MAKALELER

Ayşen İnci ile Söyleşi

2017.04.05 00:00
| | |
1253

Sizce Nasıl?
Hayatın tam da aksisedası olan sahnede, gerçek bir “primadonna

ÇOCUK KALBİNİ HİÇ KAYBETMEMİŞ BİR PRİMADDONA

“Hayatın tam da aksisedası olan sahnede, gerçek bir “primadonna”… Yaşar kıldığı rolün ayrıntılarını, farklı ruh iklimlerini dile getirişteki ustalık, özeniyle tartışılmaz bir “grande dame.” ’Çocuk kalbi’ni hiç kaybetmemiş, çok güzel bir insan diye mi başlasam şimdi? Yoksa, “canlandırdığı role eklediği boyuttan, sahnede hep sahici ve doğal kalışından, tiyatro sanatına kattığı varsıllıktan, bir virtüözlük gösterisi olarak, “Tek Kişilik Düet”,  “İkinci Bölüm”deki başarısından, sıradışı sahne hakimiyetiyle seyircisini nasıl allak bullak ettiğinden mi söz açsam öncelikle? Sahi, Ayşen İnci’yi nasıl anlatsam? Sahnedeyken yansıladığı, o sırrına eremediğim, enerjiyi tanımlamaya çalışarak belki, ya da… Bilemiyorum. Dakikalardır kararsızım. Başlayıp sildiğim bilmem kaçıncı satır. Sözcükleri bulup yerleştiremiyorum bir türlü. Kafam karmakarışık. Bir şeyler hep eksik sanki… 

Camda yağmur damlası lekeleri... İnce bir ışık demeti süzülüyor perdeden…

Hayattan konuştuk Ayşen İnci ile. Hiç eskimeyen rollerden, program dergilerinde, tozlanmış tekstlerde kalmış yaşamlardan, Nedret Güvenç’e olan hayranlığından, sevgisinden, repliklerden, kısaca tiyatrodan konuştuk. Şimdi düşünüyorum da, bazen tek bir repliğe bütün bir hayatı sığdırabilmiş, hayaller serpebilmişti her defasında. Çok değil, birkaç hafta önce izlediğim, Ayşen İnci’nin yönetip, başrolünü oynadığı (o yalın, zamana nakşolmuşcasına etkileyici, şiirsel yorumu hatırlıyorum bir an.) “Takma Kirpikler”in ardından yazdığım satırlara dönüyorum, yeniden: “Ayşen İnci, halen İstanbul Devlet Tiyatrosu repertuarında yer alan, Neil Simon’un  “İkinci Bölüm” adlı oyununda canlandırdığı Jennie Malone’un ardından yine klişeye düşmeyen, güçlü, incelikli, derinlikli yorumuyla Mualla Yücesoy’u oynamıyor. Adeta yaşıyor. Ve sahnede bir kez daha yaman bir oyunculuk dersine imza atıyor. Dahası teksti çok iyi çözmüş, rolün ve eserin gerektirdiği tüm duyguları büyük bir ustalıkla  ele almış. Zaten hayatlarımızı duyarlıkla bileyen sayısı az oyunculardan biridir Ayşen İnci. Her yaşar kıldığı karakterle, o karakterin içinden geçtiği hayat skalalarıyla, neredeyse sil baştan yepyeni bir kadın kimliğine bürünen. Dediğim gibi, oynamayan; yaşayan. Rolüne sonsuz anlamlar, derin incelikler katan. İzleyicisini düşlemin diyarlarına alıp götüren. İcra ettiği sanata olan saygısı, titizliği, verdiği yoğun emek, tiyatro sanatının ne ciddi bir iş olduğunu bilmesi; Gözlem gücü, tespitlerindeki ve karakter çözümlerindeki çarpıcı berraklığın yanı sıra, izleyiciye sunduğu detay çeşitliliği ve zenginliğiyle zaten ‘bir başkadır’ Ayşen İnci. Bambaşkadır.     

                   

“Koskoca Mualla Yücesoy’a bir yan rol. Güneş Toprak. Sokağın görmemişliğini üstünde bir kostüm gibi taşıyan kıza, başrol. Hayat sen nelere kadirsin böyle? Ne ile sınıyorsun artık beni....”

Ayşen İnci’nin ustalıklı süzgecinden geçen     “Takma Kirpikler”, bir daha izleme isteği uyandıran, her duygu ve altmetinde saklı hislerin sahiden, teke tek yaşandığını, seyirciye duyumsatan yetkinlikte bir yapım. Ciddi, özenli bir çalışma ve kesinlikle kaçırılmaması gereken bir gösteri. Oyun bittiğinde, damağınızda o tam kıvamında  melodram lezzetiyle, ayrılıyorsunuz salondan.

Ayşen İnci’nin çocukluğu altı kişilik bir ailede geçmişti. Son derece disiplinli, otoriter, dediğim dedik, bir o kadar da sanat aşığı bir baba. Sanatı önemseyen bir anne..sürekli opera, bale, tiyatroya gidilir, evde klasik müzik dinlenirmiş en çok.Evet, kızlarının saçına, başına, giysilerine karışan baba, Ayşen İnci’nin taa ufacık yaşından beri tiyatrocu olma isteğine hiç mi hiç engel oluşturmamış, sadece tek bir şartı varmış, bu işin eğitimini alması. Yani mektepli olması.                                     

Lise sonrası, Ankara Devlet Konservatuarı sınavına girmiş ve en yüksek puanla hem Opera, hem Tiyatro Bölümleri’ni kazanmış Ayşen İnci. Tam da o günlerde babası Ankara’dan Sivas’a tayin olmuş görevi gereği. Dönem; 12 Eylül öncesi. Siyasal çalkantılar, basılan yurtlar, grevler, öğrenci olayları, banka soygunları, gün be gün artan anarşi. Kesinlikle yatılı öğrenci olmak zorundaydı genç kız. Aksi takdirde, büyük kentte tek başına kalamazdı. Ailesinin bu konudaki düşüncesi kesindi. Bu sorunun da üstesinden geldi kolayca. Babası opera bölümü konusunda biraz ısrarcı davranmış olsa da, Ayşen İnci ille de tiyatro okumakta kararlıydı. 

Çekingen, ürkek, içine kapanıktı aslında. Kendine güveni yok gibiydi.

“Hatırlıyorum, Tiyatro Bölüm Başkanımız Mahir Canova bir gün derse girdi. Meşhur bir kazazade mimiği vardı, onu canlandırmamı istedi. Çok heyecanlanmıştım. Derin bir soluk almaya çalıştım..ve başladım.Ancak, sanırım kendimi o kadar kaptırmıştım ki role, dekoru devirdim. Neyse, dekoru zorlukla kaldırıp, devam ettim. Mahir Canova, yanına çağırdı beni. İsmimi, nerede doğduğumu sordu. Adeta kekeleyerek ‘Ayşen… Mersin’de dünyaya gelmişim efendim’ diyebildim. Bunun üzerine, ‘Nerede öleceksin?‘ dedi. Kıpkırmızı olmuştum. Ne cevap vereceğimi bilemiyordum.’ Sahnede öleceğim desene,’ dedi. Evet, canlandırmamı çok beğenmiş ve gelecek vaad eden bir oyuncu olacağımı, sahnede öleceğimi öngörmüştü Mahir Canova. Günün birinde sahnede öleceğimi, son nefesime kadar sahnede olacağımı, işte o an anlamıştım.”                                     

”Yetenek farklı bir şey, hiç kuşkusuz. Ama bunu çalışmayla, disiplinle, özveriyle desteklemezseniz, körelir gidersiniz. Yetenek konusunda hiçbir zaman bir iddiam olmadı. Bunu başkalarının görüp, değerlendirmesini tercih ederim. Ama şu hususu özellikle belirtmek isterim ki, çok çalışkan ve disiplinliyim. Kapasitemi sonuna kadar zorlar, kendimle yarışırım. Sorumluluk duygum çok fazladır. Eğer oyuncu değil de, ne bileyim, bulaşıkçı bile olsaydım, mutlaka en iyisi olmaya çaba gösterirdim. “                                         

1974 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Yüksek Bölümü’nden mezun olduktan sonra Ankara Devlet Tiyatrosu’na oyuncu olarak girdi Ayşen İnci. Ve 1995 yılına kadar, ”Yunus Emre”, “Koçyiğit Köroğlu”, “Kanlı Nigar”, ”Üç Kız Kardeş” ( unutulmaz İrina karakteri) ,” Dört Mevsim”, “Kiss Me Kate”, “Sevgililer”,” Büyük Aşkların Sonuncusu”, ”Kılıç ve Ney”, “Keşanlı Ali Destanı”, “Kadınlar da Savaşı Yitirdi”,  “IV Murat”, ”Hürrem Sultan” gibi oyunlarda rol aldı.

“Biz şanlıydık o dönemde,  tayin, kadro beklemek gibi, bir sorunumuz yoktu. Hemen göreve başlıyorduk. Üst üste, yetişkin, çocuk oyunlarında rol aldım. Bir oyun başlıyor, o devam ederken, diğerinin provalarına giriyorduk dur durak bilmeden. Ustalarla aynı sahneleri paylaştık. Sahnede piştik, sahnede öğrendik çok şeyi. Ayrıca İtalyan, İngiliz, Amerikalı yönetmenlerle çalışma fırsatım oldu. Ve hep iyi projelerde yer aldım. Şu bir gerçektir ki; Seyircinin soluğunu, sıcaklığını hissetmek, oyun sonunda onların alkışlarını duymak tüm yorgunluğa, heyecana, bütün o üzüntülere değiyor aslında. Müthiş bir etkileşim bu, dediğim. Zaten oyunculuk, sahnede olmak çocukluk hayalimdi. Bu yüzden sahnede olmak çok büyük mutluluk, benim için. Nasıl desem, bütün sorunlarımı, adeta kendimi unuttuğum eşsiz, büyüleyici bir dünya orası.”                                         
”Şimdi oyunculara çok önemli teknik imkânlar sunuluyor. En basiti, mikrofon meselâ. ‘Keşanlı Ali Destanı’nı hatırlıyorum, Madam Olga rolündeydim. Rüştü Asyalı Ali, Nurseli İdiz Zilha / Nevvare’ydi oyunda. O meşhur Sivilizasyon şarkısını, hatırlarsınız, koskoca bir orkestra eşliğinde, mikrofonsuz, okuyordum. ‘Kiss Me Kate’ de de yine kırk kişilik orkestra önünde çıplak sesle yorumluyordum şarkıları…”  

  
“Kiss Me Kate’ ile ilgili, ne çok anım var, bilseniz. Yeni evliydim o günlerde. Amerikalı bir yönetmen sahneye koyacaktı ve yapılan auditıon’da Kate rolü için  seçildim. Tabii, eşimle çıkacağımız uzun bir yurtdışı seyahati de, böylece iptal edilmiş oldu. Çok zorlu bir çalışma temposu içinde buluverdim kendimi bir anda. Tahmin ettiğiniz gibi, ‘Kiss Me Kate’, ilk müzikallerden biri olduğu için, genelde operacılar düşünülerek hazırlanmıştı şarkıları. Doğrusu ya, ancak çok deneyimli bir opera sanatçısının üstesinden gelebileceği, çıkılması gereken öyle notalar vardı ki. Oysa ben tiyatro oyuncusuydum. Bu sorunu halletmem gerekiyordu bir an önce. Derhal bir Bulgar hocayla çalışmaya başladım. Geceleri oyunu sayıkladığımı söylerdi eşim. Yorgundum. Sinirlerim yıpranmıştı. Kilo kaybetmiştim. Ve sonunda ‘ Kiss Me Kate‘ perde açtı. Oyunu izleyen Asuman Korad’ın beni kutlaması gerçek bir ödüldü, tabii.”                                                

“Sahi, ‘Kiss Me Kate’ devam ederken, ‘Kılıç ve Ney’de  Ankara Radyosu Korosu ve Saz Heyeti sanatçılarıyla birlikte Klasik Türk Sanat Müziği eserleri yorumluyordum sahnede.”                   

“1995’de İstanbul Devlet Tiyatrosu’na tayin oldum. ‘Kozalar ve Ölüler Konuşmak İster’ ile İstanbul izleyiciyle tanıştım. Tayin dedim de, tahminimin aksine, de pek kolay olmadı bu süreç. Bozkurt Kuruç tayinimi yapmak istemedi. İstanbul’da ilk yıllarım zor geçti. Ankara’da sürekli oynamaya o kadar alışkındım ki, kendimi adeta boşlukta ve işe yaramaz hissetmeye başlamıştım. Tayinim gerçekleşmediği için, tiyatromda sahne alamıyordum bir türlü. Ama Gencay Gürün bana kapılarını açtı. Nedret Güvenç’in rejisiyle ‘ Seher Vakti’nde oynadım.”                   

“Gönlüm, hep tiyatrodaydı elbette. Bir şey yapmadan maaş almak çok ağrıma gidiyordu. Bir çocuk oyununda asistanlık yapmak için başvurduğumda,’ Ama nasıl olur, size son derece ayıp ederiz,’ diyen idareciler oldu. Ama ben o oyunda çalıştım ve ilk kez bir kukla tiyatrosunda görev alarak çok şey öğrendim. Bu yaşa geldim, hala talebe psikolojisi içindeyim. Hep, kimden, nereden, nasıl bir şey öğrenebilirim, diye bakarım. Bu bir ustam da olur, oyunumdaki yeni mezun bir genç oyuncu da. Hiç fark etmez.”                                              
Ayşen İnci’yi dünyaca ünlü bir keman virtüözünü canlandırdığı “Tek Kişilik Düet”  oyununda, o MS hastası kadın kimliğinde hatırlıyorum şimdi. ’Periliçe’ gerçek bir Multiple Skleroz hastası mıydı yoksa? O parmakları... Ya Nedret Güvenç’in yönettiği, Refik Erduran’ın “ Seher Vakti ” oyunundaki başarısı?                              
“Bazen eski Roma’da Kraliçe oldum ben. Bazen ormanlar perisi. Bazen Jüliet, bazen Lady Machbeth. Bazen kızgın. Bazen kahkahalı. Şimdi ışıklar nerede? Benim ışıklarım nerede?“      

                                     

Elçin Gürler’in yazdığı “Takma Kirpikler”de canlandırdığı Mualla Yücesoy karakteriyle bir kez daha zirvede bir oyunculuk sergilemişti. Ödüller, turneler, televizyon dizileri, kitap çalışmaları…Ve bütün bunları yaparken genelgeçere gönül indirmedi hiç.Sanatçı kimliğinden ödün vermedi hiçbir koşulda.                

“2006-2007 sezonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda oynadığım ‘Tek Kişilik Düet’ en sevdiğim oyundur, diyebilirim. Bu oyunu izleyen kimi nöroloji doktorları sahiden MS hastası olduğumu düşündüklerini, itiraf etmişlerdi. Çok çalıştım o oyundaki karakter için. Baştan sona büyük bir konsantrasyon gerektiren bir roldü çünkü. Kuliste oyun öncesi, su içerken bile, sakat olan elimi kullanamıyordum, inanır mısınız? Tekerlikli sandalyeyi idare etmek için günlerce çalıştım, kaç kere duvarlara çarptım, anlatamam. Ama bir süre sonra o tekerlikli sandalye  adeta bedenimin bir parçası oluverdi. Hiç unutmam, bir gün oyuna saatler kala tekerlekli sandalyenin bozulduğunu, çalışmadığını tespit ettim. Meğer aküsünde sorun varmış. Apar topar tamir ettirilip, oyuna yetiştirildi. Kulise erken gidip aksesuarı kontrol etmenin faydaları bunlar, tabii. Hemen belirtmeliyim ki, rolü okuduğumda çok etkilenmiştim. MS konusu kafamı kurcalamaya başlamıştı role hazırlanırken. Bir süre Cerrahpaşa’da Nöroloji Polikliniği’ne devam ettim bu süreçte. Hastalarla, doktorlarla görüştüm. Dediğim gibi, MS konusu beni etkilemişti, fuayede oyun broşürlerinin yanına derneğin, hastalıkla ilgili bilgilendirme broşürlerini koyduk. MS Derneği ile iletişimim gelişti zaman içinde. Çeşitli etkinlikler, toplantılar, gönüllü faaliyetler yaptık birlikte. Sonra yönetim kuruluna girdim, bir süre sonra beni başkan seçtiler. O tarihten beri de bu görevi yürütmeye çalışıyorum. Bu oyunu izleyen pek çok MS hastası, ‘Bizim sorunlarımızı bizden iyi anlattınız, sizi izledikten sonra ailelerimiz, yakınlarımız bizi çok daha iyi anlayacaklar’ diyerek gözyaşları içinde sarıldılar bana.”     

 “Tek Kişilik Düet’ ile Ankara’ya yaptığımız turneyi de hiç unutamam. Bu arada, şunu da belirtmeliyim ki, Ankara seyircisinin benim gönlümde çok farklı bir yeri vardır. Dile kolay, yirmi senem onlarla geçmiş. Bu arada ben de onların gönlünde yer etmiş olmalıyım ki, selamda şöyle bir olay yaşadım: Selâm sırasında, yaşlı bir hanım, arka sıralardan yürüyerek, sahnenin tam önüne kadar geldi ve bana ‘İyi ki geldiniz, sizi çok özlemiştik,’ dedi. Gözyaşlarımı tutamadığımı hatırlıyorum. Bir oyuncu için bundan büyük bir ödül, olabilir mi? “                         

“Tiyatrocu emekli olmaz. Ölene kadar tiyatro ile yaşar. Sağlığı elverdiği sürece oynayarak, sahneye koyarak, izleyerek, yetiştirerek. Şimdi, düşünüyorum da, yaklaşık olarak kırka yakın oyunda rol aldım. Bütün rollerimi harika oynadım, diyemem. Zaten bunu söyleyen oyuncu, kendini kandırıyordur ya da müthiş bir megalomandır, bana göre. Güzel oynadığım roller de oldu. Kendimi yetersiz, vasat, hatta kötü hissettiğim roller de. Kendime karşı en acımasız eleştirmen, yine hep kendim oldum, diyebilirim. Eğer  o geceki performansımı yeterli bulmamışsam, etrafın övgüleri beni hiç etkilemez. Deneyim de çok önemli tabi. Değil ilk oyunlarım, bundan birkaç yıl önceki oyunlarım bile gündeme gelse şimdi, daha iyi oynarım, diye düşünüyorum.”    

O  yalın, zamana nakşolmuşcasına etkileyici, şiirsel, bir o kadar da sahici karakter yorumlarını anlatarak mı başlasam yazmaya? Ayşen İnci’yi ilk kez “Kadınlar Da Savaşı Yitirdi”de mi izlemiştim, yoksa “Keşanlı Ali Destanı”nda mı? 1984 veya 1985 yılı olmalı. Duygu Asena ile yan yana oturuyorduk salonda. Madam Olga, sivilizasyon’u anlatıyordu bizlere. Hayır, hepsinden önce Jennie Malone’dan bahsetmeliyim. Peki ya, “Takma Kirpikler?” “Sihirli Annem”in unutulmaz Periliçesi… O masallardan süzülüp gelmiş güzellik ve zarafet... Evet, nereden başlayacağımı bilemiyorum hâlâ...      

Perde Arkası: Ayşen İnci ile Devlet Tiyatroları’nın Dünü Bugünü
Ayşen İnci’nin, 1974 yılında Ankara’da başlayan, 1995 yılından itibaren İstanbul’da devam eden ve 40 yılı aşan tiyatro serüveni boyunca, bir “devlet tiyatrosu oyuncusu” olarak taçlandırdığı sayısız oyun bulunuyor. Sahnedeki başarısının yanı sıra, son yıllarda İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdür Yardımcılığı görevini de üstlenen İnci, her alanına emek verdiği devlet tiyatrolarını tüm veçheleriyle değerlendirebilecek yetkinlikte bir tiyatrocu olarak şunları söylüyor: “Devlet Tiyatroları, bu ülkenin en büyük değerlerinden biridir. Tarihi bir misyon sahibi olan bu tiyatroyu yaşatmak ülkemiz sanatı için büyük önem taşır. Tabii ki birtakım eleştiriler, tartışmalar ve bunlar üzerinden bazı yenilikler olabilir. Ama vazgeçmek mümkün değildir Devlet Tiyatroları’ndan.” Gerçekten de, tiyatroların Cumhuriyet tarihinde yeri çok önemlidir ve ülkemizde “cumhuriyet” rejimi kurulurken, tiyatroya büyük değer verilmiştir. Tiyatro, önemli bir iletişim aracı olarak gündeme alınmış, rejimin nimetlerini anlayacak, onu benimseyip koruyacak, “yeni insan”ın oluşmasında ondan büyük görevler beklenecektir. Bu nedenle, cumhuriyetin kurucuları, bu sanatın ülkede gelişmesi ve yaygınlaşması için bizzat öncülük etmişlerdir. Devlet konservatuvarı ve devlet tiyatroları bu amaçla kurulmuştur. “Cumhuriyet’in ilanıyla beraber tiyatroda üçüncü dönem olarak adlandırılabilecek Cumhuriyet Tiyatrosu devri başlar. Cumhuriyet Tiyatrosu’nun temel özelliği Cumhuriyet’in birimlerini kullanıp ulusun erdemlerinin yüceltilmesinin sağlanmasıydı.” (1) Bu bağlamda, devlet tiyatrolarının “cumhuriyet tiyatrosunun” mihenk taşları olduğu söylenebilir. Devlet tiyatrolarının tarihi, cumhuriyet rejiminin kuruluş ülkülerinin izlediği yolla paralel ilerlemiş; cumhuriyetin ülkülerine inanç zayıfladığı zaman duraklamış, hatırlandığı zaman yeniden hızlanmış ama, ondan bağımsız bir çizgi izleyememiştir. Dünyanın son yıllarda yaşadığı neoliberal dönüşümle birlikte, devlet tiyatroları da yepyeni bir yapılanma ve politik anlayışla karşı karşıya kalmış ve varlığı dahi tartışılır hale gelmiştir.             

Ayşen İnci, bu tartışmaya şu sözleriyle itiraz ediyor: “Devlet tiyatrolarını kapatmakla klasiklere, büyük yapımlara ve büyük ölçüde ‘kaliteye’ veda etmiş olacaksınız. Özel ve alternatif tiyatroların durumu ortada. Zorunlu olarak, özel tiyatroların pek çoğu gişe kaygısı içindeler. Ekonomik zorlukları aşabilmek ve ayakta kalabilmek için gişelerine mahkûmlar. Ben bu koşullarda hâlâ tiyatro yapmak için çabalayan arkadaşlarımı çok takdir ediyorum ve şunu hep savunuyorum: Ödenekli tiyatrolarda çalışan arkadaşlarımızın mutlaka bir özel tiyatro deneyimi olsun ki, ellerindeki imkânların değerini anlasınlar. Çok iyi işler yapan tiyatroların yanı sıra, ucuz ve kalitesiz işlere imza atan tiyatrolar da pek az değil. Zaten, dikkat ederseniz, iyi işler yapan tiyatroların başında ya da kadrosunda yine devlet tiyatrosu kökenli oyuncular ver. Bu fark her yerde kendisini belli ediyor. Devlet tiyatrolarının sahnelediği klasikleri, geniş kadrolu, bol kostümlü, tekniği mükemmel büyük prodüksiyonları kolay kolay bir özel tiyatro gerçekleştiremez. Kalite, devlet tiyatroları için vazgeçilmezdir.” Kimi tiyatroların gişe kaygısı ile, tiyatro sanatı adına taşın altına elini sokmaktan kaçınması, buna bağlı olarak da yetersiz sanat ürünleri vermesi, maalesef toplumun tiyatrodan beklentisini karşılayamamakta, ve hatta giderek artan kültür yozlaşmasına katkıda bulunmaktadır. İnci’nin belirttiği gibi, ödenekli tiyatrolar tiyatro sevgisinin ve kalitesinin yükseltilmesi açısından yaşamsal önem taşıyorlar. Ancak ülkemizde tiyatro, yaşanan politik dönüşümler ve toplumsal değişimlere fazlasıyla tabi kılınmıştır. Bu nedenle, devlet tiyatrolarının, yaygınlaştırıcı ya da geliştirici bir işlev üstlenmesi sekteye uğramıştır. Dünyanın diğer pek çok ülkesinde iktidarların tiyatroyu toplumla kaynaştırarak geliştirme çabaları, bizim ülkemizde aynı düzeye gelememiştir. Zira, ödenekli kurumların kalitesinin yükselmesi için en önemli konu “bağımsız ve özgür yaratma” ortamıdır. Bu yüzden “özerklik” temel taleptir. “Her türlü müdahalenin uzağında, popülizme düşmeden, sanatı tek tipleştirmeden sevdirmenin ve yaygınlaştırmanın yolları mutlaka bulunmalıdır. Herkesin sanata ulaşım hakkı özenle gözetilmelidir. Tiyatro için gereken maddi kaynağı oluşturmak devletin görevidir. Ancak, devlet yalnızca düzenleyen konumunda olmalı, yaratıcı, özgürlükçü ve nitelikli sanatın üretimini, o kurumun sanatçılarına bırakmalıdır.” (2)     

Devlet tiyatroları gibi, kaliteyi önemseyen, ülkesinde estetik beğeniyi yükseltme çabasında olan kurumlar için,  sanatsal ilkeleri başat önemdedir. Kurumların, bu ilkeler çerçevesinde toplamak istediği seyircilerine hangi oyunları oynadığı da oldukça önemlidir. Bu da bizi repertuar sorunu ile karşı karşıya getirir. İnci de bu soruna vurgu yapıyor: “Özellikle repertuvarlarımıza müdahale edilmemesi lazım.  Evet, marjinal bir oyunu devlet tiyatrosunda oynayamayız. Örneğin, DOT’un oynadığı bir oyun bizde sahnelenemez. Bir kamu kurumu olarak sınırlarımız var. Alternatif sahnelerin oyun kriterleri ile ödenekli tiyatroların kriterleri doğal olarak çok farklı olmak durumunda, zaten hitap ettikleri kitleler farklı. Ama en azından, 1974’de Küheylan’ı sahneleyen devlet tiyatrosunun özgürlüğünü istiyorum ben.  Devlet tiyatroları, repertuvarını kendi idari yapısı ile kendi iradesiyle oluşturmalıdır. Repertuvarımızı oluşturacak yetkinliğe, birikime ve iradeye sahip olduğumuz gibi, yetki de tümüyle bizim olmalıdır. Dolayısıyla, sanat kurumlarının yönetiminde kararlar da sorumluluk da sanatçılara ait olmalıdır.” Tiyatro yazınımızın duayenlerinden Yaşar İlksavaş, İnci’yi teyit ediyor: “Oyun seçimi, hep bir sorun olarak tiyatromuzun gelişmesi aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Özel tiyatrolar oyun seçiminde büyük bir özgürlüğe sahiptirler ama teknik olanaklardan yoksun salonlarda çalışma, parasal sıkıntılar nedeniyle bu özgürlükleri ister istemez kısıtlanmaktadır. Ucuza çıkan dekorları olan, az kadrolu, fazla teknik gerektirmeyen oyunları seçmek zorunda kalmaktadırlar genellikle. Ödenekli tiyatrolar ise, parasal olanaklara sahip olmakla birlikte, oyun seçiminde daha başka kısıtlayıcı kurallara bağlı kalmaktadırlar.” (3) Devlet tiyatrolarının yönetsel anlamdaki açmazlarının sanatsal anlamda karşılığı, repertuar seçiminde kendini göstermektedir. Politik iktidarlar her dönem repertuarları denetleme ve yönlendirme çabasında olmuşlarıdır. Politik yapıya bu denli bağımlılığın, devlet tiyatrolarına zararı bir repertuar politikası tutturamamak, ve genellikle ülke gündeminin gerisine düşmek olmuştur. Repertuardan anlaşılan, otuz kırk oyunun adını alt alta sıralamak olunca, devlet tiyatroları adeta yerinde saymaya mahkûm edilmiştir.     Repertuar sorunundan ayrı tutulamayacak olan bir başka sorun da, devlet tiyatrolarında uygulanan kimi sansür uygulamalarıdır. Ayşen İnci, verdiği çarpıcı iki örnekle sansürün ülkemizde vardığı ve varabileceği noktayı işaret ediyor: “Sansür bizde adeta gelenekselleşmiştir ne yazık ki... Meselâ, Kenan Evren döneminde, Turgut Özakman genel müdürümüzken de sansür yaşadık. Kanlı Nigâr oynanıken, Evren Paşa’nın oyunu izlemeye geleceği öğrenilince, bir talimat geldi ve oyunda söylenmeyecek kelimeler yazılı olarak bildirildi bize. ‘Hoca’ denmeyecek, ‘hacı’ denmeyecek vb... Hatta komik ama ‘köpek’ sözcüğünün üstü bile çizilmişti. Köpek sözcüğü yerine ‘hoşhoş’ dememiz istendi! Oyundan önce, sansürlenen kelimelerin yerine söylememiz emredilen yeni kelimeleri ezberledik. Evren geldi. Tiyatronun her yerinde, kulislerde bile o kadar çok asker var ki, sahneye nereden çıkacağımızı şaşırıyoruz. Oyunu çok güzel sahneledik sansüre rağmen. Bir baktım, bütün o askerler yere çömelmişler; Evren’i, emirleri ve hatta dünyayı unutmuşlar ve kendilerini oyuna öyle bir kaptırmışlar ki, dizlerini döve döve kahkahalar atıyorlar. İşte tiyatronun gücü bu… Sansüre rağmen!” Politik iktidarlar, kamu kaynaklarını sadece kendi politik düşüncelerine uygun olan sanat ürünlerine ve tiyatro oyunlara aktarmayı görev bilmişlerdir tarih boyunca. “Sanata verilecek desteklerin biçim ve miktarı, bizim gibi politik kutuplaşmaların çok ve demokrasinin az olduğu ülkelerde, maalesef politik iktidarlar ve hükümetler tarafından doğrudan belirlenmek istenmektedir. Dolayısıyla devlet, sanat ve iktidar ilişkisi, politik iktidarın ekonomik kaynakları kendi görüşüne göre yönlendirmesine ve yaptırım gücünü kullanarak “sansür” uygulamalarına neden olmaktadır. Türkiye’de temel kültürel değerlerin, yerleşik sanat politikalarının ve demokrasi kültürünün eksikliği sansürün en temel nedenleridir.” (4) Bir başka anısını anlatıyor İnci: “Keşanlı Ali oynuyoruz. Bir gün Turgut Özakman beni çağırdı: ‘Aman kızım,  ‘kimi kadın kendini dirhem dirhem satar, kimi kadın çarşaf gibi serilir’ lâfını sakın söyleme!’ dedi. Şaşırdım kaldım. Meğer, bir milletvekili oyunu izlemiş, o repliğe takılmış ve şikayet etmiş! İşin acı tarafı, kendisi de yazar olan bir genel müdürün bu sansüre alet olması, sanatını savunamaması… Söyleyeceği sadece şuydu oysa: ‘Bakın, bu Haldun Taner ustamızın yazdığı bir replik ve size söz söylemek düşmez, siz karışamazsınız !” Ve ekliyor İnci: “Sanatçı daima çağının ilerisinde olmuştur, olmalıdır. Bu yüzden, yaşadığı zamana yabancı kalmış, anlaşılamamış ve sansür aydınların, sanatçıların yaşadığı bir kâbus olagelmiştir. Keşke devletlerin sanatla ve sanatçılarla ilişkisi onları maddi - manevi desteklemekle sınırlı kalsa!..”                                             

Bu türden olumsuzlukları bünyesinde taşısa da, ülkenin tartışmasız en büyük tiyatro kurumu devlet tiyatroları. Ayşen İnci, “Sadece kalite anlamında değil, nicelik olarak da çok güçlü bir kurum devlet tiyatroları.” diyor ve devam ediyor: “Tiyatroyu en geniş kitlelere ulaşabilecek tek kurumsal yapıyız bu ülkede. Ülkenin her yerine turneye gidiyoruz, hayatında tiyatro görmemiş insanları, hem de devlet tiyatrosu kalitesiyle tiyatroyla tanıştırıyoruz. Çocuk tiyatrolarımızla yarının seyircilerini yetiştiriyoruz. Ancak, ne yazık ki tiyatro hafife alınıyor, hak ettiği değer verilmiyor. Bu ülkede spora verilen maddi-manevi değerin onda birini geçtim, yüzde biri tiyatrolara verilse keşke. Bu ülkede bir futbolcuya ödenen parayla tiyatrolar ihya edilebilir! DT’lerin 140 milyon TL zarar ettiği propagandasıyla karalandığı dönemler bile oldu. Oysa devlet tiyatroları ya da genel anlamda tiyatro, kâr amacıyla değil hizmet amacıyla vardır. Hangi özel tiyatro, Anadolu’da 2 TL’ye çocuk, 4 TL’ye büyük oyunu oynayabilir ki? Büyük şehirlerimizde bile bilet fiyatları çok komik. Amaç, herkesi tiyatroyla buluşturmak. Dolayısıyla, devlet tiyatrolarını kapatmak her açıdan akıl dışı geliyor bana.”  Gerçekten de, şöyle kabaca bir göz atıldığında bile, devlet tiyatrolarının ülke çapındaki devasa büyüklüğü görülebilir: “Devlet tiyatroları bünyesinde toplam 656 idari personel, 810 u sanatçı olmak üzere 1035 sözleşmeli personel toplam1889 çalışanı istihdam etmektedir. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Antalya, Konya, Sivas, Erzurum, Trabzon, Van ve Diyarbakır’da yerleşik kadrolarla, Gaziantep, Malatya, Elazığ Samsun, Kahramanmaraş, Rize, Denizli, Ordu, Çorum ve Aydın da turne düzeniyle faaliyet göstermektedir. Ayrıca yerleşik merkezler kendi sorumluluk alanlarında bulunan illere düzenli turneler yapmaktadırlar.” (5) Görüldüğü üzere, devlet tiyatroları iş hacmi ve kapsama alanıyla devasa bir kurumdur. Ülkenin neredeyse tamamının tiyatro ihtiyacını tek başına karşılamaya çalışmaktadır. İstanbul, Ankara ve İzmir dışında kalan 78 ilde, tiyatro faaliyetinin yok denecek kadar az olduğu göz önüne alındığında, götürülen hizmetin büyüklüğü daha da görünür hale gelmektedir.  

Bugün pekçok kamu kurumunda olduğu gibi, bu kadar büyük ölçekli ve bu kadar önemli bir işlevi olan devlet tiyatrolarının işleyişinde ve yapılanmasında ciddi sorunlar yaşanıyor. İnci bu sorunlara parmak basıyor: “Devlet tiyatrolarında çok ciddi bir oyuncu potansiyeli var. Dünya çapında yeteneğe sahip pek çok oyuncu arkadaşım var. Bizde oyuncular benzer eğitimlerden süzülüp gelen ve kurum içi eğitimle de pekiştirilen bir oyunculuk ekolüne sahiptirler. Yapmamız gereken doğru oyunlar bulup, doğru rejileri doğru oyuncularla buluşturmak olmalı. Ama bu her zaman mümkün olamıyor artık. Maalesef günümüzde, ekonomik nedenlerden ötürü kadrolu oyuncuların çoğu dışarıda iş yapmak zorunda. Ama öncelik kendi işimiz olmalı, tiyatro olmalı; televizyon ya da sinema değil. Çünkü bu yüzden oyun oynamak, reji yapmak istemeyenler çıkıyor ve yetkin kişilere verebileceğimiz işleri başkalarına vermek durumunda kalabiliyoruz. Öte yandan, ciddi bir kadro sorunumuz var. Kalabalık kadrolarda, özellikle genç rollerinde dışarıdan arkadaşlara gereksinim duyuyoruz çünkü İstanbul DT’de kadrolu en genç oyuncular 45 yaş civarında.  Öte yandan, maalesef gençler, hiç alınmasınlar ama, özellikle özel üniversitelerin konservatuarından mezun arkadaşlar donanımsız geliyorlar. Hepsi değil, ama pek çoğu öyle. Böyle olunca da hem bir üslûp beraberliği olmuyor hem de sahne adabı açısından bir birliktelik sağlanamıyor. Madalyonun diğer yüzüne bakınca… Devlet tiyatrosunda kadrolu genç yok, yevmiyeler düşük. Genç oyuncular aldıkları üç beş kuruşun hesabını yapmak zorundalar haklı olarak.  Provalardan ve oyunlardan aldıkları ücretler komik rakamlar çünkü. Böyle olunca, onlar da televizyon ve sinemaya yöneliyorlar. Bu defa yine kadro sıkıntıları oluşuyor, oyunlar aksamaya başlıyor. Kadro sorununu halletmek, genç oyunculara daha çok imkân tanımak lazım. Emekli olanların yerine başkaları gelmiyor. Büyük bir yığılma var. İdareci olarak gençlerin acısını ben de çekiyorum, ne kadar zor geçindiklerini biliyorum. Devletin kadro vermesi ve bölge tiyatrolarını ciddi şekilde desteklemesi lâzım.” İnci’nin belirttiği gibi,  gerek geçen yıllar içinde kurucu kadroların yaşlanması üzerine doğan gereksinimden, sürekli alımlarla kadronun gençleştirilmesi, gerekse yeni açılan bölgeleri takviye etmek için alınan sanatçılarla 80’li yılların ortalarından itibaren sanatçı kadroları kabarmaya başlamıştır. “Bugün ülkemizde 60’ın üzerinde özel ya da devlet üniversitelerine bağlı tiyatro eğitimi veren okul vardır. Bu sayıya hergün bir yenisi eklenmektedir. Bu durum çok sayıda yetişmiş işsiz oyuncu demektir. Herhangi bir planlamaya bağlı kalmaksızın açılan onlarca üniversitelere bağlı tiyatro okulu da istihdam kapasitesini gözetmeden verdikleri mezunlarla işsiz tiyatrocu sayısını artırmış, sorunu iyice içinden çıkılamaz hale getirmiştir.“ (6) Devlet tiyatrolarının içinde bulundukları kadro sıkıntılarını aşabilmeleri için, “mali özerklik” kazanmaları kaçınılmazdır. Tiyatronun önemli oyuncularının, maddi koşulları yüzünden televizyon ve sinemayı tercih etmeleri, Cumhuriyet‘in ilk yıllarında olduğu gibi, tiyatronun, bugün de ekonomik olarak desteklenen bir yapı olması gerekliliğine işaret etmektedir.                                 

İnci, bu bağlamda “bölge tiyatrolarının” sorunlarını da dile getiriyor: “Ben bölgelerde 10 yılını veren arkadaşlarıma da üzülüyorum. En verimli zamanlarında, en genç yaşlarında, bir avuç insan,  Van’da, Diyarbakır’da, Erzurum’da, Sivas’ta tiyatro adına büyük işler yapmak için çabalıyorlar.  Başarıyorlar da! Ama hiçbir şekilde kendilerini geliştirme fırsatları olmuyor, çünkü 10 yıl boyunca hep aynı kadro, aynı insanlar aynı karakterleri oynamak durumunda kalıyorlar. Zaten iki elin parmağı kadar oyuncu sayısı olunca, belli tiplemelere sıkışıp kalıyorlar. Mecburen, kendilerini tekrar etmeye başlıyorlar bir süre sonra. Zamanla seyirciler aynı tipleri izlemekten, oyuncular da kanıksanmış rolleri oynamaktan bıkıyorlar. Kısıtlı kadro içinde farklı roller canlandırmaları, oyunculuklarını geliştirmeleri mümkün olamadığı gibi, tiyatral anlamda beslenecekleri kaynaklara erişmeleri, yeni ve farklı bilgilere, deneyimlere erişmeleri imkânsız oluyor. Hayatları da sanatları da monotonlaşıyor ne yazık ki. Mezun olup taşraya tayin edilen bu genç insanların arasında kendilerini eğitebilecek deneyimli oyuncular, ustalar yok; çünkü onlar büyük şehirlerde.  Kendi yağlarında kavrulmaya, birbirlerinden öğrenmeye çalışıyorlar ama tabii bu da bir yere kadar. Mecburi hizmet süresini doldurduktan sonra, 40’lı yaşlarına doğru büyük kentlere tayin oluyorlar. Böylece, büyük kentlerde de, tam tersine, genç oyuncu kıtlığı yaşanıyor çünkü buralara tayin olabilenler belli bir yaşa gelmiş oluyor. O nedenle genç oyuncu ihtiyacımızı dışarıdan karşılıyoruz mecburen. Bugün, İstanbul DT’nin kimi oyunlarında, 3 kadrolu oyuncu varsa bir oyunda, 30 tane kadrosuz oyuncumuz var! Bu politikayla bu kaçınılmaz bir son!... Bu şartlarda, Juliette’i çıkıp bu yaşta ben  mi oynayacağım?!? Ayşen İnci’nin bu haklı isyanı, temelde 1949 yılı koşulları içinde tek merkezli ve iki sahneli bir yapı için tasarlanmış yasal düzenlemeler ve kurumsal işleyiş ile bugünkü yapının sürdürülemeyeceğini anlatıyor bize. Muhsin Ertuğrul, bölge tiyatroları fikrini ortaya atarken sağlayacağı yararları şöyle açıklamaktadır: ”Bunları kurmakla yalnız halk eğitimi faydalanmayacak, tiyatro sanatı da bağımsızlığa kavuşacağı için alabildiğine gelişecek, büyük şehirlerdeki kötü geleneklerden, esnaflıktan, alışkanlık baskısından kurtulacak, yeni yeni yazarlar, yeni yeni rejisörler, yeni yeni oyuncular ortaya çıkacak. Bölge tiyatroları bir yandan bulundukları şehrin tiyatrosunda temsiller verirken öte yandan ikinci bir piyes ile başka bir kol o bölgenin şehir, kasaba ve köylerini nöbetleşe dolaşacaklar. O çevrede tiyatronun uğramadığı bir bucak bırakmayacaklar. Bölge Tiyatroları’nın başlarına geçecek olan idealist gençler o bölgeye kültür, sanat, yaşama ve çalışma zevki götürecekler. Ora çocuklarında uyuyan istidatları uyandıracaklar, yeni sanatçı kuşakları yetiştirecekler. Tek bir sözcükle kültür meşalesi olacaklar, kararmış ruhları aydınlatacaklar.” (7) Ancak, bölge tiyatrolarının Muhsin Ertuğrul’un önerdiği biçimiyle kurulamaması, zaman içinde oluşan mali, idari ve yapısal sorunların çözümlenmemesi, altyapı sorunlarının çözümlenmemesi, taşıma suyla değirmen döndürmek adına bölgelerde sanatçı istihdamı stratejisi, İnci’nin altını çizdiği sorunların doğmasına yol açmış, merkezde bir kadro şişkinliğine ve taşrada ciddi huzursuzluklara yol açmıştır. Muhsin Ertuğrul’un tasarladığı yapı, bugünkü dağınıklık ve eksikliklerle değil; ancak planlaması dikkatle yapılarak koşulları doğru oluşturulduğunda, kültür meşalesi olabilecek idealist tiyatrocuları yaratabilecektir.                  

Son olarak, hem dışarıdan hem içeriden çok önemli iki değerlendirme yapıyor İnci: “Toplumun da tiyatromuza değer vermesi, sanata ve sanatçılara sahip çıkması gerek. Dizi kahramanı öldü diye mevlût okutan, sevdiği dizi yayından kalktı diye tepki gösteren halkımız, ne yazık ki devlet tiyatrosu, operası, balesi kapatılacak, AKM çürüyor diye hiç sesini çıkarmıyor. Sanatsever bir toplumsal bilincin yeniden oluşturulması gerekiyor bu sahiplenmenin oluşması için. Ve bu konuda biz tiyatro sanatçılarına da büyük sorumluluk düşüyor. Öncelikle, devlet memuru olduğumuzu unutmamamız gerekir. İktidarlara, başımızı getirilen idarecilere göre çalışıp çalışmayacağımıza karar veremeyiz.  Bir doktor, Sağlık Bakanı değişti diye hasta bakmam diyemez. Bir öğretmen, Milli Eğitim Bakanı’nı ya da okulun müdürünü sevmediğini söyleyerek derslerini ihmal edemez. Ha, beğenmediğiniz idarenin maaşını da, ikramiyesini de kabul etmezsiniz, o zaman saygı duyarım ama ‘hem bu idareye hizmet etmem’ de, hem de beğenmediğin bu idarenin verdiği parayı utanmadan al, bu olacak iş değil… Biz her koşulda işimizi en iyi yapmak, ‘işte devlet tiyatrosu bu yüzden gereklidir’ savını en mükemmel şekilde ispat etmek, kabullendirmek zorundayız.”      

Ayşen İnci, değerlendirmeleriyle hem devlet tiyatrolarına hem de tiyatromuza dair tarihsel önem taşıyan notlar düşüyor. Sözleri, dünden yarına uzanan bir yolculuğun köşe taşlarına işaret ediyor; toplumları ve insanları sürekli değiştirip dönüştüren sanatın ve tiyatronun kendi iç devinimlerinin sancılarına, dış etkenlerle yaşanan çatışmalara parmak basıyor. Tiyatrosunun daha başarılı olabilmesi için çabalayan, sorgulayan ve fikir üreten bir idareci İnci. Öte yandan, sanatıyla bütünleşen, bir estetik/duyumsama biçimi olarak sanatını yaşatabilen, oynadığı roller üzerinden hayata müdahil yaşamı dönüştürme gücüne vakıf olabilen yaratıcı bir sanatçı. Çocukların sevgilisi “Periliçe” karakteri ile çıktığı yolculukta bir masal ve öykü yazarı; MS hastası “Stephanie Abrahams” karakteri ile özdeşleştiğinde MS Derneği başkanlığına uzanan bir yardımlaşma ve dayanışma meleği olabilen bir hümanist. Zaten, gerçek sanatçı, eserleriyle kendisini, yaşadığı toplumu ve dünyayı sürekli bir değişime ve dönüşüme tabi tutan istisnai bir varlıktır. Bazen bir renk, bir doku, bir ses veya bir olay sanatçının yaratıcı enerjisini harekete geçirebilir. Bu yaratma eylemi içinde gördüklerini, duyduklarını olduğu gibi eserine aktaran sanatçı, olguları ve olayları yalnız görerek, duyarak değil, yaşayarak sanat eserine dönüştürür. Eserleriyle bütünleşen yaratıcı kişi, doğal olarak ona kendisinden farklı şeyler de katar, başkalıklar yaratır. Ayşen İnci, son derece yetenekli, başarılı ve çalışkan bir oyuncu olmasının yanı sıra, sanatsal faaliyetiyle ilgili tüm sorunlara duyarlı bir tiyatro insanı ve her alanda yaratıcı bir sanatçı olarak tiyatro tarihimize adını yazdırıyor.

PINAR ÇEKİRGE – YAVUZ PAK

Kaynakça:
1)    And, Metin. “Başlangıcından 1983'e Türk Tiyatro Tarihi”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004
2)    Ökten, Özge. “1960 Sonrası Türk Tiyatro Eleştirisinde Ulusal Tiyatro Tartışmaları”,  Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Sahne Sanatları Ana Sanat Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2010
3)    İlksavaş, Yaşar. “Tiyatro Mevsimi Başlarken”, Argos, sayı: 9, İstanbul, 1990
4)    Akdede, Sacit Hadi. “ Devlet  Sanat İlişkisi, Sanatın Politik Ekonomisi”, Efil Yayınevi Yayınları, İstanbul, 2014
5)    Devlet Tiyatrosu İnternet Sitesi, www.devtiyatro.gov.tr 
6)    Karasu, Murat. “Bir Ödenekli Tiyatro Modeli Önerisi”, Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tiyatro Ana Sanat Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014
7)    Ertuğrul, Muhsin. “Azatlanmış Tiyatro”, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 17 Şubat 1963

Anahtar Kelimeler: ayşen inci, ikinci bölüm, takma kirpikler



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir