MAKALELER

Arte Oyuncuları - Babil

2019.06.03 00:00
| | |
1170

Sizce Nasıl?
Bundan birkaç ay önce alternatif oyun mekanlarını düşünürken kiliseler aklıma gelmişti.

Bundan birkaç ay önce alternatif oyun mekânlarını düşünürken kiliseler aklıma gelmişti. Düşündüğümün ne kadar doğru olduğunu özellikle atmosfer oyun ilişkisi bakımından oldukça yerli yerinde bir seçim olmasının de etkisi ile Arte Oyuncuları’nın, Babil oyununu izlerken görmüş oldum. Babil’i, Aziz Vukolo Kilisesi gösteriminde izledim. Hem mekânın katkısı, hem de oyunun konusu ile günümüzle canlı bir etkileşim içindeydi oyun.
 
Lorca esin benzeri; (çekim, büyü, aura) bir kavramdan söz ediyor; duende. Her sanat dalı için geçerli olan bir kavram. Ancak oyunculukta daha çok ortaya çıkıyor, neredeyse gözle görünür oluyor. ”Tüm sanatlarda duende vardır. Ancak onunla en çok karşılaşılan alan, doğal olarak müzik, dans ve şiir okumalarıdır, yani yorumlayan, canlı bir bedene ihtiyaç duyan sanatlar, çünkü bunlar kesintisiz bir biçimde doğar ve ölür ve kesin bir zamanla sınırlanırlar.”* Babil oyununda duande vardı. Oynayan bütün oyuncularda duaende vardı. Yalın, rol kişisi olarak kendinden ne bir gram eksik ne bir gram fazla… Olması gerektiği gibi, doğal. Her şeyin büyük puntolarla üstümüze üstümüze akıp durduğu, görme, duyma ve cevap verme yorgunu olduğumuz şu günlerde,  sessizliği başarabilmenin büyük bir hüner olduğunu gördük oyunda. Sessizliğe en yakın en küçük seslere kadar, yok oluşa ölüme kadar inmek ve sonra yaşıyor oluşu da unutmadan yeniden, sanki baştan beri aynı güçle hiç solmadan bir kenarda duruyormuş gibi onu yeraltından yeniden çıkarabilmek, büyük başarı. 

Danslarla sağlanan döngüsellik, dille sağlanan döngüsellik görünmez bir alanda, sağlam oyunculukla, somut, kule benzeri bir yapı oluşturuyor. Yıkılanı, dağılanı, parçalananı bu sayede görebiliyoruz. Resim sanatındaki perspektif benzeri bu temel sayesinde olan biteni bir yere yerleştirebiliyor,  bir uzam yaratabiliyoruz. İşitsel, görsel, plastik tüm sahne etmenlerinin estetik bir uyum içinde harmanlandığı iyi çalışılmış tüm soyut oyunlarda bu somutlamayı hissedebiliriz.  Seslerin ve müziğin kurnalara yerleşen kuşlar gibi canlı doğası ile mekânla bütünleşmesine tanık olduk. 

Oyunda ilk dikkatimi çeken, oyuncuların bizlerin arasından sahneye doğru ilerledikleri sırada oldukça yalın, daha sonra da rollerine yerli yerince katkı sağlamış olan kostümleri oldu. Açık toprak rengi yakasız, yer yer yara izini anımsatan kesik benzeri kırmızı çizgilerin yer aldığı  (sanki kuledeki iplerin izleri) üst giysileri ve özellikle cinsiyeti bir kenara bırakmak istermiş gibi hem pantolon hem etek görünümlü koyu yeşil alt giysileri, doğayla doğrudan özdeşim kurmamızı sağlayan kostümler olmuş. Günümüzde önü alınmaz bir şekilde artan inşaatlaşmaya da vurgu yapılıyor oyunda. Yapı bir şekilde güç gösterisi olmuş çağlar boyunca. Oyuncular buna hesap soran bir yalınlık, doğallık içindeler aynı zamanda.

Tepeden bir potanın çevresinde dağılan, kanı da çağrıştıran kırmızı iplerle sağlanan kule görüntüsü, ayrılan, bölünen dilleri de simgelediği için pratik yalın ve oyuncu için işlevsel bir sahne düzeni sağlamış. Tıpkı dil ve ipler gibi el, kol, gövde, kafa maketlerinin kullanımı ile sağlanan insan bedenindeki parçalanmışlık da tiyatral bütün öğeleri bütünleyici nitelikte.  Metin için de böyle bir parçalanmışlık, (yer yer sadece uğultu ve sözcük karmaşasından oluşan anlamsız sesler) söz konusu. Tekrarla oluşturulan döngüsellik ve bunun kırılması, dekor, metin ve oyunculukla özdeş bir şekilde başarılı bir şekilde ele alınmış. Devinim ve dinamizm gözle görülür olmuş. Her yapıtın bir doğma zamanı var. Bittiğini anlamak önemli. Babil kendini sahnede yaratan bir yapıt olmuş. Seyirci ile seyircinin rahatça yönelip, rahatça bırakabileceği delikli bir zamanı paylaşıyor. Seyir dayatması içinde akmıyor. Seyirciyi özgür bırakan bir oyun. Kendi başına bir devinim. Bilinçdışı bir ilişkilenme söz konusu. Ninni, masal, dua gibi bir tek insana değil de bir topluluğa söyleyişten, büyük anlatıdan yola çıkmış olmanın sağladığı bir güven atmosferi var. İddiasız oluşu belki de günümüzle en çok etkileşimini sağlayan faktör. Her şeyin ve herkesin bir şekilde var olduğunu duyurmak için bangır bangır bağırdığı, ben duyuşlarının artık iticileştiği bir günlük yaşamdan bizleri biz olduğumuz bir yere çekiyor. Hayvanlar, bitkiler, doğa ve insanlar olarak, birbirimize yabancılaştığımız, “ben-ben” olduğumuz ilk dağıldığımız yere. Önceden (belki şimdi sadece yalın yaşayan toplumların, hayvanların ve bebeklerin gözlerinde görebileceğimiz) bütünsel bir duyuş varmış. Canlılar arasındaki tek ayrılık ölümmüş. Ama bugün din, dil, ırk, tür, cins… Birçok ayrıma maruz kaldık. Oyunun bir yerinde “dil yaşamdır, yaşamı dil oluşturur” gibi bir cümle vardı. Dil oluşturandır. Dil ruhumuzun izi. Yalın yaşayan toplumlarda konuşmanın ne kadar az olduğunu görebilirsiniz. Çünkü dile ihtiyaç duymadan anlaşılabilen, eylemenin yürüttüğü bir yaşam biçimi vardır, çünkü yaşam dildir.

İnsan bedeni parçalarının oyunda kullanımındaki işlevsellik dikkat çekiciydi. Parçaların birleştirilmesi ile (üç oyuncu kollar ve kafayı oynatırken) oluşan insan figürü, onun yer yer dans ve müziğin kesintisi ile (aniden diğer yöne bakan kafa)  insan oluşu, etkileyiciydi. Canlanmanın, gidişat içindeki durma ile verilmesi güzel bir sahne motifi yaratmış. 
Dil, dilimlenmek, dilin keskinliği… Hem bir dua, hem bir ağıt, hem bir ritüel gibiydi oyun. Dilerim ki bizi doğaya zarar vermekten ve  savaşçı bir ruhtan arındırmış olsun.


İçi ve dışı aynı estetik malzeme ile gösterebilmeyi başarabilmek, iyi bir oyunculuğun eseri. Boşlukta var edilen rol kabuklarına dolabilmek ve bunu bir seyir keyfi yaratarak yapabilmek büyük başarı.

Bunun için Arte Oyuncularına teşekkürler. 

 

*Lorca, Konuşmalar, Alef Yayınları,2009

Anahtar Kelimeler: arte oyuncuları, babil



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir