MAKALELER

Aynada Gördüğün "O YÜZ" Kim?

2015.03.09 00:00
| | |
1762

Sizce Nasıl?
Her sabah yüzümüzü yıkarken en az bir kez bakarız aynaya. O yüze. O yüz ve ardındakilere...

 

Her sabah yüzümüzü yıkarken en az bir kez bakarız aynaya. O yüze. O yüz ve ardındakilere. Asırlar kadar uzun bir an, aynadan bize bakan o yabancının ardındakini merak ederiz. O yüzün ardındaki kim? Bir kadın. Polly Stenham. Bir adım ileri gitmiş. O yüzün hikayesini bir oyuna dönüştürmüş. “That Face”. 

“Tiyatrodan çıkanların allak bullak olmuş yüzlerine bakarak kahvemi keyifle yudumluyorum. Biliyorum ki onlar için hayat asla bir daha eskisi gibi olmayacak.” Polly Stenham komik kadın. Komik ve trajik. Hayata ironik kahkahalar atıyor. Her bir kahkahası insanın içine saplanan bir bıçak. Aristokrat bir aileden gelen Stneham hem çok şanslı, hem çok şansız. Babasını genç yaşta kaybediyor. Anne ise bir muamma. Hakkında hiçbir bilgi yok. Kardeşi ve arkadaşlarıyla birlikte yaşıyor. 

İngiliz yazar Polly Stenham’ın henüz 19 yaşındayken yazdığı “That Face” ( O Yüz), “yüzüne tiyatro” (in your face) tiyatro akımının başladığı Londra’nın Royal Court Tiyatrosunda ilk defa sahnelendiğinde, sert yapısı, çok katmanlı karakterleri ve cüretkar sahneleriyle büyük tartışma konusu olmuştu. Nefret, sevgi ve tutku gel gitleri arasında savrulan karakterlerin öyküsü, yazara aynı yıl içinde İngiltere’de verilen en prestijli üç tiyatro ödülünü birden getirdi. Evening Standart’ın 2007 yılı Charles Wintor Ödülü, Eleştirmenler Birliği En İyi Oyun Yazarı Ödülü ve Tiyatro Yöneticileri Derneği En İyi Tiyatro Ödülü. 

Polly Stenham’ın hayatı tıpkı oyundaki Mia’nın hayatıyla büyük benzerlikler taşıyor. Bir gazeteci söyleşi yaparken bir gaflet anında en sorulmaması gereken soruyu sorar. “Oyundaki Mia karakteri sizi mi yansıtıyor?”. İşte o soru söyleşiyi bitirir. Ve o gün bugündür Stenham hiçbir söyleşi teklifini kabul etmiyor. That Face , West End’de Duke of York Tiyatrosunda sahnelendiği dönemde, tiyatronun karşısındaki kafeteryaya oturup seyirci tepkilerini izlermiş. Alem kadın şu Stenham. “Tiyatrodan çıkanların dağılmış yüzlerini seyretmeye bayılıyorum. Bir daha asla kendilerini “normal” hissetmeyecekler. Bu muhteşem bir şey. Çünkü oyunda anlattığım gibi gerçekten de hayatta bazı şeyler kötü gidebiliyor”. 

19 yaşında genç bir kızın böylesine sert, böylesine ağır bir oyunu, olağanüstü duyarlı bir dille nasıl yansıtabildiğini bir türlü anlayamıyorsunuz. Aşırı uçlarda savrulan bu umutsuz ruhları, bu kadar derinlikli nasıl hisseder insan? Annenin oğluna duyduğu aşka varan tutku, oğlanın annesine, kız kardeşin ağabeyine duyduğu umutsuz sevgiler ve bütün bu karmaşık ilişkilerin içinde boğulan insan trajedileri nasıl böyle incelikli anlatılabilir? Paramparça olmuş bir aile. Ya da ondan geriye kalan enkaz. Alkolik ve ilaç bağımlısı bir anne Martha (Zeynep Nutku). Hayatını annesini ayakta  tutmaya adamış ve akıl sağlığını yitirme noktasına gelmiş bir oğul Henry (Yarkın Ünsal). Kaldığı yatılı okulda tek eğlencesi kendinden küçük sınıftaki çocuklara işkence yapmak olan bir kız kardeş Mia (İrem Deniz ve Simge Nalbant dönüşümlü olarak oynuyorlar). Yaşadığı boşluğu alkol, uyuşturucu ve seks ile doldurmaya çalışan İzzy (Gonca Altıntaş). Sınıfın dışlanan, hor görülen, eziği Alice (Reyhan Taşkınlar). Ve  Hong Kong’ ta çekik gözlü sevgilisiyle yaşayan nefretlik, sorumsuz baba. Yalnız, mutsuz ve psikolojik travmalarla boğuşan umutsuz insanlar. Bunlar, Tiyatro Oyun Kutusu’nun Bo Sahnede oynadığı “That Face” (O Yüz) oyunundan kısa satır başları.

İnsanı şöyle tepeden tırnağa titreten oyunlar vardır. Hani, bildiğiniz her şeyi ezip geçen, şöyle bir sarsıp, silkeleyen oyunlar. Çarpıcı, rahatsız edici, ürperten, düşündüren, şok eden ve insanın içini acıtan oyunlar. Tiyatronun kapısından çıkarken, bir saat önce o binaya aynı kapıdan giren siz değilsinizdir. Hayat artık eskisi gibi olmayacak. Çünkü siz değiştiniz. İçinizde, derinlerde bir şeyler sarsıldı. Çünkü “bu, başka bir çağın tiyatrosu” diye düşündünüz. Gündelik yaşamdaki “fare koşusuna” bir an ara verip, yaşadığınız hayata bir kez daha dönüp bakma ihtiyacı hissettiniz. Tiyatro Oyun Kutusu, “That Face” oyununda işte size bunları hissettiriyor.     
Tiyatro Oyun Kutusu’nun sahneye koyduğu “That Face” (O Yüz)  Türkiye’de ilk defa sahneleniyor. Serdar Saatman’ın sahneye koyduğu oyunda başrolleri  Zeynep Nutku (Martha), Yarkın Ünsal (Henry), İrem Deniz ve Simge Nalbant  (Mia), Gonca Altıntaş (İzzy) ve Reyhan Taşkınlar (Alice) paylaşıyorlar. Dilimize Ahmet Gökhan Biçer’in kazandırdığı oyunun sahne düzenlemesi ise Işınsu Ersan’a ait. Oyunda ışık ve ses tasarımını Berk Suvar, teknik tasarımı ise Sena Şahin yapıyor.   
“Yüzüne tiyatro”, genel olarak cinsellik, küfür, şiddet ve marjinallik içeren oyunlara verilen ad. İlk defa genç yazarlar tarafından İngiltere’de ortaya çıkan “in your face” akımı oyunlarda ön plana çıkan müstehcenlik ve şiddet unsurlarıyla seyirciyi şok etmeyi amaçlıyor. Bu terim değişikliğe uğrayarak, ilk defa “ in-yer-face” olarak,  İngiliz Tiyatro eleştirmeni ve Boston Üniversitesi öğretim üyelerinden Aleks Sierz tarafından kullanılır. “İn yer face” terimi 2001 yılında piyasaya çıkan “İn-Yer-Face Theatre” kitabıyla daha popüler hale gelir.
 
Salona girdiğinizde yüksek sesli bir müzik eşliğinde popolarını kıvırta kıvırta dans eden Mia ve İzzy’i ve köşede iskemlede uyur pozisyonda Alice’i görürüz. Sanki seyirciler yokmuş gibi davranırlar. Oyun hassas bir dengeye üzerine kurulmuş. Şiddet ve cinsellik yüklü sahnelerle kolayca iğrençleşebilecekken bu hataya düşülmüyor. Çünkü bu oyun kaybedilmiş hayatları anlatıyor. Sonuçta  kendileri, ilişkileriyle yüzleşen insanlar bunlar. Herkesin kendisiyle yüzleştiği bir trajedisi vardır. 
Alice (Reyhan Taşkınlar) hiç konuşmayan, “ucube” dedikleri, çirkin, okuldaki arkadaşları tarafından dışlanmış, sürekli dalga geçilen, ezik, kendini bir türlü koruyamayan o zavallı çocuklardan biri. Yani, kaybedenler takımından. Oyunumuzun işkence mağduru. Alice karakteri (Reyhan Taşkınlar) oyun boyunca hiç konuşmuyor. Sadece vücut dilini kullanıyor. Eğlence olsun diye kendisine fazla miktarda Vallium hapları verilen Alice, baygın vaziyette. Gözleri kapalı, oturduğu iskemleden yere düşmek üzere. Kendinden öylesine geçmiş ki gördüğü şiddete karşı tepki bile veremiyor. Mesela saçını kesip zorla ağzına tıkıştırdıklarında ya da yere yıkıp tekmelediklerinde gıkı çıkmıyor.   

En büyük eğlencesi kendinden küçük sınıflardaki kızlara işkence yapmak olan kız kardeş Mia (İrem Deniz). Erişkin olduğunu ispatlamak için uyuşturucu ve alkol kullanan, kızlarla öpüşen sorumsuz ergen profili. İçine düştüğü boşluğu ve sevgi yoksunluğunu fiziksel temasla kapamaya çalışan küçük kız İzzy (Gonca Altıntaş). Üstelik, ironik biçimde okul başkanıdır. Yani korumakla yükümlü olduğu çocuklara işkence yaptığının bal gibi farkındadır ama yaptığının kötü bir şey olduğuna inanmaz. Ona göre, bu sadece basit bir eğlence, alt tarafı bir şakadır. 

Bunlar, iyi ve kötü kavramlarını henüz tam olarak oluşturamamış, büyümüşte küçülmüş, çok bilmiş, bencil çocuklar. Her ikisi de pahalı okullara giden, hayat hakkında hiçbir fikirleri olmayan, aileleri dağılmış, sevgisiz bırakılmış, sorumsuz, boş kafalı ergen tipini çok güzel tanımlıyorlar. İşkence yaptıkları zavallı Alice hastanede yatarken, İzzy’nin tepkisi olaya yaklaşımlarını gösterir. “Abartmayın yaa. Kız ölmüş filan değil. Hastanede yatıyor. Sadece komaya girmiş! ” İrem Deniz ve Gonca Altıntaş serbest tavırlarıyla, kız kıza öpüşmeleri, sevişme sahneleri gibi seyirciyi rahatsız eden bıçak sırtı sahnelerin üstesinden büyük bir rahatlıkla geliyorlar. Dozunu ayarladıkları şiddet ve cinsellik gibi sahneleri bayağılaşmadan yansıtabiliyorlar. 

Oyunun yönetmeni Serdar Satman sahneyi çok güzel kullanıyor. Oyun akıcı ve süreklilik duygusunu hiç kaybetmiyor. Oyuncular oynadıkları alanın her santimini kullanıyorlar. Yani sahnenin hakkını veriyorlar. Bazı durumlarda sahneyi ikiye bölerek eş zamanlı olarak iki ayrı sahneyi izleyiciye gösteriyorlar. Mesela, odanın bir köşesinde Mia ve İzzy, okulda Alice’e işkence ederken, odanın diğer bölümünde yatağın üzerinde sakin sessiz kitap okuyan Henry’i görürüz. İki ayrı yerde hayatlar farklı biçimde akıp giderken seyirciler de dışardan bakan gözlemciler olarak olaya tanıklık ederler. 

Ev metaforunda, annenin baskısı altında bunalan ağabey (Henry) ilk defa evden dışarı çıkar. Babasının evine gider. Dışarıdan bakan seyirciler olarak, Henry, Mia ve İzzy’i araya mesafe koyarak izleriz. Bu evi uzak açılı tutuyor ve oyundaki karakterlerin hayatlarına dışarıdan bakmayı sağlıyor. Evde Henry ve İzzy birlikte olurlar. Heny’nin ilk kez yaşadığı bu seks deneyimi izlemek seyircileri bir anlamda röntgenci konumuna düşürür. Bu da oyunun yapısından kaynaklanan rahatsız edici ve şok eden bir özellik. Dış gözlem yapma özelliği, olaylara dışardan bakanların Martha’nın iç dünyasını daha iyi anlamalarını sağlıyor. Bütün bu olaylar yaşanırken bir yandan da Martha’nın evini görürüz. Çünkü esas dram orada geçiyor.   
 
Henry (Yarkın Ünsal) yaşadığı sert hayatın ve acının vaktinden önce olgunlaştırdığı bir genç. Okuyan, resim yapan kültürlü biri o. Oyunda gördüğümüz tek olumluya yakın karakter. Bu çocukta umut var dedirten, kendini kurtaracağına inandığımız biri. Annesini tımarhaneye kapatılmaktan korumak için insan üstü bir çaba harcar. Yoksa, Martha hepten yok olup gidecek. O hassas çizginin tam üzerindedir. Henry, her ikisi için de ayakta kalmak zorunda. Martha’nın enseste varan okşamalarına, “yapma, sapıkça şeyler bunlar” deyip müdahale edecek kadar kendine hakimdir. Ama onun da kırılma noktaları vardır. 

Oyuncular anın duygusunu çok iyi yakalıyorlar. Bu da yaşanan o anı “gerçek” yapıyor. Oynuyormuş gibi değil, “sahici” duygular üzerinden izliyorsunuz olayı. Mesela, Henry (Yarkın Ünsal) sinir krizi geçirdiğinde, masanın üzerinde çömelmiş, o annesine muhtaç küçük çocuğu görürüz. “Lütfen Martha, şimdi gitmeliyiz yoksa seni bir tımarhaneye tıkacaklar ve ben seni bir daha hiç göremeyeceğim”. O artık, annesini kaybetme korkusuyla sarsılmış küçük bir oğlan çocuğudur. Sinir krizinin tam ortasında, annesine “Senden tek bir şey istedim. Tek güzel bir gün” dediği o an. “Elimizde sevdiklerimizle birlikte geçirdiğimiz kaç tane güzel günümüz var?” diye düşünüyor insan. İçimizde kocaman bir hançer. Çok derine saplanmış olmalı ki deli gibi ağlıyoruz. Gözyaşları sel gibi akarken düşünmeden edemiyoruz. Hayatımızda sevdiklerimizle geçireceğimiz tek güzel bir gün. Gerçekleştirmesi  bu kadar zor mu? İnsan o an her şeyi bırakıp elinde kalana sıkıca sarılmak istiyor. 

Yarkın Ünsal öfkesini kontrol altında tutmaya çalışan delikanlı profilini başarıyla taşıyor. Çıldırma noktasına geldiği an kendine nasıl hakim olmaya çalıştığını birebir tanık oluyoruz. Hepimiz evimizde her gün kaç kez çıldırma noktasına geliyoruz? Yarkın Ünsal oyun yazarlığından geldiği için karakter çözümlemesinde ayrıntılara inebiliyor ve ortaya çıkardığı karakter çok inandırıcı olabiliyor.

Her şey bir kol mesafesi uzaklığında olup bitiyor. Seyirci kendini istemeden olaya tanık olan rahatsız kapı komşusu gibi hissediyor. Misafirliğe gelmiş de evde bir patırtı çıkmış ve oradan nasıl kaçacağını bilemeyen rahatsız misafirler durumundayız. Koltuğun ucunda, diken üzerinde oturan talihsiz konuklar. Bir punduna getirsek kapıyı bulup kaçacağız ama kapı Martha ve diğerleri tarafından tutulmuş vaziyette. Çaresiz iliştiğimiz yere büzüşüyoruz.
 
“Ben sana hamileyken her şey tertemizdi. Söz veriyorum yine öyle olacak” diyor Martha (Zeynep Nutku). O, “tertemizdim” kelimesini vurgularken içimizde bir şeyler kırılıyor. Martha, “ben, hep böyle değildim” demek istiyor. Böyle, ilaç bağımlısı, alkolik, ruh hastası biri değildim. Ne oldu da o tertemiz kadın bu hale geldi diye düşünüyorsunuz. Ne yaptınız bu kadına? Onu nasıl bu hale getirdiniz? 

Daha fazla dayanamayan Henry tamamen dağılır. Sarsılmaz bir kaya gibi gördüğü ve sırtını dayadığı ağabeyinin çökmesine tahammül edemeyen Mia ağlayarak bağırır. “Ağabey kendine gel”. Artık umutsuzca çığlık atmaktadır “Senden başka hiç kimsem yok. Kendine gelmek zorundasın”. O artık sorumsuz bir ergen değildir. Bu korkmuş küçük bir kızın acı dolu çığlığıdır. Çaresizlik bir kol mesafesindedir artık. Hatta o yoğun “çersizlik duygusu” bizzat bizim içimizde. Hatırlayın. En çaresiz kaldığınız an hangisiydi? Dünyanın tepenize yıkıldığı an. Yerin ayaklarınızın altından çekildiği o an hangisiydi?

Martha’nın evden ayrılırken son kez kızının saçlarına yavaşça dokunması acaba kaç kişiyi kalbinden vurmuştur. Anne kızın arasındaki sevgiye dayalı tek küçük hareket budur. Hani fırsat verilse, birbirini kucaklamak için can atan anne kızın arasındaki tek sevgi kırıntısı neden bu kadar içimizi yakar ki? Keşke kalbi kırık gitmiş bütün ana kızların adına bir kez birbirlerine sarılabilseler. Çünkü hepimizin sevmeye, sevilmeye o kadar çok ihtiyacımız var ki. Dünyanın sokaklarında şiddet dolu dizgin akarken elimizde sadece sevdiklerimiz kalıyor. Bir de onlara sarılmalarımız. Ama hayır ! O naiflik sadece eskide kalmış siyah beyaz Türk filmlerine ait. Polly Stenham’ın dünyasında hayat çok sert. 

Martha’nın terk edilme psikolojisi, anneyi tamamen “yalnızlaştırır”. Çünkü Martha daha önce kocası tarafından terk edilmiş. Terk edilmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyor. Oyunda baba karakterini hiç görmüyoruz ama etkileri oyun boyunca devam ediyor. Mesela, Martha’nın bu hale gelmesinde eski eşinin kendisini sürekli aldatması yatıyor.
 
Oğlunun, evin dışına çıktığını, farklı bir dünyaya doğru adım attığını hissettiği anda oğlunun kıyafetlerini makasla keser. Oğlunu kaybetme korkusuyla bunu yapar. Sokağa çıkmak için giyecek hiç bir şey bulamasın ve kendisini bir daha terk etmesin diye bütün kıyafetlerini paramparça eder. Bu olay Martha’nın yaşadığı içsel fırtınayı anlatır. Çünkü Henry onun hayatla arasındaki “tek bağdır”. Henüz oğluyla arasındaki göbek kordonu kesilmemiştir. Oğluyla arasında takıntılı bir ilişki vardır. Ama anne sevgisi her şeye üstün gelir. Martha’nın içinde bulunduğu ağır psikolojik travmaya rağmen özgür iradesini kullanabildiği an, oyunun dönüm noktasıdır. Martha uyuşturucu ve alkol bağımlılığına rağmen kendi içinde bir devrim yapar. Bunu oğluna duyduğu büyük sevgiyle başarır. 

Zeynep Nutku, Martha rolüne hazırlanırken uzun süreli bir okuma ve araştırma dönemi geçirmiş. “Martha için yaptığım araştırmada, onun iokaste kompleksli,  alkolik ve borderline hastası olduğunu keşfettim. Aslında oyunda herkesin ayrı bir psikolojik travması var. Bu travmalar oyunun sonunda daha net olarak ortaya çıkıyor. Sevginin, terk edilme korkusu ile saplantılı bir hal alması gibi. Ama aslında hepimiz daha hafif dozlarda bu duyguları yaşıyoruz. Bu duygularla, seyirciyi “yüzleştirmek” istedik” diyor.

Zeynep Nutku “gözleriyle oynuyor”. Sadece gözleriyle oynayabilen ender sanatçılardan biri. Sayfalar dolusu yazılı bir metni hiç konuşmadan gözlerindeki değişen ifadelerle anlatmayı başarıyor. Zeynep Nutku Martha karakterini çok güzel tahlil etmiş, çözümlemiş. Orada Martha’nın duygusal çalkantılarını iyi çözümleyerek karakteri katman katman boyutlandırmış. Karakterin ruh hallerinde yer alan takıntılı tavrı, alkol bağımlılığı, terk edilme korkusu, yalnızlığı ve ilaç bağımlılığı (reçeteli ilaç kullanıyor) karakterin bütün bu özelliklerini katmanlar halinde boyutlandırarak veriyor. En önemlisi oyun boyunca bütün bu özellikleri unutmadan, bırakmadan, tek tek bir arada karıştırmadan, vurgulayarak oynuyor. Duygusal sürekliliği hiç koparmadan sonuna kadar götürüyor. Süreklilik duygusu etkili oluyor ve bütün bunları gözlerine başarıyla yansıtıyor. Ayrıntıları kaçırmayan, ekonomik, abartısız oyunculuğuyla “samimiyeti” yakalıyor. Bu da Martha’yı “gerçekçi” kılıyor. Bütün bu nedenlerden dolayı, Martha karakteri karşımıza çok sahici, çok gerçek biri olarak çıkıyor. Bu nedenle, Martha’yı anlamaya başlıyoruz.  

Serdar Satman oyuncuların içindeki yeteneği dışarı çıkaran ve bunu başarıyla sahneye yansıtan bir yönetmen. Oyuncularını nasıl kullanacağını çok iyi biliyor. Oyunda başrolleri paylaşan Zeynep Nutku, Yarkın Ünsal, İrem Deniz, Simge Nalbant, Gonca Altıntaş ve Reyhan Taşkınlar hepsi eğitim görmüş, sanatsal, içsel enerjisi çok yüksek oyuncular. Grubun içindeki takım çalışması, oyuncuların arasındaki mükemmel uyum, oyunun iç enerjisini sürekli olarak hep yüksek tutuyor ve sürekliliği sağlıyor. Bu nedenle, izleyiciler oyunun ilk dakikasından itibaren bütün dikkatlerini oyuna veriyor. Oyun bitene kadar hiç kopmadan, oyunun içinde kalıyorlar. 

Oyun boyunca karakterlerin birbirine uyguladıkları şiddete tanık oluyoruz. Martha’nın öfke nöbetlerine tutulduğunda Henry’nin yaptığı karakalem resimleri yırtması, Henry’nin elbiselerini paramparça etmesi, Henry’nin kızgınlık anında bütün eşyaları duvara çarpıp atması, yatağı altüst edip her şeyi yerlere fırlatması, Mia ve Martha arasındaki dozu yüksek kaçan kavgalar, Mia ve Dizzy’nin birlikte Alice’e  uyguladıkları şiddet, onu yere yıkıp tekmelemeleri, saçını kesip ona yedirmeleri, karakterler arasında yaşanan şiddet, aslında gündelik hayatta karşılaştıklarımızdan çok da farklı değil. Trafikte canavara dönüşen sürücüler, her gün televizyon ekranlarında birbirini doğrayan insanlar, karılarını öldüren pişkin ve arsız kocalar, kan davası nedeniyle yanlışlıkla beş kişiyi tarayarak öldüren umursamaz genç delikanlılar. Yani, oyundaki şiddet aslında sokağın birebir yansıması.  

Kıyafet ve dekor tasarımı Işınsu Ersan’a ait. Oyun boyunca, öykünün konusuna uygun olarak darmadağın bir sahne görüyoruz. Kirli ve dağınık bir yatak, üzerinde içki şişesi, bardak ve ilaçların bulunduğu bir masa, kıyafetlerin asılı olduğu bir demir askı, bir komodin ve kağıtların, defterin, kitabın yer aldığı bir raf bulunuyor. Yerlerde elbiseler, kağıtlar, ilaç kutuları, kalemler, bir yığın ıvır zıvır var. Yani, Martha’nın evini pislik götürüyor. Zemin o kadar kirli ki oyunun sonunda burayı nasıl topluyorlar acaba diye düşünüyorsunuz. Odanın dört bir yanına saçılan bütün bu eşyalarla, aslında karakterlerin dağılmış hayatlarına mükemmel bir gönderme yapılıyor.    
Bu oyunda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Gerçek hayatta da öyle değil mi? Gerçeği bulmak için çoğu zaman parlak cilalı zemini kazımak ve altından çıkan çirkinliğe dayanmak gerekiyor. Oyun insani değerler, zafiyetler, insan trajedileri üzerine kurulu. Karakterlerin çektikleri acılar, aslında hepimizin, aynaların ardında çektiğimiz acılara çok benziyor. 

Oyunun adı “O YÜZ”. Oyun bir ayna. Kirli hayatlarımıza tutulan insafsız bir ayna. Bu aynadan kaçış yok. Orada, çokça şiddet, bolca küfür, akıl hastalıkları, kaybedilen hayatlar, ensest ilişkiler, bağımlılığa dönüşen tutku yüklü sevgiler, sevgi yoksunluğunun içini seksle, uyuşturucuyla, alkolle doldurmaya çalışmalar var. Bu hayatın ta kendisi. Bin bir tane yüz var bu aynaya yansıyanlarda. O yüzlerden herhangi biri pekala siz olabilirsiniz. İnsanlar kendilerine biçilen yüzlerden birini bu oyunda görüyorlar. Peki, sizin yüzünüz hangisi ?

“That Face” ya da “O Yüz” 10 Mart’ta Ankara Akün Sahnesinde ve 24 Mart’ta İstanbul Bo Sahnede sergilenecek. Aynadaki “O Yüz” e bakmaya cesaretiniz var mı?

Seval Deniz Karahaliloğlu

Anahtar Kelimeler: o yüz, tiyatro oyun kutusu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir