MAKALELER

Barut Fıçısı - İzmir Devlet Tiyatrosu

2009.11.22 00:00
| | |
2165

Sizce Nasıl?
Günümüz Yugoslavya’sının iç savaş sonrası manevi ve psikolojik çöküşünün, en acı gerçek olan şiddet olgusuyla ortaya konulduğu metinde...

 

   Gürol Tonbul'dan Şahane Bir Balkan Kabare "Barut Fıçısı"...
 
    Avrupa’da on ülkede sahnelendikten sonra senaryolaştırılarak 35. Antalya Film Festivali’nde ödül alan, 2006 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen oyun, Balkanlar’daki iç savaş üzerinden tüm insanlığı etkisi altına alan şiddet ve tahammülsüzlük kavramlarını sorguluyor.


 
   İnsanlar, Barış Zamanı Utanç Duyacakları Şeyleri Savaş Zamanı Hayatta Kalmak İçin Yapmaktadırlar.
 
   Günümüz Yugoslavya’sının iç savaş sonrası manevi ve psikolojik çöküşünün, en acı gerçek olan şiddet olgusuyla ortaya konulduğu metinde, sosyo-politik etkenlerin ve güç yaşam koşullarının uzantısı olarak birbirlerine karşı hoşgörüsüz, tahammülsüz hale gelen Balkan halkı özelinde bir insanlık eleştirisi yapılıyor... Sefalet ve umutsuzluk sonucu nedensiz bile olsa birbirlerine psikolojik-fiziksel şiddet uygulayabilecek kadar kaybedecek bir şeyi olmama noktasına gelen insanların hikayesi sadece Balkanlar’da değil, benzer toplum yapısına sahip olan ülkemiz için de geçerli, kaldı ki bizim toplumumuz da iç savaş gerçeğiyle her zaman yüz yüze yaşamakta… Dolayısıyla da, ötekileştirme kavramından güç alan şiddet olgusu toplum katmanlarını kıskıvrak yakalamakta… Çaresiz olduğunu düşünenlerin umutsuzluktan sıyrılamamaları sonucu, sınıfsal farklılıkları hedef seçerek şiddete yönelmeleri sadece yanı başımızdaki Balkanlar’ın sorunu değil, insanlık tarihinin en büyük zaaflarından biri. Dolayısıyla da Barut Fıçısı, şiddetin insanlık üzerinde yarattığı ve duyarsız kaldığımız hatalara dikkat çekiyor. Oyunda, olup bitenlere duyarsız kalan her oyun kişisinin başına akabinde şiddet geliyor, ayrıca her oyun kişisi şiddeti yaratan ve şiddete maruz kalan bireyler olarak karşımıza çıkıyor. Tıpkı hepimizin zaman zaman hem kurban, hem cellat ikileminde olmamız gibi…


 
    Herkes, Kendisine Taht Vaat Eden Beyaz Ülke’ye Gitme Hayali Kurar!
 
   Bir zamanlar Macaristan’daki nam-ı diğer Beyaz Ülke Şikesvar, Balkanlar’ın başkentiymiş ve ekonomik özgürlük anlamına gelen taht vaat ettiği için herkes oraya gitme hayaliyle, yani bir umuda bağlanarak mutlu yaşarmış… Tıpkı oyunda Fatih Kahraman’ın canlandırdığı Boris karakterinin dediği gibi, “…köşen yoksa, özgürlüğün anlamı da yok”… Barut Fıçısı’ndaki Şikesvar özlemi de, geçmişteki bu umut ışığından kaynaklanıyor… Ortam, mutsuzluk ve umutsuzluk ortamıdır, herkes Balkanlar’dan kaçmak istemektedir, kokuşmuşluk ve ahlaki çöküntü sonucu her yer barut fıçısı gibidir… Oyunda, iç savaş nedeniyle kimse ülke sınırlarını terk edemiyor, bu çaresizlikte kendisini umutsuz ve dışlanmış hissedenler hep bir yerlere gitme özlemi duyuyorlar. Hiçbir yere gidemeyen trenin kalkmasını bekleyenler, aslında sistemin içinde kimliksizleşmişlerdir. Hem sistemin değişmesini isterler, hem de bunun için hiçbir şey yapmadıkları gibi, sistem çarkında son derece onursuzlaşırlar. Oysa sistemlerin değişmesi bireylere hiçbir şey kazandırmıyor, bunun yerine sistem içinde iplerimizden kurtulmak bizleri özgürleştiriyor.


 
   “Ne Yapalım, Sistem Böyle, Çok Şükür Sağlığımız Yerinde!”…
 
   Balkanlar’da özgürlük savaşları sürmektedir, otoriteye boyun eğerek istem içinde kuklalaşan, iplerinden kurtulmak için hiçbir şekilde harekete geçmeyen ve kabullenişin verdiği rehavetten sıyrılamayan bireyler, kuklalarıyla yüzleşirler, ipleri oynatanların farkındadırlar, ama hiçbir şey yapamazlar. Oyunda Turgay Tanülkü’nün kendi ölü kuklasıyla yüzleşmesinde olduğu gibi… Bu noktada oyundaki kukla oynatma biçimine değinmek isterim; rejide kukla kullanma fikri, dayandığı felsefe yönünden işlevli bir buluş, fakat kukla oynatıcıların sahnede görünmeleri beni estetik açıdan rahatsız etti. Epik ögeler içeren bir oyun olması sebebiyle görüntü hoş görülebilir tabii, ama modern tiyatronun "black light" yönteminden yararlanılsaydı kuklalar görsel açıdan daha etkileyici olurdu, işlevi de daha net vurgulanırdı diye düşünüyorum. Rejisör Gürol Tonbul'a oynatıcıların sahnede görünmelerini isteme gerekçesini sorduğumda; "Hepimiz sistemin kuklalarıyız, iplerimizin kimlerin ellerinde olduğunun farkında olmak ve iplerimizle yüzleşerek, otoriteye karşı mücadele etmek gerekliliğini vurgulamak için" böyle bir yöneliş içinde olduğu yanıtını aldım. Yönetmenin bakış açısıyla düşününce fikir çok mantıklı geliyor, fakat sahne estetiği ve ortalama seyirci açısından bakıldığında bu idealist düşüncenin salona geçmesi biraz güç diye düşünüyorum. Yeri gelmişken, Deniz Özgökbel'i yaratıcı kukla tasarımları için tebrik ederim.


Oyunda, tıpkı kukla kullanımı gibi pek çok simgesel ayrıntıdan yararlanılıyor... Örneğin, oyun genelinde bir motif olarak yer yer karşımıza çıkan elma kavramı farklı bakış açılarıyla yorumlanabilir... En basit düşünce biçimi, suç kavramının elma simgesiyle özdeşleştirilmesi olacaktır ki bu sıradan yargı, ayrıntıların titizlikle kurgulandığı rejiye haksızlık olur. Gürol Tonbul ilk perdede, her şeyin nedenini parasızlık olarak gören, zenginliğe ulaşma ve gitme hayaliyle ömrünü tüketen, çaresiz duruşunun acısını şiddete yönelerek çıkartan ötelenmiş tabakayı gösteriyor, ikinci perdede ise, özlem duyduğu zenginliğe ulaştığı halde yalnızlık çekerek huzuru bulamayanları ele alıyor. İşte hayata bu iki yönden bakıldığında, yaşamı boyunca bir elmayı huzurla ısırma şansına bile sahip olamamış insanları ya da toplumları simgeliyor elma... Gürol Tonbul'un elma kavramı için yola çıkış fikri bu olsa da, oyunda elmayı eline geçirenin, akabinde şiddete yönelip bir suç işliyor oluşu, malesef elmanın felsefi boyutunu suç kavramına indirgiyor ve böylece fikir biraz havada kalıyor.


 
    İnsan, Yarattığı Şiddeti Seyreden Bir Varlıktır…
 
   Gerçek hayat, tam anlamıyla bir şiddet ortamı zaten… Dikine yükselen dekor anlayışıyla, seyirciyle seyir yeri arasında Antik Yunan Tiyatrosu’na özgü bir kavram olan “trajik mesafe” boyutunda bir uzaklık sağlanıyor, böylece seyirciyi şiddet olgusuyla yüzleştirmek, kendi hayatlarını da kıskıvrak yakalamış olan şiddetin farkına varmalarını sağlamak amaçlanıyor. Çünkü her türlü şiddet yanı başımızda, şiddetin zamanı, mekanı yok, insanların birbirlerine tahammüllerinin kalmadığı, hoşgörüsüzlüğün hat safhada olduğu zamanlarda yaşıyoruz ve başımıza her an her şey gelebilir… Aynı şekilde üçgen sahne düzeni anlayışı da seyirciyi hedef seçiyor ve seyirciden sahneye doğru sağlanan açılım sayesinde şiddetin hepimizin hayatının içinde olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Dolayısıyla Tayfun Çebi imzalı dekor, sahne plastiği açısından başarılı, özelikle de ilk sahnedeki otobüs dekoru çok etkileyici... Kabare türü için sahne yükseltisi yapılması hem illüzyon kurulması, hem de aksiyon hareketliliği açısından yerinde bir düşünce.


Yıldız İpeklioğlu her tasarımında olduğu gibi, bu kez de titiz bir çalışma sonucunda çarpıcı kostümler hazırlamış... Modern tiyatronun, şiddeti vurgulamak için yararlandığı kırmızı ve siyah renklerle yapılan kostümler, bir yönden de tekdüzeleşmeye, tek tipleşmeye yapılan bir gönderme çağrışımı yarattı bende... Ayrıca, kırmızı, beyaz, mavi renkleriyle simgelenen eşitlik-özgürlük-kardeşlik olguları ise, eski Yugoslavya bayrağını çağrıştırıyor, yani barış günlerini… Bu yaklaşım; etnik kimliklerin ayrıştırıldığı, ötekileştirmenin körüklendiği günümüzle örtüşmesi açısından Barut Fıçısı’nı evrensel hale getiriyor ve hepimiz bölünmenin doğurduğu şiddeti seyrederek suçun iştirakçileri oluyoruz. Oyun basit bir trafik kazasıyla başlıyor ve bir ülkedeki ayrışmaları gözler önüne sererek derin göndermeler yapıyor! Basit bir trafik kazası deyip geçmeyin, ülkenin birinde sıradan bir trafik kazasıyla başlamamış mıydı çatışmalar?
 
    Hayat Bir Kabare… Şiddetse Her Yerde…
 
   Kabare ortamının renkli dünyası içinde eğlenceli bir hüzne yaslanıyor Barut Fıçısı... Kabarenin, kukla, pandomim, müzik gibi anlatım olanakları ustalıkla kullanılırken, oyunun iletisi ve hüznü, seyirciyi akılcı sorgulama yollarına itiliyor. Perde arasında bildik Balkan ezgileri dinletisi, oyunun, müziğin ve şiddetin devam ettiğini epik bir yaklaşımla iletiyor seyirciye.


Kabare türünün yanı sıra, Balkan kültürünün görsel ve işitsel niteliklerinden de yararlanma amacına hizmet eden, aynı zamanda da kişiyi kendi suretiyle yüzleştiren pandomim kullanımını servis yapan garsona yüklemek zekice bir çözüm... Pandomim yapan oyuncu Serhat Parıl'ın makyajı ve kostümü de başarılı... Dekor ve kostümlerin bütünlüğü yönünden ekibi kutluyorum.


Oyunda yer yer epik ögeler kullanılsa da, tam bir epik kabare olduğunu söyleyemeyiz, Gürol Tonbul bu sebeple oyuna Balkan Kabare demeyi uygun bulmuş olsa gerek... Bazı noktalarda epikten uzaklaşıp, Balkan toplumu özelinde insanlığa uzak açı bakmamızı sağlıyor oyun... Böylece toplumsal özellikler bakımından çok benzeştiğimiz için kendi toplumsal eleştirimizi yapmamız hedefleniyor. Kabare türünün önemli bir boyutu da danslar ve şarkılar... Ülkemizdeki müzikal veya kabare türündeki prodüksiyonlarda genellikle söz ve oyunculuk geri planda kalır, danslarla şarkılar yoğundur, sanki episodlar dansları destekliyormuş gibidir. Oysa Barut Fıçısı'nda, metin ve oyunculuk geri plana itilmeden, kabare ögeleri episodlara hizmet edecek ölçüde işlevli kullanılıyor. Gürol Tonbul'un yazdığı şarkı sözleri, episod geçişlerinde konuyu bağlamak açısından son derece etkili olurken, ironik bir gönderme ve uyarma görevi üstleniyor. Evrim Özkaynak ve Sevinç Renkver'in güzel sesleri oyunun işitsel zenginliği... Cem İdiz'in muhteşem caz tınılı müzikleri eşliğinde seslendirilen bu güzel kabare şarkılarının bazı episodlar sırasında düşük tondan sürdürülmesi de keyifli olmuş. Bu arada, Hakan Dönmez'in kabare sunumunu da beğeniyle izledik.


Oyunun kadınlardan yana bir tavrı var, rejisör oyun genelinde kadın odaklı bir yorum yeğlemiş... Kadınlar hep duygularıyla ve güçlü tavırlarıyla ortada, ön planda... Gerçek yaşamda da şiddete uğrayan onlar, ama asla kaçmıyorlar, hatta finale doğru Özkan Gezgin'in oynadığı Angjela diyor ki; "...karı gibi kaçtın!"... Oysa hiç kimse kaçmıyor! Oyunun kadınlardan yana duruşunu vurgulama fikri son derece başarılı. Şiddetin herkes için olduğu söyleminin, aynı zamanda da kimliksizleştirme ve ötekileştirme kavramlarının altını çizmek için kimi oyuncuların yüzlerinin solu, kimilerinin de sağı beyaz boyanmış. Birbirlerini tamamlayan iki karakter olan Boris ( Fatih Kahraman) ve Kiril (Serdar Kamalıoğlu)'in yüzlerindeki boyalar da, onların ancak bir aradayken var olduklarını gösteriyor! Oyundaki simgeler bu kadarla kalmıyor, örneğin hemen her episodta kullanılan gazeteden, hapishane ve gemi sahnelerinde yararlanılmıyor, çünkü hapishanelerde ölenleri kimse yazmıyor, aynı şekilde gemilerde yitip giden göçmenleri de kimse ciddiye almıyor. Gemi sahnesi demişken, gemi yansılamasının çok etkileyici bir oyunculuk başarısı olduğunu söyleyebilirim.
 
   Barut Fıçısı'nın en fazla ön plana çıkan özelliği; oyuncuların performansları ve rollere uygunlukları bakımından mükemmel bir oyun oluşu... İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi'nin restorasyonda oluşu nedeniyle oyunun Sabancı Kültür Merkezi'nde prömier yapma zorunluluğu, provaların oyuncuların alışkın olmadıkları ortamlarda ve kısıtlı zamanda yapılmasını gerektirdi... Prova sürecinde günün çok erken saatlerinde bir araya gelen ekip, Gürol Tonbul'un kapsamlı ve titiz çalışma disiplini sonunda genel anlamda çok başarılı bir prodüksiyon ortaya çıkarttı... Özellikle Polis Şefi yorumuyla İbrahim Raci Öksüz, bir süredir sahnelerde görmeyi özlediğimiz Turgay Tanülkü, provalarda geçirdiği kazaya rağmen enerjisi yüksek olan Serdar Kamalıoğlu, Boris ve Serseri yorumlarıyla Fatih Kahraman, Şöför, Gela ve Kosta rollerinde Ahmet Dizdaroğlu, farklı bir karakterle karşımıza çıkarak oyunculuk kariyerinde dönüm noktası yaşayan Özkan Gezgin, şiddeti tüm gerçekliğiyle içimizde hissettiren Tamer Yılmaz, Jimmy rolünde Aytaç Özgür, güçlü kadın modellerinde Neşe Zindan, Hande Kılıç, dövüş sahnesinde Soner Akçay ve pandomimci Serhat Parıl, İzmir Devlet Tiyatrosu'nun çarpıcı yorumunun yapı taşları...
 
    Son Deyiş...
 
   Oyun, felsefesiyle yönelişi bakımından günümüzde yaşanan şiddetle ve ötekileştirme kavramlarıyla örtüşüyor... Zor bir metin olmasına rağmen yönetmenin Barut Fıçısı'nı seçmekteki amacı; şiddetin yanıbaşımızda oluşunun altını çizmek... Modern tiyatronun psikolojik şiddet ögesinden yoğun biçimde yararlanılan Polis Şefi Dimitrija (İbrahim Raci Öksüz) ve Angjela'nın (Özkan Gezgin) hesaplaşma sahnesi ile en baştaki gitmeyen otobüs sahnesi, dekoruyla oyunculuğuyla oyunun en çok etkilendiğim kısımları... Cem İdiz'in mükemmel müzikleri, şarkıların yorumu, klarnet ve akordeon kullanımı, üslup farklılıklarına rağmen uyumlu ekip oyunculuğu ve sahne plastiği yönlerinden İzmir'e taze kan getiren bir oyun Barut Fıçısı... Yönetmen Gürol Tonbul özelinde tüm oyun ekibini bu yaratıcı ve yenilikçi çalışma için kutluyor, başarılı bir sezon diliyorum... Barut Fıçısı, 17 Aralık 2009’dan itibaren Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi’nde, ayrıca önümüzdeki aylarda turnelerde izlenebilir… İyi seyirler.

Anahtar Kelimeler: Barut Fıçısı, izmir devlet tiyatrosu, izmirdt



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir