MAKALELER

BBŞT Küheylan Ya Da Modern Bir Tragedya

2018.02.09 00:00
| | |
2671

Sizce Nasıl?
Bir tiyatro oyunu izlemeye gittiğimizde seyir için nasıl hazırlanırız?

Afiş bizlere bir şey söyler. Oyunun adı bir şey söyler. Çağırıldığımız zaman, birlikte gittiğimiz insanlar, birlikte gittiğimiz insanların hikâyeleri, içinden çıktığımız toplum… Tüm bunlar oyunu seyretmeye başlamadan önce belirleyici sacayakları olabilir çünkü tiyatro bir etkileşim sanatıdır.  Oyun zamanda hareketle sesle müzikle bir fotoğraf çeker. Oyundan sonra zihnimizde kalan o fotoğraf nedir? Topluca insan oluştan duyduğumuz bir sıcaklık mı bıraktı yüreğimizde? Bizleri yeni düşüncelere sevk edip ufkumuzu mu açtı? Olan biten ne? Seyirlik bir tür olan tiyatro bir rüya ise yorumu nedir? Yaşayacaklarımızdan süzülen bir öz mü yoksa yaşayacaklarımıza işaret eden sezgisel bir öz mü? Bir tek insan olarak bana ve bir toplum olarak hepimize birden ne diyor tiyatro? Çünkü bir araya geldik ve boşlukta bir soru gibi etkileşiyoruz. 


BBŞT’nun sahnelediği Peter Shaffer’in, Küheylan adlı oyununda da “normal” in ne olduğu üzerine düşünüyoruz; normal olan sevgiyle bağlandığıyla canlı, dinamik yaşayan hasta mı, yoksa sevgisiz, kalıplar içinde yaşamını sürdürmeye çalışan doktor mu? 


Günlük yaşantımızda çevremiz yediden yetmişe yargıçlarla doludur. Bulunacak, mutlaka bulunacak bir suç vardır. Yüzünü asmış olman, onunla ilgilenmemen, suç yatağı için zemin hazırlar. Acaba yargılayarak, mutsuzluğumuza sorumlular yaratarak mı kendimizinkini serebiliyor, böylece var olabiliyoruz? “Senin yüzünden! Sen normal değilsin…” Ya suçladığımız kişi? Bu normal olmama düzleminden alıp başını gitmeye fırsat kolluyor olmasın! Normalliğin tanımı nedir peki, nedir normal olan? Serol Teber’den (Melankoli ) Engin Gençtan’a (İnsan Olmak), Kafka’dan (Dönüşüm),  Arno Green’e (Normalliğin Deliliği), sorguladığımız şu normalin tanımı çağlar boyunca araştırılıp durulmuş ancak öyle herkese uygun bir tanım uydurulamamıştır. Nedir normal? Bunu belirleyen kim? Hepimiz birbirimizi yargılamadan, birbirimizin farklılıklarına saygı göstererek var olabiliriz. İlişkilerimizde herhangi bir beklentiye girmeden sevginin yordamınca… Oyun boyunca temel anormalliğin sevgisizlik olduğunu fark ediyoruz. Sevgisiz bir evde yetişen solgun bir çiçek, kendini canlı hissedeceği bir toprak arıyor. At, özgürlüğü, insanın iç doğasını simgeliyor; çocuğun baskılanan, ortaya çıkarmasına izin verilmeyen iç doğasını…
Shaffer’in oyununda çocuğun at sevgisinin, annesinin mistik yönlendirişleri ile neredeyse bir tapınma halini alışı ve sonra, bu tapınçtan çıktığı ilk andaki tökezlemesinde tüm sorumluluğu bıraktığı tanrısı Küheylan’a saldırışı; daha doğrusu doğasının doğal fonksiyonunu, ruhunu teslim ettiği Küheylan’a ihanet gibi suçlu yaşayışı sonucu oluşan cinnet ele alınıyor.  


Doktorun söylediği;  “o çağımızın insanı, kapitalizmin izole ettiği insanı,” sözü, beklenilenin aksine seyirciyi yakalamıyor. On yıl önce yirmi yıl önce bunu söylediğimizde etkileyici olabilirdi ancak şimdi gençler daha karmaşık bir durumda; böylesi bir izolasyondan çok, dağılmış olmanın verdiği bir yalnızlaşma var. Kendi kendi ile karşılaşamama; akıllı telefonları ellerinden düşmeyen çocukların yeni Küheylanları olsa olsa sosyal medyadaki kendi imajları olabilir. On yıl önce etkileyici olmayı başaran konu günümüzde yine etkileyici olmaya devam edebilir elbette ki ancak belki de sorun yöntem sorunu… Doktorun hastasından söz ederken  söylediği, “o, bu toplumun yalnızlaşmış insanı” evet bu doğru ancak bunu sadece söylediği şekliyle hissediyoruz. Söylemesine ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü oyunun bütünü içinde bunu bizleri etkileyerek güçlü bir şekilde anlatan bir bütünlük yok… 


Oyunun bizlere gösterdiği bir başka unsur da bir ritüel haline gelen, takıntılı, saplantılı, neredeyse o şeye a da canlıya, kişiye duyduğumuz sevgiyi de aşan sevgi nesnesi kişi ya da canlıyı sevginin dışında bırakacak denli benlikte kontrol mekanizmalarını alt üst edecek bir patlamaya neden olabilecek marazi sevgilere vurgu yapması. Sanki tüm bir ömür boyunca ondan esirgenen ve saklanan tüm sevme ya da sevilme bir anda karşısına çıkmış gibi bir “ömür tesellisi sevme biçimleri” konusunda da bizleri uyarıyor. Metni tersten okursak, (burada sevilen deyim yerindeyse aşk duyulan bir at çünkü) acaba sevdiğimizin ne olduğundan haberimiz olmayacak denli sevdiğimiz şeye yabancı mıyız? Sadece kendi sevme biçimimizle vecd mi oluyoruz? Böylece sevdiğimiz kişiyi de ona haksızlık edecek denli bir hayvan ya da başka bir şey haline getirmiş olmayalım? 
Günümüz tiyatrosunun işi, hiçbir dönemde olmadığı kadar zor. Çünkü görüntü ve hareket bombardımanı altındayız ve sahnede bu görselle bezenmiş oyuncu algısını aşmak için oyuncuyu havada uçurmak bile kâfi gelmeyebilir. Öyleyse yöntem, tüm bu bombardıman tuzağından kurtulmak için yalınlık olmalı. Bugün ihtiyaç duyduğumuz minimalizmi duyumsatmak olmalı. Bu oyunda dekor her şeyin önüne geçmiş. Metnin de oyunculuğun da… Böyle olunca sahnede seyirci olarak “büyük şehrin keşmekeşi ve yamuk yapılaşması içinde havasızlıktan boğulan insanını  etkileyebilecek evet ama buna rağmen eğer sahne ilgimizi çekmeyi başaramamışsa hayatla yeterince ilgilenmemiş demektir. Dekorun devasa yer kaplaması, sahnenin küçüklüğü, çarpık kentleşme ve kapitalizm içinde küçücük kalmış insanı anımsatıyor. Ancak seyirciye de oyuncuya da boğuntu verecek denli seyir keyfini düşüren yorucu da bir hali var; döner sahne hareketleri sık kullanılmış… Döner sahnedeki odacıklar, internet sayfaları arasında bir laboratuvar faresi gibi sıkışıp kalmış insanı da akla getirmiyor değil… Tüm bunları düşündükçe, tepedeki atın kurduğu hükümdarlık ve aynı zamanda atın cansız oluşu; dolayısı ile tapınç duyduğu şeyin aslında herkes tarafından cansız olduğunun gözle görünür olduğu, oyuna bir katman; derinlik sağlıyor olabilir. Sürekli dönen bir sahne için bütünsel bir beğeniden de söz edemiyoruz. Aslına bakarsanız bu yöntem gerçeği bir anlığına da olsa yakalama çabasında olan ancak bir türlü yerinde bulamayan günümüz izleyicisine uygun. Belki de oyundan yeterince hoşnut olmayışımız bu rahatsız ediciliği; çaresizliğimizi, acizliğimizi (dekorla) yüzümüze vurması. Chaplin’in Modern Zamanlar filmindeki dişliler arasında gibiyiz. Ancak yine de en azından yöntem olarak umut vermek bir sanat yapıtının sorumluluğu olmalı diye düşünmeden edemiyor insan…


Kocaeli Şehir Tiyatrosu’ndan izlediğim muhteşem Küheylan yorumundan sonra mı  yoksa dekorun tepesine oturtulmuş at heykelinin (belki de robotu demeli) tüm oyuna yaydığı cansızlıktan mıdır  bilmiyorum ama BBŞT’nin Küheylanı, Küheylan oyununun oyunu gibi olmuş; dekor gibi sıkıştırılmış, anlamamız için fırlatılmış gibi… 


Oyunculuk daha canlı değil. Pürüzsüz oynamak, mükemmel bir şekilde olanı olduğu gibi sergilemek, yerine konulmaz bir tek şeyden, oynuyor olmaktan duyduğumuz sevgiden,  mahrumsak bir şey ifade etmiyor. Bu gerçek hem kendimizi hem de oynadığımız kişiyi ikisini birden ele verir. Dikkat çekici bir iki kişi olsa da yaşayan, bütünsel canlı bir oyunculuk göremedik. 


Gerçekçi bir atmosfer kuruyorsak oyundaki tüm ayrıntıları bu gerçeklik düzleminde buluşturmak zorundayız. Annenin elindeki örgünün şişleri günümüzde kullandığımız gri boyalı, kırmızı plastik numara başlıklı örgü şişleri olmamalı. Yargıcın, yapma çiçekler yerine birkaç kök menekşe ekmesi de daha akıllıca ve sahne atmosferini bütünleyici olabilirdi; varsa bile bu haliyle hikâyeye zorlama bir anlam katmasını bekleyemeyiz. 


Hareketli olana duyarsızlık yaratmış olabilir mi aşırı görüntüye ve videoya maruz kalmak bilemiyorum ancak günümüzde görsel sanat algımız değişti. Aynı anda birden fazla şeyi yapan, yapabilen insanlar olarak tek başına bir şeyin izleyicisi olmak yetmiyor mu yoksa derin ve yalın bir hikâye mi ihtiyacımız olan…  Yalınlık çözüm. Dekor az, söz etkili. Bombardıman değil; susma boşlukları ile dolu…

Anahtar Kelimeler: küheylan, bornova belediyesi şehir tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir