MAKALELER

Aşk Öldürecekse "Aşk Ölsün"!

2018.04.01 00:00
| | |
1508

Sizce Nasıl?
10 yıl boyunca sahnelerde olan Basit Bir Ev Kazası oyununun devamı niteliğindeki tek kişilik oyun Aşkölsün, bu sezon Kadıköy'deki Baba Sahne'de

10 yıl boyunca sahnelerde olan Basit Bir Ev Kazası oyununun devamı niteliğindeki tek kişilik oyun Aşkölsün, bu sezon Kadıköy’deki Baba Sahne’de seyirciyle buluşuyor. Oyun için, Basit Bir Ev Kazası’nın devamı niteliğinde dedim ama böyle olması ilk oyunu izlememiş olanlar için bir kayıp değil. Zira ilkini izlememiş olmak, ikincisinin anlaşılmasına engel teşkil etmiyor.  Basit Bir Ev Kazası oyunundan haberdar olmayanlar bile, Aşkölsün’de bağımsız bir hikâye izlediklerini düşünecek, bir kopukluk olduğu veya öncesi olduğu hissine kapılmayacaklardır.


İki oyunun da tek karakteri olan Songül, klâsik bir umutsuz ev kadını. Basit Bir Ev Kazası’nda son olarak kocası tarafından aldatılan ve terk edilen Songül, Aşkölsün oyununda kaldığı yerden hayatına devam ediyor ve finale gidiyor. Bu süreçte de yine türlü maceralara sürükleniyor. 


Yalnızlık Bizim Tercihimiz mi Yoksa Sürüklendiğimiz Bir Durum mu?

Songül, yine yalnız ve tüm çabalarına rağmen istediği mütevazı mutluluğa erişememiş biri olarak çıkıyor karşımıza. Bir otogardaki köhne ve kirli kadınlar tuvaleti görüntüsü ile başlıyor oyun. Aslında Songül intihar düşüncesi ile tuvalete giriyor ama temizlik düşkünü bir kadın olması hasebiyle tuvaleti çantasındaki kolonya ve temizlik malzemeleriyle dezenfekte etmeye başlar. Ardından oturur klozetin üstüne ve daha önceden sayfalar dolusu yazdığı günlüğüne notlar düşmeye devam eder. Başından geçenleri, mutlu olma hayâllerini, erkeklerle olan ilişkilerinde neden hep en çok kendisinin sevdiğini, neden sevdiği kadar sevilmediğini, bunu bir türlü anlayamadığını, sevgililerini elinden alan diğer kadınlara karşı hissettiklerini, etrafında mutluluk gülücükleri saçan insanlara karşı duyduğu öfke ve gıpta karışımı duygularını yazar da yazar. Bir yandan da geçmişte yazdıklarını okur, hatırlamaya çalışır. Hatırladıkça kendisine ve çevresine duyduğu kızgınlığı artar. Bir anda ölmeden önce gerçekleşmesini istediği en büyük ideali aklına gelir; günlüklerini bir roman haline getirmek ve onunla Nobel Ödülleri’ne katılmak… Derken otobüsün muavininden aldığı uyuşturucu benzeri bir ilaçtan beş taneyi tek seferde içer lâkin halüsinasyon tesirinin haricinde hiçbir şey olmaz kendisine. Ve tuvaletten çıkarak hayata kaldığı yerden devam eder. Kâh istediği tatili gerçekleştirme derdine düşer, kâh bir motosiklet almanın hayâlini kurar, kâh kendisini evde temizliğe verir, kâh bir işyerinde çalışır. En sonunda defalarca hüsrana uğramasına rağmen bir ilişkiye daha büyük umutlarla yelken açıp evliliğe karar verir. 


Başından geçen talihsiz olaylara, girdiği işlerde tutunamamasına, defalarca kandırılmasına, yıllarca aldatılmasına, kocaman bir yalnızlık girdabında olmasına rağmen, aldırmadan mutlu olmak için arayışlarını sürdürür Songül. Bu arada da devamlı yalnızlığını sorgular. Bunun sorumlusunun hep başkaları olduğunu düşünmez tabi, kendisini de devamlı sorgular, eleştirir ve bu durumda olmasında kendi payının olduğuna dair de güçlü çıkarımlarda bulunur. Ancak bu sefer karşısına çıkan farklı bir yoldan gider. Kendisine benzemeyen, hiç mi hiç hayâllerindeki gibi bir adam olmayan bu yeni aday, kendisini sevme konusunda diğer bütün erkeklerden daha cömert davranmaktadır. Âdeta kendisine bir yaşam halatı (!) olarak gördüğü bu adamın peşinden adım adım evliliğe, bir yanıyla da kendi kıyametine giden Songül, içindeki huzursuzluğun nedenini ise çok geç, son kertede, fark eder. O an anlar, anladığı gibi de karşısındakine de anlatır bazı şeyleri. Ve fakat çok geç kalmış olur; hem de çok geç…

Yazar Murat İpek, düpedüz trajik denebilecek hayat öyküsünü, tezat olarak çok keyifli bir dille Songül’ün kendisine anlattırıyor. Öyle bir anlatım ki hüznü derinlemesine işlediği bir yerde öyle bir lâf ettirip büyük bir kahkaha attırıyor, fakat ardından sorduğu tek bir soruyla veya kurduğu kısacık bir cümleyle oyunun başından o ana kadar olan zamanı unutturup, o kahkahayı da boğazınıza bir yumru gibi geri gönderiyor.


Yazar, birbirinden farklı onlarca konuyu ve olayı iç içe geçirerek başarılı bir biçimde oyunun içine yerleştirmiş. Her birini ayrı ayrı seyirciye hissettirdiği ve düşündürebildiği gibi birbirine bağlamayı da bilmiş. Çünkü her bir olayı, konuyu ve mesajı bağlam açısından da yerli yerine oturtarak işlemiş. Bir yandan, ilişkilerde bedel ödemenin tek taraflı olmasının ve bir dengenin olmamasının getirdiği felaketi, sorumlulukları yerine getirmeyi ve beklentileri karşılamayı hep karşıdan bekleme bencilliğini, sorgulamayı ve karar vermeyi aceleyle yapmanın doğuracağı sonuçları, devamlı geçmiş olumsuz yaşantılara endeksli karar almanın çarpıklığını, çevrenin tesirinde kalarak hareket etmenin zararlarını, hayatının anlamını ve belki de benliğinin tamamını bir kişiye bağlamanın hazin sonunu; diğer yandan telefon ve sosyal medya bağımlılığını, sosyal medyanın ilişkiler ve kişilikler üzerindeki tesirini, insanların bu mecralarda var olma, benlik gösterme, kendi varlıklarını ispatlama gayretlerini ve adeta bir yarışa girerek başkalarını kendilerine kıstas almalarını, yeni dönem aşklarının teknolojiyle olan bağını, kendi benliğinden kopan özenti bir neslin peyda oluşunu; öte yandan ise katı gelenekleri, kadına ve erkeğe yüklenen rolleri ele alıyor tek bir oyunda. Hepsinin de hakkını vererek… Bunların tamamı var lâkin bir de oyunun bir finali var ki o zaten bambaşka…

Yönetmen koltuğunda rahmetli Savaş Dinçel ustanın oğlu Barış Dinçel var. Dinçel’i hep dekor tasarımlarında görürdük ancak bu sefer bir rejiyle karşımızda. İlk rejisi olmasına rağmen gayet başarılı biçimde yorumlamış metni. Elbette bu başarının altında Günay Karacaoğlu gibi harikulade bir oyuncu ile çalışması da yatıyor. Reji yolunda kendisi için büyük bir şans. 


Daha oyunun başında uzun bir sessizlikle, birbirini tekrar eden tuvalet temizleme hareketleriyle karşılaşmış olmamız oyunun devamına dair merakı arttırıyor. Epizot geçişlerinde genelde yönetmenler ışıkları kapatır, boşlukları müzikle değerlendirirler lâkin bu durum her ne kadar iyi bir maksat güdülerek yapılsa da illa ki oyundan koparıyor. Dinçel, geçişlerde Songül’ün sesinden yine Songül’ün günlüğünden kesitlere yer veriyor. Bu da seyirciyi oyunda tutuyor. 

Oyun bittiğinde dış kapıda seyircilere içinde notlar olan nikâh şekerleri dağıtılıyor. Muhtemelen bu düşünce yönetmene aittir ancak her kimin düşüncesiyse de çok iyi olmuş. En azından, kahkahayla izlediğimiz oyunun, aslında düşündüren yanının ağırlıklı olduğunu anımsamamızı sağlıyor ve bizi sorgulamaya itiyor.  

Yine Barış Dinçel imzası taşıyan dekor ve kostümler için ince ince düşünüldüğü bariz. Çok fonksiyonlu ve bir o kadar da hiçbir detay ıskalanmayacak, izleyenlerin o anları daha net biçimde tasavvur etmelerini sağlayacak şekilde tasarlanmış.    

Oyunun müziklerini Çiğdem Erken yapmış. Hepsi birbirinden güzel müzikler. Her biri diğerine göre daha duygu dolu. Sanki Songül’ün her hâli müzikle de tercüme edilmiş.
Gündelik yaşamın hengâmesindeki Songül ile kendi başına kalıp bir cendere içine giren Songül’ü birbirinden ayırt etmemizi sağlayan ışıkların tasarımı Yakup Çartık’a ait. 

Kaşık Kadar Boyu, Kepçe Büyüklüğünde Yüreği Olan Dev Oyuncu Günay Karacaoğlu… 

Günay Karacaoğlu, öyle müthiş bir oyuncu ki sessizlikte bile enerjisini hissettiriyor; daha doğru bir deyişle sessizliğin enerjisini dahi bize verebiliyor. Bedenini, sesini, ellerini, ayaklarını, kaşını, gözünü esnek bir malzeme gibi kullanıyor. Seyirci ile tadında flört etmesi oyunu daha samimi, daha bizden kılıyor. 

İç huzuru ve hayatında dengeyi kurmuş bir kişi, içinde yaşadığı dünya adına dertli bir oyuncu olduğu ve bu derdi de kimi zaman güldürerek kimi zaman haykırarak yansıtmaya çalıştığı hissini veriyor bana. Bu da onun her oyununu izlemem için yeterli bir gerekçe oluyor.  

Ve Bir Baba Sahne…
Şevket Çoruh, isteseydi dizilerden kazandığı gelirle hiç başı ağrımadan ve şöhretini de sürdürerek geçinip gidebilirdi. Ancak o hem hayâlini gerçekleştirebilmek hem de bir sanatçı duyarlılığıyla bir şeyler diyebilmek için büyük bir yükün altına girdi. Bunu da öylesine ve derme çatma şekilde yapmadı. Çoruh’un, sınırlarını zorlayıp yüklü harcamalara girdiği, en iyisi olsun arzusunda olduğu çok belli. Bunu sahneye gittiğinizde daha iyi anlayacağınızdan eminim. Daha kapıdan girip gişeye ulaşana, oradan koltuğa oturana dek hakiki bir sanat mekânına geldiğinizi hissedeceksiniz. Gişesi, fuayesi, salonu, locaları, koltukları, yer döşemeleri ve sahnesiyle, her yanı emek ve özen kokuyor Baba Sahne’nin. Duvarlarda yer alan fotoğraflar, heykeller, sahne ve localar için seçilen isimler, Türk ve Dünya edebiyatının usta isimlerine selâm gönderiyor.  Baba Sahne’nin yolu açık, seyircisi çok, alkışı bol olsun!

 

Anahtar Kelimeler: aşk ölsün, baba sahne



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir