MAKALELER

Bernarda Alba'nın Evi - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2008.03.18 00:00
| | |
1093

Sizce Nasıl?
Dostları tarafından, apolitik bir sanatçı olarak nitelenen, herhangi bir görüşe organik bağlarla bağlı olmadığı bilinen oyun yazarı-şair, İspanyol edebiyatının yanı sıra

Dostları tarafından, apolitik bir sanatçı olarak nitelenen, herhangi bir görüşe organik bağlarla bağlı olmadığı bilinen oyun yazarı-şair, İspanyol edebiyatının yanı sıra çağdaş dünya edebiyatının önde gelen temsilcilerinden Federico Garcia Lorca’nın (1898-1936), 1945’te kaleme aldığı “Bernarda Alba’nın Evi” (La Casa de Bernarda Alba) oyunu, Katolik Kilisesi, yükselen Nazizm ve ulusalcılık akımlarına karşı tutum sergilediği gibi, burjuva tarzı zevkleri ve ulusalcılıkla çatışan çalışmaları parmaklar, bu arada Franco’cuları masumiyeti katletmekle suçlar. 

Oyunun konusu
“Bernarda Alba’nın Evi”, 2007-2008 tiyatro sezonunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı olarak Engin Alkan’ın rejisiyle izleyici önüne çıktı. Dominant karakterli Bernarda, ikinci kocasını gömmüş, başsağlığına gelenleri evden çabucak savmıştır. Yaşları 20-38 arasındaki beş kızı, hizmetçileri ve anasıyla eve kapanır; amacı ailesinden gördüğü gibi sekiz yıl aralıksız yas tutmaktır. Bu duruma ilk olarak kızların en küçüğü Adela isyan eder, ardından da evin en yaşlısı, seksen yaşındaki anası kafadan çatlak Maria Josefa (Nine) başkaldırır. İkisi de evlenmek istemektedir. Bernarda’nın beş kızı da, Pepe adında bir gence aşıktır. Pepe, kızların en büyüğü, kırkındaki Angustias ile nişanlanır. Yine de, Adela’yı hamile bırakmaktan geri durmaz. Bernarda’nın ısrarla görmek istemediği bu karmaşık ilişkiler, giderek bir aile felaketine yol açacaktır. 

Kin ve şehvet
1933’te yazdığı “Kanlı Düğün” (Bodas de Sangre) ve 1934 tarihli “Yerma” ile birlikte “Kırsal Tragedyalar” diye bilinen bir üçleme oluşturan, diğer taraftan “İspanya Köylerinde Kadınlara İlişkin Bir Oyun” alt başlığını taşıyan “Bernarda Alba’nın Evi”, Bernarda örneğiyle İspanya’daki aile-gelenek-din üçlüsünün toplumdaki ezici baskısını ortaya koyması açısından da ilginç bir oyundur. Anneleri tarafından zorunlu olarak yas evinde tutulan, kin ve şehvet duygularıyla yanıp tutuşmakta olan beş kız kardeşin öyküleri kapalı toplum yapısı üstündeki, insanın doğal yaşam iç dürtüsü ve doğal benliği üstündeki yıkıcı gücünü gösterir. Bu güce karşı çıkmak, sonunda ölümü getirecektir. Lorca’nın karakterleri, belki de haddini aşan bendenize göre, bu “ahval ve şerait” içinde, doğanın karşı konulamaz temel güçleri olarak gördükleri yasalar ve toplumsal normlar arasında sıkışıp kalmıştır. İsteklerini gerçekleştirmeye kalkıştıklarında katı kurallarla karşılaşırlar. Tema, kadın ve iktidar sorunu, cinsiyetler arası uğraş ve hiyerarşidir. 1936 İspanya iç savaşı dönemi öncesinde, toplumda yaşanan kaosun bir ev içine yansımasıdır. 

Bir türkü, kaç sayfa düz yazı eder
“Bernarda Alba’nın Evi”nde, Lorca’nın diğer oyunlarındaki şiirsel zenginlik yoktur. Bunu biliyoruz, ama kuruluş ve gerilim açısından, belki de Lorca’nın en başarılı oyunudur. “Kanlı Düğün” ve “Yerma”daki şiirsel tada, “Bernarda Alba’nın Evi”nde rastlanmaz. Gene de, oyunun ikinci perdesinde (yün kabartma tablosu), eve kapatılmış kızlar dağ köylerinden gelmiş orakçılardan söz ederlerken, gittikçe yaklaşan bir türkü duyulur. Ekin biçmeye giden erkeklerin türküsüdür bu ve (A. Turan Oflazoğlu’nun Türkçesiyle) şöyledir: “Çıkmış oraklar arar / Nerde olgun başak varsa / Gönüllerin aparırlar / Yollarına kız çıkarsa.” Kızlar, dışardan gelen bu türkünün dizelerini özlemle, tutkuyla yankılarlar, çünkü onların tutsak gönülleriyle tarlalardaki başakları özdeş kılmaktadır bu türkü. Bu türkücük bile, Lorca’nın şiirsel üstünlüğüne örnektir. Sorarım size, kaç sayfalık düzyazı, insanın iç durumunu aydınlatmada bu denli başarı sağlar?

Engin Alkan’ın sahneye koyuşu
Oyunu sahneye koyan Engin Alkan’ı her şeyden önce oyuncu “coach”u olarak kutlamalıyım. Mükemmel bir kadro oyunculuğu yaratmış. Aşağıda tek tek değineceğim, ama kusursuza yakın bir oyunculuk elde etmiş. Kişilikler kadar, kişilikler arası ilişkiler de fevkalade inandırıcı. Kadın dünyasına içeriden bakış izlenimi de elde edilmiş. Gel gelelim, keşke müzik ekleseymiş; müziği küçük bir orkestra icra eyleseymiş diyeceğim. “Keşanlı Ali Destanı”nda olduğu gibi gene celallenir, yanıt vermeye kalkışır mı bilemem, ama kendimi tutamıyorum, diyeceğim. “Tüm doğa ve akıl yasalarına karşı yaşayan bu insanların dıştan sanki tertemiz, hiçbir kusurları, eksikleri yokmuşçasına görünmelerinde yatan derin uyumsuzluk ve çelişkinin altını daha bir çizseymiş,” diye de ekleyeceğim. Nazizm, ulusalcılık bunalımını verebilse, Franco İspanyası karanlığını gösterebilseymiş. La Poncia’nın anahtarla açtığı Bernarda’nın sandığını, Bernarda’ya da anahtarla açtırsaymış. “Yemek masasında yemek yenmesi” tablosunda, avluda elektrik ampulü yanarken Hizmetçi’ye masaya mum getirtmeseymiş ya da eğer bu mizansen burjuva zevkin vurgulanmasıysa daha bir belirginleştirseymiş. Hani Çehov mu yoksa Beckett mi, hangisiyse: “İlk sahnede duvarda asılı bir silah varsa, son sahnede mutlaka patlar” demiş ya, bu deyiş de tiyatroda sahnelemenin bir numaralı kuralı olmuş ya, o halde Maria Josefa ne demeye gidip, avlunun duvarındaki araba tekerleğini indirip arabanın yanına koyuyor, anlatıverseymiş. 

Yaratıcı kadro
Levent Akman’ın efekt tasarımı pek güzel de, ayol aygırın ahırın duvarını tekmelemesi ne öyle! İzleyici iki kez bomba atılıyor sanıp, yerinden sıçrıyor. Özcan Çelik’in ışık tasarımı yer yer iyi, iyi olmasına da, “yemek masasında yemek yenmesi” tablosunda Hizmetçi masaya mumu koyduğunda aydınlanmaya neden dokunmamış? Ve de o sırada avlunun dışı neden kırmızı anlayamadım. Özcan Çelik, ışık seviyelerinin makyaja etkilerini de hiç düşünmemiş, kullanılan ışık açılarına pek titizlik göstermemiş. Belki biraz fazla abartılı, fazla renkli, fazla “flemenco” ve ucuz görünümlü olarak değerlendirilebilecek Nihal Kaplangı’nın kostümlerini burjuva zevki olarak beğendim ben. Kostümler ya böyle olmalıydı ya da kocası ölen Bernarda’nın evdeki baskıcı, bunaltıcı otoritesi kızlar tek tip giydirilerek yansıtılabilirdi. Ayhan Doğan, başarılı dekor tasarımını diyagonal kurarak boğuntu-bunaltı-sıkıntı gibi düşünsel işlemi yok etmiş. Dekorun anlamsal değeri olmalı, öyle değil mi ama? Dekor seyredilmeye değil, okunup anlamaya dayanmalı. Fikirleri, bilgileri, duyguları izleyiciye iletip, yoruma katkı sağlamalı. Genç dramaturg Sinem Özlek’in dramaturgisine, 1930’larda kırsal Endülüs’te geçen oyunun ikinci perdesinde cansız mankene giydirilmiş gelinliğe Augustias’ın örttüğü ve oyunun finalinde Adela’nın kendini astığı 1937 ya da 1938 yılında Fransız Dupont tarafından bulunmuş naylondan “mamul” torbanın 1930’larda da kullanılmakta olduğunu eğer araştırıp saptadıysa sözüm yok.

Oyuncular
Yukarıda da dediğim gibi, oyuncu kadrosu genel anlamda başarılı. Bercis Fesci, seksen yaşındaki aklı uçuk Nine’yi neden o kadar hızlı devinerek canlandırıyor, bilemem. Oya Palay, mükemmel bir dilenci çizmiş. Hizmetçi’de Hülya Arslan, ritmik düzeni iyi duyumsamış. Sevil Akı, La Pancia’nın dış biçimini ve çatısını oluşturan noktalar dizisinden destek almış ve yönünü doğru bulmuş. Oyunun zaman zaman çekici gücünü oluşturuyor. Özlem Türkad, Martirio’ya tam anlamıyla ip üstünde can veriyor. Öyle ya! Bir gıdım oraya, bir parçacık öbür yana seğirtse Martirio düşer. Türkad düşürmüyor, doğalcı bir biçem içinde Martirio’nun karmaşık kişi yanılsamasını oyun sonuna kadar bozmuyor. Aslı Altaylar’ın, Adela ile arasında kurduğu duygusal iletişimi doya doya alkışladığımı burada itiraf etmeliyim. Elçin Altındağ, yeterince tanıdığı Angustias’ın düşüncelerinin dışa vurma işlemini pek güzel sıraya koymuş. Magdelena’da Neslihan Öztürk için: “Oyuncu duygularını gösterirken onları anlamalı da,” diye serzenişte bulunurken, Amelia’da Ayşen Çetiner için, görevini eksiksiz yapmış diyeceğim. Bernarda’da Ayça Telırmak’a gelince, oyuna bir zararı olmadığını, ancak bana sorarsa tiyatro yaşamının büyük fırsatını kaçırdığını söyleyeceğim. Oysa, oyuncu için Bernarda karakteri ne biçim biçilmiş kaftandır? O kaftanı elbette bilenler bilir. Tiyatronun garından böyle bir treni göz göre göre kaçırmak, Ayça Telırmak bilsin ki bana hep ters gelmiştir.

Anahtar Kelimeler: Bernarda Alba nın Evi, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir