MAKALELER

Anlatılan Senin Hikayendir ama Anlatmak YASAK !

2016.12.05 00:00
| | |
1061

Sizce Nasıl?
Sevgi yasaklanabilir mi? En insani duygu. En temel ihtiyaç. Sevmek. Sevilmek. Hayatın en güzel hediyesi.



Sevgi yasaklanabilir mi? En insani duygu. En temel ihtiyaç. Sevmek. Sevilmek. Hayatın en güzel hediyesi. Bir ömür boyunca hepimizin aradığı şey. Sevgi. Ve Türkiye’de sevmenin hikayesi yasak. Sevgi, sevmek üzerine anlatılan en güzel öykülerden biri olan “Anlatılan Senin Hikayendir” oyununun sahnelenmesine izin yok. Neden? Çünkü sahnede kocaman dürüst bir yürek var. Bildiğini söyleyen. Söylemekten korkmayan bir adam. Levent Üzümcü’nün oynadığı, içinde sevgiden, sevmekten başka hiçbir şeyin olmadığı bir oyundan neden bu kadar çok korkar bir zihniyet? Haberlere göre, Levent Üüzümcü’nün oynadığı Anlatılan Senin Hikayendir oyunu Artvin valiliği tarafından yasaklanıyor. Artvin’de Çoruh Üniversitesi’ne bağlı A. Nihat Gökyiğit Kongre Merkezinde oynanması gereken oyun hiçbir gerekçe gösterilmeden Artvin Valiliği tarafından iptal ediliyor. Bu nasıl bir zihniyettir?


Levent Üzümcü. Dürüst, doğru olduğuna inandığı değerlere bağlı, samimi, içten, sevgi dolu kocaman bir yürek. Sahnede anlattığı her hikayenin o sımsıcak duygusunu izleyicilere geçiriyor. Dünyanın en güzel duygusuyla kocaman bir salonu kavrıyor ve anlatmaya başlıyor.

    
 “Yas defterini kapatmadan hayatınıza devam edemezsiniz. İnsanın yas defteri açık kaldıkça o yas içinizde kanayacak, acıyı tekrar tekrar tazeleyerek yaşayacaksınız. Yasınızı tutup,  sevdiklerinizle vedalaşıp hayata devam etmek zorundasınız. Yoksa hayatınızı yaşayamazsınız. İleri gidemezsiniz. O nedenle, yaşanan kayıplarda bırakın insanlar ağlasınlar. İçlerindeki acıyı içlerinden atsınlar.” 


“Bir fotoğrafın içinde saklı anılar, hayat dediğin ellerinde sevgin. Merhaba erkeğe, kadına, çocuğa, merhaba kıçında donu olmayana, secde edip görünüp inceden inceye götürene merhaba, merhaba taş taşıyan amele, merhaba kalem tutan ellere, merhaba sonda söyleyeceğini başında söyleyene,…” Levent Üzümcü, geniş bir yelpazede uçanı, kaçanı, havadan toprağa herkesi ve her şeyi kucaklayarak, selamlayarak başlıyor hikayelerini anlatmaya. 


“Bunca insanın arasından Harmandalı oynamak için onu seçtim. İnanamıyorum. İkinci perdede hikayesi anlatılan Barış bu gece aramızda ve ben onca seyirci arasından onun Barış olduğunu bilmeden Barış’ı Harmandalı oynaması için sahneye davet ettim. İnanabiliyor musunuz? Bunun ne kadar garip bir tesadüf olduğunun farkında mısınız?” Levent Üzümcü’nün sesi coşkuyla ve heyecanla titriyor. İzmir Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosundayız. Tiyatro İstanbul Topluluğunun sahneye koyduğu, Cengiz Toraman’ın yazıp yönettiği, Medina Yavuz’un dekor ve kostümlerini hazırladığı, müziklerini Oktay Köseoğlu’nun yaptığı “Anlatılan Senin Hikayendir” oyunundayız. Levent Üzümcü sahnede tek kişilik dev bir kadro gibi davranıyor. Sahnede çok sayıda karakter Levent Üzümcü’nün içinden çıkıyor ve gerçek oluyor. Tanıdığımız, sevdiğimiz yakınlarımıza dönüşüyor. 
Ortada beyaz bir tahta iskemle, arkada bir balıkçı ağı, ağa takılı balıklar, can simidi, gemici dümeni, eski fotoğraflar, bir havlu, bir kravat, mektup zarfı, köşede bir elbise askısı, fötr şapka, bir ceket, deri bir yelek ve diğerleri. Hepsi hayatımızın dağılan parçalarına takılı kalan küçük detaylar. Hep varlar, hep oradalar. Geçmişimizdeki siyah beyaz soluk karelerde, bugün evin bir köşesinde ve muhtemelen yarın da hayatımızda var olacaklar. Tıpkı yaşanırken kıyısından köşesinden bulaştığımız hikayeler gibi. Bir insanı tanımak demek, bir insanın hikayesini bilmek demektir.


“Ne zaman vazgeçeceksiniz boş tenekeleri alkışlamaktan?” diyor Levent Üzümcü elinde yamulmuş bir boya tenekesi. Öyle bir cümle ki joker gibi hayatın her karesine uyar. Sorgulamadan körü körüne yönetilmekten tutun, koyun vatandaş olmanın sorumsuzluğuna ve hayatının yularını başkalarının eline vermeye kadar her yöne uzar gider…
Yanık ve çok güzel bir ses. Çok sevdiğimiz bir türküyü yüreğimizde söylüyor. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, uçan da kuşlara malum olsun ben yavuklumu özledim...” Mehmet Emmi türkü çığırıyor. Boynunda mavi peşkiri, gri yeleği ve muhteşem Ege şivesiyle o çok bildik, çok tanıdık ve çok sevdiğimiz Mehmet Emmilerden birinin hikayesini anlatmaya başlıyor. Elinde  ince belliye koyduğu hayali tavşan kanı çayı yudumlarken ve hayali bir semaverden çay doldururken anlatıyor hikayesini. Levent Üzümcü sahnede çok samimi, çok inandırıcı. Bu sıcak tavrı, olmayan çaylara ve olmayan semaverlere rağmen orada olduklarına dair bizi kesin olarak ikna ediyor. Çünkü anlattığı hikayeye inanıyor. Bizi de inandırıyor. Bu inanma hali hikayeyi artık bir bizim hikayemiz yapıyor. 


“Sevdalık çekmemiş efe yarım efedir” diye söze başlıyor Mehmet Emmi. Eftalpi Teyzeyi ve onların boş tenekelerini anlatıyor. Çocukluk anılarının en güzel insanları ve mübadele yılları.  Eftalpi Teyze, Dimitri Amca ve Marika Teyze’nin hikayesine başlarken “bir insanı edersen yerinden yurdundan, toprağında artık o insandan hayır bekleme” deyince burnumuzun direği sızlıyor. Selanik göçmeni rahmetli anneannemi anımsıyorum. Nasıl da acı acı off çekerdi. Yüzünde kederli bir özlemle. 


“Bu topraklar gibi namuslu, bu topraklar gibi onurluydu bizim sevdamız. Biz İzmirliler insanı şu ya da bu diye bölmeyiz. İnsan doğru bildiğini söyleyecek çekinmeden. Yalan söyleyenin bir çıkarı vardır. Bu toprakların zaten üstü altın, altındaki altını ne edicen? Namuslu adam yediği ekmeği pislemez. Onurunu korur gibi korur toprağını. ” deyince alkışlar, alkışlar. Sonra, “dedem İbrahim Üzümcü” deyince hepimiz kendi dedelerimizi anımsıyoruz. “Bu bir yasla barışma hikayesi” diye giriyor. Dedesini anlatıyor. “Bildiği bir şey vardı. Karanlığı hep yenildiğiydi. İnanmazsan kaldır başını bir bak. Güneş her sabah inadına doğar” derdi. Artık sahnede İbrahim Üzümcü var. Torununun ağzından sesleniyor. “İnsan dediğin deniz feneri olacak. Etrafını aydınlatacak. İnsanlığı var oldukça, insanı sev.”  Girit’ten Ayvalığa uzanan bir hayat öyküsünü paylaşıyor bizimle. Sonra bir ömür geçip gidiyor ve “dedem İbrahim Üzümcü Girit’ten Ayvalığa, uçan halısına binip gitti” diyor. Gözlerimiz nemli, boğazımız düğüm düğüm.


Sonra denizci Barış’ın öyküsü geliyor. İzmirli Barış. Harbi çocuk. Dürüst. Kimseye eyvallahı yok. Aptal insanlara tahammülü de. O nedenle atıyor kendini ummana. O deniz senin, bu deniz benim dolanırken, Girit’in güneyinde Mataban Boğazını geçerken hayatı değişiyor. Çünkü orada Niko’yu tanıyor. “Bak şu kuşlara. Biz sizin tarafa konuyor, bir bizim tarafa. Biz insancıklar, şu kuşlar kadar olamadık diyen” Niko ile dostluğunun öyküsünü anlatıyor.  


“Bu kör karanlıkları sizin iyiliğiniz aydınlatacak ve iyi insanlar kazanacak, kötüler kaybedecek der masallarda. Her masalda, hep iyiler kazanır sonunda, mutlaka” diyor hikayeleri noktalarken. O özel gecede, oyunda anlatılan Denizci Barış, Barış Saldu ve oyunun Yazarı Cengiz Toran oradaydı. Aslında bütün karakterlerin hepsi oradaydı. Sevdiklerimiz, unuttuğumuzu sandıklarımız, kaybettiklerimiz, beyaz bulutların üstünden inmişler, hayalleri yanımızda. Hepimiz çok kalabalıktık. 


 En son başınızı kim okşadı? O gece Levent Üzümcü içimizdeki çocuğun başını okşadı . Son derece sıcak, samimi, içten bir üslupla kaybettiğimiz iyi yanlarımızı anımsattı bizlere. Hasret kaldığımız iyi insanları, içimizdeki iyi insanı kucakladık. Kırılmış, örselenmiş, kötü insanlar ve kötülük tarafından istismar edilmiş iyi çocuğu açığa çıkardı. Pamuklar içine sarıp en derinlere sakladığımız o kırılgan çocuğun başını okşadı şefkatle. Sonunda iyiliğin kazanacağına ikna etti bizi. İnanıyoruz. İyiliğin kazanmasına o kadar çok ihtiyacımız var ki inanmaya dünden hazırız. Hep iyi insanlar kazansın istiyoruz. Çok uzak olmayan bir geçmişte insani değerlerin, ahlakın, dürüstlüğün, esas, onurlu ve iyi insanların çoğunlukta olduğu güzel zamanları anımsıyoruz. Çünkü anlatılan bütün hikayeler iyi insanlara ve iyiliğe dair.  


O insanlar, İbrahim Dede, Eftalpi Teyze, Mehmet Emmi, Barış, Niko hep bizim içimizde var olan, hayatımıza bir şekilde karışmış, içimize girmiş, bizden olmuş insanlar. Biz sadece bu fare koşusunda unutmuştuk onları. Kör kursağın derdine düşünce, insan daha gerçek olanı unutuyor böyle. O gece, orada Levent Üzümcü’yle yaşadık hepsini bir bir. O yüreğinden tek tek çekip çıkardı onları. Gerçek oldular. Nefeslerini, sıcak gülüşlerini duyduk. Biz de gönlümüzde olanlara dönüp bir baktık. İnsan olduğumuzu anımsadık. Elimizde kaç hikaye var. Kaç insan kaldı geriye ömrümüzden. Bir kez daha baktık. Kendimize. İnsanlarımıza. Hayatımıza. Anladık ki, bu anlatılanlar hep bizim kendi hikayemiz. Ve bu hikayeleri oyunun hemen öncesinde, küçük bir molada ayaküstü konuşuyoruz Levent Üzümcüyle.


SDK – Neden “Anlatılan senin Hikayendir”?                                                                      

Levent Üzümcü – Çünkü hepimiz hikayesi aslında birbirine çok benziyor. Bugün yerinden yurdundan edilmiş olan, Girit’ten Anadolu’ya sürgün edilmiş olanlarla, Nevşehir’den Niğde’den, hayatı boyunca hiç deniz görmemiş, en yakın hangi akrabasının deniz gördüğünü bilmediğimiz insanların, sırf isimleri ve dinleri başka diye Türkçe dışında başka hiç dil bilmeyen insanları bizim Atina’ya göndermemiz gibi çok saçmadır bunlar. Bunlar herkesin ortak hikayesidir.

 
SDK – Bu oyunu sahneleme fikri nasıl oluştu?                                                                            

Levent Üzümcü - Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda, o yanan sahnede, yıllar önce “Muammer Muammer” oyununu oynamıştım. Bir süre önce yanan o sahnede Cengiz Toraman’ın yazdığı ve oynadığı “Anlatılan Senin Hikayendir” oyununun prömiyerini izledim. O oyun, öyle bir coğrafyada büyük bir başarıyla 120 kez oynamıştır. Oyunu izlemekten o kadar mutlu oldum ki “ben, bu oyunu oynamalıyım” dedim ve şimdi oynuyorum. Orada Mehmet Dayıyı ve Barış’ı büyük bir zevkle canlandırıyorum.

               
SDK – Oyunun bu kadar çok ilgi görmesini ve sevilmesini neye bağlıyorsunuz?              

Levent Üzümcü - Tehcir sırasında, Van’dan Ürdün’e gitmek zorunda kalan bir aileyle, Bosna Hersek’ten Niğde’ye gönderilen aile arasında çok büyük bir fark yoktur. Bu devletlerin duygusal yapıları, ülke yeni kurulduğunda, Osmanlı Devleti parçalandığında oluşan o zelzele, bunların öncü depremleri, artçı depremleri öylesine çok insanı yerinden yurdundan toprağından etmiş ki anlatılabilir gibi bir acı değil. Aradan kaç yıl geçmiş üzerinden insanlar hala bu o acılarla yaşıyorlar. 


SDK – İzleyiciler tepkilerini nasıl paylaşıyorlar?          

                                                   

Levent Üzümcü - Bursa’da Nazım Hikmet Kültür Evi’nde oyunu oynadığımızda, oyunun yapımcısı kuliste dolaşırken ne kadar fazla insanın anneannesini, babaannesini ve dedesini aradığını söyledi bana. Oyunda üç tane mübadele hikayesi anlatıyorum. Mehmet Dayı’nın,  dedem İbrahim Üzümcü’nün ve Barış’ın hikayesi. Sahnede anlatılan aslında hepimizin hikayesi. 


Ve zil sesi. Oyun birazdan başlayacak. İçimizdeki kırılgan çocuklar bir bir ortaya çıkacak. O zaman anlayacağız. Neden bu hikayeler bu kadar önemli. Neden bu oyuna sahip çıkmak lazım. Neden izlemek, neden henüz gitmeyenlere anlatmak ve neden bu öyküleri sevmek lazım. Kaybettiklerimizin aksi sedası başımızı usulcacık okşadığında anlıyoruz.. Aslında “anlatılan hepimizin hikayesi”…. 

 

Anahtar Kelimeler: levent üzümcü, anlatılan senin hikayendir



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir