri “öğrenerek” anlıyor.
      
SDK -  Özellikle, ceketinizden bahsetmek istiyorum. Neden kağıttan?


Finn Campman – Burada, “kağıt adamın” hikayesini anlatıyoruz ve “kağıt adam” tamamen kağıttan yapılmış. Benim giydiğim ceket de hikayenin yapısına uygun olarak, tamamen kağıttan özel olarak tasarlandı ve yapıldı. Estetik olarak da şık olmasına özen gösterdik.

SDK – Uzaydan, yıldızlardan gelen üç devden bahsedebilir miyiz? Neden hikayede devlere gereksinim duydunuz?

   
Finn Campman – Bazen öğrenmek için bir ışık, bir pırıltı gerekir. Küçük bir ışık, küçük sıkıntılar insanda büyük değişiklikler yaratabilir. Büyük değişikliklerin oluşması için gereken ateşleyici “gücü”, bazen küçücük bir ışık sağlayabilir. “Kağıt adamın” rüyasında gördüğü yıldızlardan gelen devler, onun değişmesini sağlayacak ışıltılardı. Bazen hayatımızla ilgili önemli karalar alırken bazı olayların yaşanması gerekir. Bazen bir bebeğin ağlaması bir şeyleri anlamınızı ya da öğrenmenizi sağlayabilir. Önünüzde yeni kapıların açıldığını hissedersiniz.    

SDK – “Kağıt adam” hikayenin akışı boyunca sürekli “kırıntıları, sakla” diyor. Neden?


Finn Campman – Kırıntıları saklamazsanız elinizde geriye ne kalır? Hikayede bunu sürekli söylüyoruz, kırıntıları saklayıp cebimize koyuyoruz ama sürekli “yeni bir dilim ekmek” buluyoruz. Hikaye anlatıcısı ve “kağıt adam” ekmek kırıntılarının “değerini” biliyor. Bu nedenle, hep ceplerinde bir dilim ekmekleri var. Bu bir mucize. Biz bu mucizeyi herkesin öğrenmesini istiyoruz.  

SDK – Kağıttan kuklalar yaparak oynatmaya nasıl karar verdiniz?

Finn Campman – Kuklalar çok basittir. Kağıt kuklalar bir sanatçı için üç boyutlu, duygusal etkileşimi olmayan, tamamen boş ama seyirciye hikayeyi anlatmak için çok güçlü nesnelerdir. İnanması için çok kolay nesnelerdir. Sahnede bir hikayeyi anlatırken, seyirciye kendinizi inandırmak için mücadele etmenize hiç gerek yok. Kuklaların ne oldukları zaten ortada. Basit kağıt nesneler. Hikayeyi anlatırken, seyircilerin öyküye inanması için çok kolay bir yol bu. 

SDK – Basit nesneler diyorsunuz ama “kağıt adamı” canlandırıyorsunuz. Öyle değil mi?

Finn Campman - Ben kağıt adamı oynatırken onu sadece hareket ettiriyorum. Ona bir “nefes” ve bir dilim “ekmek” veriyorum. Nesneler benim için bir tiyatro oyununu sahnelemeyi kolaylaştırıyorlar. Anlatmak istediğim hikayeyi görsel ve estetik olarak kağıt kuklaların üzerinden anlatmak daha kolay geliyor. 

SDK – Öykünüzdeki duyarlı yapı, kullandığınız göçmen karakter ve hikayeyi Romen atasözü üzerine kuruyor olmanız, aile kökleriniz hakkında merak uyandırıyor. Aile geçmişinizin öyküye her hangi bir katkısı oldu mu?

Finn Campman – Aslında ben “dışarıdan” gelen biriyim. Dışarlıklıyım. Atalarım, Doğu Avrupa’dan Amerika’ya göçmüşler. Oyunda gördüğünüz valiz büyük annemin Amerika’ya gelirken getirdiği valizdir. Bu göçmen olma halinin hikayeye çok iyi oturduğunu düşünüyorum. Burada oyunu sahnelerken ben denizaşırı gelmiş bir “yabancıyım”. Eve döndüğümde, ben orada herhangi biri oluyorum.       
 
Gizemli öykülerin iç içe geçtiği “Ekmek ve Kağıt”, masalsı bir dille bizi yüreğimizden yakalıyor. Hikaye anlatıcısı “masalcı amca” aynadaki yansımalarını, “kağıt adam” öyküleri üzerinden aktarıyor. Baştan aşağı kağıttan yapılmış bir “kağıt adamın” ekmek kırıntılarının izinde yolunu nasıl bulduğuna tanık oluyoruz. Hayatın anlamını bulmaya ve geleceğini yaratmaya çalışırken karşılaştığı karakterler, kimi zaman gölgeler ve rüyalar “kağıt adama” hayata dair sırların ip uçlarını veriyor. Aşk, yüreklerde gizli kalmış “aile ve çocuk” özlemi, buna karşılık insanlığı tehdit eden “savaş” ve “nefretin” anlamsızlığını bir kez daha düşündürüyor. Sadece, “kağıt adam” değil, bizler de çıkılan bu yolculukta kendi cevaplarımızı buluyoruz. 

Zaten hayat, “bir dilim ekmeğin” ardında yapılan uzun bir yolculuktan başka nedir ki?

Seval Deniz Karahaliloğlu 

6. İzmir Kukla Günleri Diğer Söyleşiler: (Seval Deniz Karahaliloğlu)

Japon Otome Bunraku Tiyatrosunun Yaşayan Beş Ustasından Biri : Masaya Kiritake

Çek Pavel Vangeli’nin Cazcı Kuklaları : Melekler, Şeytanlar, İskeletler ve diğerleri…

“Bir Dilim Ekmek ve Kağıdın” Sebebi Hikmeti : Finn Campman

Bütün Zamanların Avaresi

Heykel + Kukla + Kağıt = Kağıt Kukla Kağıt Tiyatrosu: “Kes, Biç, Dik ve Paylaş!”

Burgaz Devlet Kukla Tiyatrosu’ndan “Ormanda Eğlence”

Christophe’un Masal Sokağı : Milo (Keltoş), Jojo, Marie, Jorge ve Diğerleri

Anahtar Kelimeler: finn campman, kukla, festival



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir