MAKALELER

Ankara Sanat Tiyatrosu: 2017-18: Bir Valize Ne Sığar Ki, Ödenmeyecek/Ödemiyoruz, Beni Bekleme

2020.02.08 00:00
| | |
10952

Ankara Sanat Tiyatrosu’nun 2017-2018 Güz/Bahar Sezonunda oynadığı üç farklı oyunu,...
“Aynur Demircan/Aykan Kayım/ Buse Elmas Yılmaz/Şimal Büyükeren/ Nazım Fırat Şemin/ Fatma Selçuk/ Ezgi Arıkan/Kansu Ekin Tanca/Tuba Yıldırım/ Ayşegül Erşil/ Dilara Güney/ Esra Merve Sarı/ Ceren Deniz”
 
ANKARA SANAT TİYATROSU: 2017- 2018 Sezonundaki Oyunlarının Genel Değerlendirmesi: Bir Valize Ne Sığar Ki, Ödenmeyecek/Ödemiyoruz, Beni Bekleme.
 
Ankara Sanat Tiyatrosu’nun 2017-2018 Güz/Bahar Sezonunda oynadığı üç farklı oyunu, Hacettepe Üniversitesi’nin birbirinden değişik bölümlerinde okuyan ve Tiyatro Tarihi dersleri alan lisans öğrencilerimizle ziyaret ettik. AST’ın tüm direngenliği ve özverili çabaları ile sahneye taşıdıkları oyunlarının seyirci olarak bir nebze karşılığını verebilmek ve kendimiz için de unutulmaz bir deneyim kılabilmek için, oyunlar hakkında eleştiri yazısı yazmak isteyen öğrencilerimiz kendi aralarından üç değişik grup oluşturarak, aşağıdaki yazıları kaleme aldılar.  Öğrencilerime hocaları olarak teşekkür etmeyi borç bilirken, Ankara’nın en eski ve köklü özel tiyatrosu olan Ankara Sanat Tiyatrosu’nun tüm emekçilerine de saygılarımızı bildiriyorum. Oyunlarla Yaşamaya devam etme umudundaki bizler için her biri bir umut kaynağı olan genç ve samimi eleştiri yazılarını keyifle okuyacağınızı tahmin ediyorum. 
 
Sahne Dergisine de yazımıza 2018 Güz sayısında yer verdiği için teşekkürü borç biliriz.    (Aynur Demircan )
 
Aykan Kayım/ Buse Elmas Yılmaz/Şimal Büyükeren/ Nazım Fırat Şemin/ Fatma Selçuk
 
Bir Valize Sığamayanlar: Anılar, Aşk, Memleket. 
 
Atalarımın yaşadığı, işlediği, üzerinde evler ve çiftlikler kurduğu topraklardan çok uzakta; Anadolu’da dünyaya gelen ilk nesillerdenim. 
 
Kalabalık bir Arnavut ailenin en küçük torunu olarak köklerime hep ilgi ve hasretle yaklaştım. Her tatilde memleketlerine gidip dönen yaşıtlarıma imrendim. Ankara benim vatanım oldu ama gülmeyi öğrenemeyen yetim bir bebek gibi bir yanım hep şakın ve acılı kaldı. Belki de bu yüzden “ballı incirleri hep beraber yiyen” kardeş sofrasında hep beraber gülenlerin arasına karıştım. Yeşim Dorman
 
Bir Valize Ne Sığar Ki! tanıtım kitapçığından
Bu yıl 55.yılını geride bırakan Ankara Sanat Tiyatrosu oyunlarında toplumun pek dillendirilmeyen meselelerini sahneye taşımasıyla biliniyor.  20 Ocak 2018 tarihinde izleme şansı yakaladığımız Bir Valize Ne Sığar Ki! isimli oyunuyla izleyicilere çok uzun müddet süren Türkiye Yunanistan Mübadele’si esnasında bir valize daha çok nelerin sığamayacağını anlatıyor. 2 perde süren ve toplumun her sosyal tabakasından insanın gerek güldüren gerek düşündüren hikâyeleri izleyiciye biyografik bir havada veriliyor. Oyunun salondaki meraklı kalabalığı ters köşe yapması ise oyunu oldukça özel kılıyor: izleyicilerin büyük bir çoğunluğunun beklediğinin aksine Mübadele Türklerin değil; Türkiye’den Yunanistan’a zorunlu göçe maruz bırakılan Rumların gözünden anlatılıyor. Toplumun Mübadele dönemindeki sosyo-kültürel yapısını hem gülünç hem trajik yönleriyle ele alıyor. Doğdukları toprakları anılarıyla birlikte geride bırakmak zorunda olan insanların gittikleri memleketlerde nasıl ötekileştirildiklerini ve aidiyetsizlik duygularını gözlemlenebilir. Oyun gerçek hayattaki gerçek hikâyelerin kurgulanmasıyla oluşturulurken, izleyicide kimi zaman şok etkisi bırakıyor.
 
Oyunun yazarlığını ve rejisörlüğünü yapan Yeşim Dorman oyuncu kadrosunda da yer alıyor. Yeşim Dorman Müderrisoğlu 1957 yılında Ankara’da dünyaya geldi. Dorman aynı zamanda Ulviye Hanım ile İstanbul milletvekili ve basın yayın ve turizm bakanlarından, şair ve bestekâr Zekâi Dorman’ın kızı. Ankara Maarif Koleji’nden sonra Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Aynı kürsüde lisansüstü eğitim aldı. İlk öyküsü 1980’de Yeni İnsan dergisinde çıktı. Çocuk yaşlarından başlayarak radyo ve televizyon programlarında oyuncu, yazar, danışman ve kuklacı olarak görev yaptı. 1970’li ve 1980’li yıllarda TRT radyosunda yayımlanan “Okul Radyosu” programında Yeşim Abla tiplemesiyle yer aldı. Aynı isimle, TRT televizyonunda bir kuklayı konuşturduğu çocuk programını sundu. Oyunlarından bazıları özel ve devlet tiyatrolarında sahnelendi, bir oyunu televizyona uyarlandı. Bir oyunu DTCF Tiyatro Bölümü’nde hazırlanan bir lisans tezine konu edildi. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sergilenen, görüntü yönetmenliğini Rutkay Aziz’in üstlendiği ve Bilgesu Erenus’un kaleminden çıkan Nereye Payidar oyunundaki rolüyle 1976 Ulvi Uraz Yılın Oyuncusu Ödülü'nü ve Gölge Ustası (1980) oyunuyla 1983 Sanat Kurumu Övgüye Değer Yazar Ödülü'nü Yıldırım Türker ile paylaştı. Hala dışarıdan TRT’ye metinler yazıyor. Başarılı sanatçı Ankara’da ikamet etmektedir (tr.writersofturkey.net).
 
Oyunun ana hatlarını oluşturan Mübadele 30 Ocak 1923 yılında Türk ve Yunan hükümetlerince imzalanmış bir nüfus değişimidir. Bu nüfus değişiminde Türkiye’de yaşayan Rumlar ile Yunanistan’da yaşayan Müslümanların zorunlu Mübadelesine karar verilir. Mübadele esnasında Yunanistan ve Türkiye ile karşılıklı anlaşmalar aracılığıyla yüz binlerce Müslüman Türkiye’ye gelirken, yaklaşık 1 milyon 300 bin Rum Yunanistan’a göç etmeye zorunlu bırakılmıştır. Bu göçte önemli olan insanların ırkından, dilinden ziyade dini inançlarıydı. Bu yüzden esasında Türk olan ancak Hıristiyanlık inancına sahip olan topluluklar mübadil konumuna düşürülerek mağdur bırakılmış, kültürel olarak uyum sağlayamadıkları topraklarda yaşamak zorunda bırakılmıştır (Macar, 2003: 139-142). Bu eser ise Mübadele gerçekleştikten tam 17 yıl sonra, 1940-1941 yıllarında geçmektedir. Bu yıllar Yunan tarihinde önemli bir yer tutar. Yunan Hükümeti’ne verdiği bir kesin uyarı ile İtalya Hükümeti çeşitli adaların ve limanlarının kendilerine verilmesini ister. Fakat bu istekleri reddedilince 28 Ekim 1940 sabahında Arnavutluk’ta toplanan askeri kuvvetlerini Yunanistan’a yollar. Ne var ki İtalyanların bu işgali tamamen başarısızlıkla sonuçlanır. Bundan bir yıl sonra, yani 25 Nisan 1941’de, Alman orduları hem Bulgaristan’dan hem de Yugoslavya’dan girerek Atina’yı düşürüp Nisan ayının sonuna kadar bütün Mora yarımadasını ele geçirdiler (Armaoğlu, 2012: 454-459).
 
Oyun, bahsi geçen Mübadele ile Dünya Savaşları sonrası ekonomik ve psikolojik olarak çöküntüye uğramış dünya vatandaşlarını anlatıyor. Bu dönemlerde oyundan da anlaşılabileceği gibi toplum tabakalarında çeşitli alt kültürler de vuku bulmuştur. Oyun başladığından itibaren seyirciyi kucaklayan müziğin türü olan Rembetiko, Mübadeleyle birlikte anavatanından göçmüş ve yeni mekânlarda Anadolu’dan göçen müzisyenlerin, şarkıcıların katkılarıyla şekillenmeye başlayan bir kültürdür. Mübadele ile Anadolu’dan göçenler, iş bulmak için Yunanistan’ın köylerinden büyük şehirlerine göçen halkla birlikte, yerleşik şehirli elit kesim tarafından dışlanınca liman şehirlerinde tüm göçmenlerle buluşup müziklerini icra ederler. Müziklerinde yaşadıkları geçim sıkıntılarını, aşklarını, hasret ve gurbet acılarını paylaşırlar. İşte bu yüzden Rembetiko, uzunca bir süre alt kültürün icra edip dinlediği bir müzik türü olarak bilinir (giritturklerikulturu.wordpress.com). Diğer bir deyişle Türk ve Yunan ezgilerinin ortak kullanıldığı müziklerde bazen bir Amerika hayalinin paydaşı olurken bazen de oyun kişilerinin memleketi bellediği topraklara olan özlemine tanık oluyoruz. Zaman zaman yüksek zaman zaman da düşük tempolu müzikler izleyicilerin hissettiklerine yön verirken karakterlerin ruh hallerini de en iyi şekilde yansıtıyor. Oyunun vermek istediği dram ve komedi unsurların aynı potada eritilmesinde müzik ve şarkı seçimleri ustalıkla yapılmış.
 
İki perdeden oluşan oyun Atina’da küçük bir Rembetiko tavernası içerisinde geçerken seyircilere karakterlerin dünyasını sunmaktan eksik kalmıyor. Kimilerinin üzgünlüğünü atmak için gittiği kimilerinin ise sevincini paylaşmaya koştuğu bu mütevazı taverna izleyiciye mekânın dinamizminden kaynaklanan çok çeşitli karakterler sunuyor. Oyun boyunca izleyici birbirinden ekonomik ve kültürel olarak farklı olan karakterlerin hem Mübadele öncesi hem de mübadele sonrasında biriktirdikleri anılarını dinleyip onlarla beraber duygu değişimleri yaşıyor. Mekânın taverna olarak seçilmesi bizleri özel bir mülkiyetin özel konularına bağlı kalmaktansa karakterlerin toplumsal gerçeklerine ortak olunmasını sağlıyor. Bahsedilen bu tek mekândaki hareketlilik izleyicide başka bir mekân arama ihtiyacı hissettirmiyor. Tavernanın dışarı ile tek bağlantıları küçük tahta bir kapı ve oyunun sonunda Nazi askerlerinin Atina’ya yaklaştığını bildiren radyo. Karakterler bu kapının ardında kendilerini dış dünyadan soyutlamakla kalmayıp oyun boyunca içeride kendilerine sadece istediklerini konuşabildikleri, istedikleri müzikleri dinleyebilip diledikleri hareketlerle dans edebilecekleri yeni bir dünya da yaratabiliyorlar. Bütün bunlar yaşanırken de seyirciler oyuna tavernanın penceresinden bakıyor. Dekor oldukça mütevazı. Mekânın içerisinde az sayıda ve ufacık tahta masa ve sandalye, içki şişeleri, ortada konumlandırılmış küçük bar, daracık bir orkestra bölmesi bulunuyor. Bütün bunlar aynı zamanda oyun kişilerinin o küçücük tavernaya sıkışıp kalmışlığının metaforik olarak bir göstergesi olarak da kabul edilebilir. Her bir oyun kişisi oyundan da anlaşıldığı üzere günlük yaşantılarında her şey yolundaymış gibi davranırken tavernaya geldiklerinde hangi konuda ne düşündükleri, geçmişleri ve geleceğe dair fikirleri zamanla ortaya çıkıyor. Bu da aynı kendilerini Yunanistan’da sıkışıp kalmış gibi hissettiklerinden ötürü üzerlerinde oluşan baskıdan kaynaklanıyor olabilir. Türkiye’ye dönmek isteyen oyun kişileri çeşitli siyasi sebeplerden ötürü Yunanistan’da yaşamaya mecbur bırakılıyorlar. Kökenleri Yunanistan’dan gelse bile Türkiye’yi vatan bellemişlerdir. Ne Türkiye’ye dönebilirler, ne de Yunanistan’a tam anlamıyla gönül bağlayabilirler, işte böylece iki ateş arasında kalırlar. Arada kalmışlığın bir diğer göstergesi ise oyun boyunca kullanılan kıyafetler.  Oyun kişilerinin kıyafetleri ise her birinin karakterlerini yansıtırken, ekonomik durumlarına da ışık tutacak şekilde seçilmiş. Karakterlerin yaşadığı kültürler arasındaki kalmışlıklarını da kıyafetler üzerinden okuyabiliyoruz. Hem Hıristiyan kültürü hem de İslam kültürünün etkilerini duvarda asılı Meryem Ana resmi ve tespih sallayan Çağlar Deniz’in hayat verdiği Kabadayı karakterinde gözlemlenebilir. Dekor, kıyafet ve aksesuarlar bu arada kalmışlığın önemli bir kısmını başarılı bir şekilde sembolize ediyor.
 
Sahne aydınlanıyor ve gözlerimiz Bülent Yıldıran’ın canlandırdığı “Aleko” karakterinin tavernasında açılıyor. Oyunun merkezinde yer alan bu mütevazı taverna “Aleko”nun Trabzon’dan Atina’ya geldikten sonra açtığı ve gün içerisinde birbirinden farklı insanları ağırladığı bir mekan. Bülent Yıldıran etkileyici sesiyle oyunun içindeki duygu yoğunluğunu izleyiciye iletmekte hiç zorlanmadı. “Aleko” mübadele dolayısıyla kırgın, mağrur ve doğduğu topraklara özlem dolu bir karakter. Yıldıran “Aleko”yu bakışları, sesi ve beden diliyle oldukça başarılı anlatıyor. Kadife gibi güzel sesiyle Amerikan hülyasına dalan “Sula”yı ise Sinem İslamoğlu canlandırıyor. Sinem İslamoğlu ile hayat bulan Sula sanki kendisiyle bütünleşmiş gibiydi. Müthiş sesiyle kâh insanları hüzne sürüklüyor, kâh insanları neşeye boğuyor. Çıtı pıtı fakat cevval bir kadın, lakin o da mübadelenin derin yaralarını taşıyor. Buna rağmen kendisine bir yaşam kurma çabası İslamoğlu’nun enerjisiyle birleşince ortaya oldukça inandırıcı bir karakter çıkıyor. Mehmet Ulusoy’un ustalığını konuşturduğu, aslında mevcut düzene muhalif olan fakat tarafını belli etmekten çekinen “Yorgo” ise oyunun en dikkat çeken karakterlerinden birisi. Günümüz insanının siyasete bakışını oldukça güzel gösteren bir karakter. Komünist olan “Yorgo” siyasi görüşünden ötürü kendisini korumak adına siyasi konuları konuşmak istemiyor. Ulusoy her açısıyla oldukça inandırıcı olan bir insan profili canlandırdı izleyicilere. “Yorgo”nun eşi ise bu güzel oyunu hayata geçiren isim, her defasında söylemesi gereken şeylerden daha da fazlasını söyleyen “Maria”, yani oyunun yazarı Yeşim Dorman. Yeşim Dorman canlandırdığı sempatik karakterle ve açık yüreklilikle yazdığı oyun için seyircilerden oldukça büyük bir beğeni topladı. “Maria” karakteri oyunun üzerine bir karabulut gibi çöken hüznü pek çok sefer başarılı bir şekilde dağıttı. En kritik anda rujunu sürmesi, kimseye söylememesi gereken şeyleri her defasında yüksek sesle dile getirmesi, oyun içerisindeki oyunda anne rolünde heyecanlı bir şekilde yer alması bir yana, muhteşem oyunculuğuyla canlandırdığı karakterinin aynı zamanda çeşitli komikliklerden fazlasını barındırdığını en vurucu olan son sahnedeki performansıyla izleyiciye gösterdi. Sahnede yer alan bir başka karakter ise Çağlar Deniz’in canlandırdığı “Gavras”. “Gavras”, kelimenin tam anlamıyla mahallenin delikanlı abisi. Elinde tespihi, omzunda ceketi, ceketinden eksik olmayan çiçeği ile centilmen fakat ağır abi imajı yaratıyor. Oldukça sert görünmesine rağmen içindeki acı çeken çocuk Deniz’in mimiklerinden hissedilebiliyor. İkinci perdede ise kukla gösterileri yapan gezgin “Stelyo” karakteri oyuna katılıyor. “Stelyo” Mübade’den önce bulunduğu köyde marangozluk yaparak geçimini sağlar, köyün imamının kızı “Emine”ye âşık olur. Fakat kendisi Hıristiyan olduğundan ötürü aileler bu ilişkiye razı gelmez. Aşkına karşılık alabilse de hikâyesi yarım kalan ”Stelyo” Mübadele gereğince alel acele annesiyle birlikte Yunanistan’a gider. Bir süre sonra “Emine” ölse de aşklarının en büyük hazinesini bir hemşire ile Yunanistan’a “Stelyo”nun yanına yollar, bu hazine annesi ile aynı ismi taşıyan şirin mi şirin “Emine”dir. “Stelyo” Nalan Güneş Demirel tarafından canlandırılan kızı sayesinde hayata tutunuyor. Demirel ve Güven gerçek bir baba kız gibi birbirlerine bakıyorlar. Demirel’in sempatik oyunculuğuyla baba kız ilişkisi oldukça inandırıcı görünüyor. En son sahnede ise bütün oyuncuların mübadele dönemini kendi hayatlarından birer parça ile anlatırken dehşet, korku ve tekinsizlik duygusunu yüzlerindeki tek bir bakış ve ifadede sabitlemeleri oldukça çarpıcı.
 
İzleyiciler oyun boyunca karakterlerin tüm yaşadıklarını, anılarını, acılarını asla unutmayıp, günlük sohbetlerinde de bunlara atıfta bulunduklarını görüyor ki tüm bu sıyrılamayış, acılarının ne denli büyük olduğunun anlaşılmasına katkı sağlıyor. İkinci perde de ise,  gösteriler yapan “Stelyo”nun ve yardımcısı olan kızının, oyun içindeki oyunlarıyla birlikte bizi farklı bir yere çekişlerini görüyoruz. İkilinin oynadıkları oyuna tavernadakileri de dâhil etmeleri, geçmişe dair daha çok şey öğrenme imkânı sağlıyor izleyicilere. Karakterlerin yaşadıkları acı olayları daha da detaylı olarak öğreniliyor. Özellikle de marangoz, gayrimüslim “Stelyo”nun imamın kızı “Emine” ile yaşadığı aşk, farklı iki dindeki insanın bu sebeple kavuşamayışlarının üstüne çıkan mübadele kararı, ikilinin aşkını imkânsız hale getiriyor. Ayrıca bu iki aşığın kızlarının “Stelyo”ya ulaşma hikâyesi de oldukça buruk bir hikâye. Yerlerini yurtlarını bırakıp gelen bu insanların yaşadığı manevi acılar bir yana, yaşadıkları maddi sıkıntılar da var tabi ki. Tavernadakilerin içkilerini veresiye ile almaları dönemin ekonomik koşulları hakkında izleyiciye fikir veriyor. İlk perdede bahsi geçen acılar, ikinci perdede detaylanıp gerçekçiliğini arttırıyor. Türkiye’deki birçok insanın büyüklerinden dinlediği Mübadele hikâyeleri ne kadar Yunanistan’a gidenlerin gözünden izlense de, yaşanılan acıların aynı olduğunu, acının ırktan değil insan olmaktan geçtiği sonucuna varılıyor.
 
Bir Valize Ne Sığar Ki!, gerçek bir hikâyenin peşinden gidiyor. Bu kurgusallaştırılmış ama gerçek yaşanmışlıklardan izler barındıran hikâye her izleyicinin etrafında dolandığı bir konuyu işliyor, çaresizlik. Doğup büyüyüp, âşık olup bağlandığı toprakları Mübadele adı altında terk etmez zorunda kalan insanların yolculukları ve yolculuklarından sonra hayatlarının vardıkları noktalar aslında hayatın inişli çıkışlı yapısına da gönderme yapıyor. Hangi vatana ayak bassalar daima yabancı kaldıklarını hatırlatan sıfatlarla adlandırılan karakterler Türkiye’de gâvur, Yunanistan’da Türk tohumu olarak anılıyor. Bu oyun ise sürekli hor görülen bu masum insanların trajik hikâyelerini anlatıyor. Karakterlerin birbirleriyle olan iletişimleri anılarından bahsederken kuvvetlenirken, seyirci anılar anlatıldığında karakterle bağ kurma şansı yakalıyor. Hüznüyle, mutluluğuyla bir masal tadında hayatın acımasız gerçeklerine yapılan bu yolculuk çok etkileyiciydi. Yolların düştüğü vakit kaçırılmamalı, yolunuzun düşmesi için de çaba harcamanız gereken bir oyun, Bir Valize Ne Sığar ki! Ankara Sanat Tiyatrosu'nda hala sahnelenmeye devam ediyor.
 
Kaynakça:
 
“Rembetiko Nedir?” Girit Türkleri Kültürü. 11 Ocak 2014. Web. 04.05.2017
“Yeşim Dorman.” Türkiyeli Kadın Yazarlar. Writersofturkey.net.web. 04.05.2018
Armaoğlu, F. (2012) 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi, Alkım Yayınevi, İstanbul.
Macar, E. (2003). Cumhuriyet Döneminde İstanbul Rum Patrikhanesi, İletişim Yayınları, İstanbul.
 
Ezgi Arıkan, Kansu Ekin Tanca, Tuba Yıldırım
 
Kovalamacalar Arasında İşçi Direnişi: Ödenmeyecek, Ödemiyoruz
 
Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından 2018 sezonunda sahnede yeniden hayat bulan, 25 Şubat Pazar günü izlediğimiz Ödenmeyecek  Ödemiyoruz, yaşamı için mücadele eden insanları mercek altına alarak dönemin İtalya’sı ve İtalya’daki işçi sınıfı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar.
 
Açlık, kazandıkları üç kuruş hayatta kalmaya çalışan insanlar, karınlarını doyurabilmek için zor yollara başvurmak zorunda bırakılmış işçiler, çalışmalarının, emeklerinin karşılığını alamayan işçilerin seslerinin yankılandığı 1970’lerin İtalya'sı... Yazarın hayat görüşünü de ortaya koyan bu eser, Dario Fo'nun tiyatro alanındaki çalışmalarının güzel bir örneğidir.
Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, Tesadüfen Kadın: Elizabeth, Klakson Borazanlar ve Pırtlar gibi eserlere imzasını atan, 1997 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Dario Fo, 1926 yılında İtalya'da doğmuştur. Toplumun güncel sorunlarını oyunlarının odak noktası haline getiren yazar, oyunlarını, 1970 yılından itibaren ağırlıklı olarak fabrikalarda ve alanlarda sergilemiştir. İtalyan tiyatrosundaki Commedia dell'Arte özellikleri ile işçi sınıfının sorunlarını harmanlamaya çalışmıştır. İtalyan Komünist Parti'nin çizgisinde olduğu bilinen Dario Fo'nun hemen hemen tüm eserlerinde bu tutumun etkileri gözlemlenebilir. Bunlara ek olarak, Fo’ya göre sanatı, siyaseti ve ekonomiyi ayırmak neredeyse imkansızdır. Bu sebeple de toplumdaki haksızlıklar, çıkar çatışmaları, kadın sorunları, emperyalizm Fo'nun ele alıp tiyatro anlayışını derinleştirdiği konulardır. 
 
Yazarın siyasi kimliğinin yanı sıra, halk kültürünün kilit noktalarını da onun eserlerinde bulmak mümkündür. İnsanların hayatında gözlemlenebilecek zorlu koşulları açığa çıkaran böylesi konuları, güldürü unsuru ile harmanlayıp sahneye taşımak, Fo'nun yaratıcı yönüne işaret etmektedir. Oyunlarının ironik ve komik unsurlarıyla bezenmiş olması, oyunu okuyanların ve izleyenlerin bu trajik çizgideki olay akışında bir an da olsa soluklanmasını sağlamaktadır. Böylelikle Fo, yaşama bütüncül bir şekilde yaklaşmaktadır ve keder ile sevincin uyumlu bir şekilde dans etmesini sağlamaktadır. İşte Ödenmeyecek Ödemiyoruz da kahkahanın ve ciddiyetin, komiğin ve derinde yatan toplumsal sorunların harmanlandığı oldukça hareketli ve kovalamacalı geçen İtalyan İşçi Direnişinin hikayesidir.
 
Oyunda, şeker, un, makarna gibi temel gıdalardaki fiyat artışına tepki olarak “zamsız fiyatlarla alışveriş” yapmak isteyen mahallenin kadınların direnişi, fabrika işçilerinin de desteğini alır. Hatta kaçak malları arayan mali polis (Bülent Yıldıran) bile sistemi eleştirir, soygun ve talanı destekler, kendi maaşlarından dert yanar ve “polislerin bir gün işçileri dövmekten vazgeçebileceğini” umut ederek dünyanın değişmekte olduğunu söyler. Bu anlamda Dario Fo, sadece işçi sınıfının değil, sistemin işlemesinde kilit rolleri olan mali polisler ve onbaşı gibi oyun kişilerine de yer vererek topluma daha geniş bir bakış açısı ile yaklaşmış olur. Öyle ki, temsil edilen gruplarda da tiplemelerde çeşitlemeler, özgün fikirler ve farklı fikirler göze çarpar, meselelerin ele alınışında objektif bir zemin yaratılır.
 
Antonia (Nalan Güreş Demirel) karakteri gibi konuşkan, kendinden emin, sorgulayan bir kadın figürünün yanında Margherita’nın (Gökçen Cavga) yalan söylemeyi beceremeyen, sisteme başkaldıramayacak kadar naif ve korkak doğası kadın karakterlerin arasında bir denge yaratır. Nalan Güreş Demirel sadece kendi karakterini değil, hikayeleri anlatışının içinde Papa’nın, kendi kocasının ve süpermarket müdürü gibi farklı tiplemelerin taklitleri yaparak oyunun dinamiğinin hep zirvede kalmasına destek olur. Aynı şekilde Giovanni (Hakan Güven) (“ölü” işçilerin bile ihmal nedeniyle işten çıkarılmasının ardındaki ironiyi fark etse de) tepkisel hareketler vermeyi yanlış bularak “onurlu adı”nı korumaya çalışken, en yakın arkadaşı Luigi (Mehmet Ulusoy) haklarını kazanmak ümidiyle treni durdurarak greve katılmış olur ve direnişin bir parçası olur. “Fakir ama namuslu” Giovanni’nin bile en sonunda - partisinin onları sattığını fark etmesiyle – uyanışı, işçi sınıfında direnişin yayılışını göstermesi açısından çok önemlidir. Giovanni’nin kendi deyimiyle durumlar o kadar zorlayıcı ve kıstırıcıdır ki ve oyunda da söylendiği gibi artık “hıyarın da uyanabileceği” zaman gelmiş çatmıştır. Bütün bunlar olurken, günümüze temas eden konuların da oyun içine serpiştirilmesi, işlenen konuların günümüzle ile bağlantı kurulmasını sağlar ve seyirciye eleştirel bir bakış açısı kazandırma yolunda hizmet eder. 
 
Oyunda birden çok karakterin tek bir oyuncu tarafından (Bülent Yıldıran) canlandırılması da oyunun ana merkezinde görülür. Giovanni’nin direnişçi olduğunu fark ettiği ama aslında emir kulu bir polis olan karakterin, daha sonra sahne üstünde hiç taviz vermeyen bir onbaşıya dönüşmesi, hem oyundaki karakterleri hem de seyirciyi şaşırtır. Tiplemelerin yaratılmasındaki farklılıklar, mimiklerdeki zenginliklerle apayrı karakterler yaratılarak (cenaze levazımatçısın, Giovanni’nin babası, mali polis, kaçakların peşindeki polis ve onbaşı rollerinde Bülent Yıldıran) bir zorluk başarılmış olur. Çağlar Deniz’in kekeme işçi rolü de güldürüye destek olan, göz ardı edilmeyecek güzel bir unsurdur. 
                                     
İlk perdede olaylar, Antonia’nın çaldıklarını, “fakir ama onurlu” kocası Giovanni’den saklamak için kurguladığı hikayelerden ve arkadaşı Margherita ile gösterdiği çabalardan oluşur. Antonia elleri bez torbalarla dolu, yarısını çaldığı, yarısını zamsız fiyatlarla ödediği gıda malzemeleriyle sahneye girer ve arkadaşı Margherita’nın gelişiyle seyirciye olaylar aktarılmaya başlanır. Bunun yanı sıra, açlıktan köpek maması yiyen ve sırf karısı o sırada markette eline geçenleri talan ettiği için “tavşan kafası suyuna darı çorbası” pişirmek zorunda kalan Giovanni ve işçi arkadaşı Luigi’nin biçare durumu da birinci perdenin güldürürken düşündüren sahnelerden birisidir. Mali polisin bu denli pahalı tavşan kafasını işçilerin açlıktan yediğine inanmış gibi görünmesi de ironinin sahne üzerindeki güzel örneklerinden biridir.
 
Bu olayların hepsi tek bir mekanda - Antonia ve Giovanni’nin evinde - geçer. Burada kadınların ve erkeklerin sahneye giriş ve çıkışları, birbirini takip eden ve hızla gelişen seri olaylarla verilir. Fakat ikinci perdenin başlamasıyla hırsızlar ve polisler arasındaki bitmek bilmeyen kovalamacalar oyunun hızını daha da arttırır ve sahne kullanımının seyircilerin oturduğu alana kadar genişlemesine olanak sağlar. Bu esnada seyirci de oyunu takip edebilmek adına oyuncular üzerine daha bir dikkat kesilir. Giovanni her ne kadar onuruna düşkün bir emekçi de olsa, sonunda o da böylesi bir sistemin içinde kaybolur ve artık arkadaşı Luigi ile birlikte hırsız-polis kovalamacasının bir parçası haline gelir. Öyle ki, çaldıkları çuval ve koli dolusu gıdayı saklayabilmek adına bir cenaze için getirilen tabutu kullanmayı düşünecek kadar saflığını yitirir. Artık saflığından kurtulan Giovanni, karısına onurlu olmak üzerine çektiği onca nutuk neticesinde bile somut bir tepki vermek ve direnmek mecburiyeti hisseder.
 
Füsun Demirel’in çevirdiği, Hakan Güven’in yönetmenliğini yaptığı oyunda işlenen konular işçi sınıfına özgü sorunlar olunca dekor ve sahne düzenlemesi de buna uygun bir biçimde yapılmıştır. Sahne bu kez alışık olduğumuz biçimde kırmızı perdeyle açılmaz. İtalya’nın “varoşları”nın dokusunu anımsatan döküntü perdenin Antonia tarafından açılmasıyla sahne ışıklanır. Oyunda kullanılan bu perde oldukça işlevseldir; oyundaki sahneleri birbirinden ayırmanın yanı sıra içeriyi dışarıdan ayıran bir kapı olarak da kullanılır. Oldukça az eşyanın kullanıldığı sahnede Arda Güler’in hazırladığı gerçek yaşam koşullarıyla harmanlanmış dekor ve Mustafa Köse tarafından belirlenen aksesuarlar “emekçi sınıfı”nın yaşam koşullarını tüm çıplaklığıyla hemen gözler önüne serer. Sahnenin aydınlanmasıyla tek göz oda bir ev, bir yatak, bir gardırop, bir masayı çevreleyen birkaç sandalye, üstünde eski bir radyo bulunan tamtakır bir buzdolabı, rafların üzerindeki tencere, kevgir gibi mutfak gereçleri, kenarlarından sallanan kumaş parçalarıyla bir pencere ve sıvası dökülmüş, kirli duvara asılı birkaç siyah-beyaz fotoğraf seyirciyi karşılar.
 
Kadınlar etek, gömlek, bot ve bandanalarıyla, erkek işçiler ise tulumlarıyla tipik bir işçi sınıfı izlenimi yaratır; sürekli bir kaçış ve telaş havasına uyum sağlayan Dario Marinelli melodisiyle sahneler değişir; kovalamacalar, kaçak malları karınlarına saklayan sözde hamile kadınlar birbirini takip eder. İşçiler polislerin ardı arkası kesilmeyen denetlemelerden o kadar telaşa düşerler ki, erkekler, yaşlı kadınlar ve çocuklar bile hamile kılığına girip kaçak malları güvenli köşelere taşımaya çalışırlar. Oyun boyunca süregelen kahkahalar, yanlış anlaşılmalar ve ironilerden doğan komik unsurlar en son sahnede işçi apartmanlarının tahliye edilmesi ve direnişin bastırılmasıyla trajik bir ton alır. “Gülüyorsunuz değil mi halimize” der Giovanni seyirciye, “halbuki biz hiç olmadığımız kadar ciddiyiz.”
 
Sonuç olarak oyunlarının bütününe bakıldığında, “Tiyatro halk için, halkın içinde yapılır.'' düşüncesinin izinden giden Fo’nun, eserlerinin merkezine sosyal eleştiri unsurunu yerleştirdiği görülür. Dahası, Dario Fo, halkın içinde bulunduğu koşulların bilincine varmasını hedefler. Dolayısıyla, durum komedisi olarak da değerlendirebilecek oyunlarındaki kişilerin hayatın içinden çıkıp gelmesi, Fo'nun amaç edindiği görevlere birebir uymaktadır. Öte yandan,  kişilerin, gerçek yaşamın izdüşümünü yansıtıyor olması, oyunlarındaki ironik unsurlara engel teşkil etmez. Örneğin, kapı komşumuz olabilecek Luigi ve Giovanni, bizim hiçbir zaman tadına bakmak istemeyeceğimiz darı çorbasını içmeyi ilkin garipsemiş olsa da bir süre sonra bu durumu bile normalleştirirler. 
 
Karakterlerin oyun sırasında sahnenin dışına çıkarak seyircilerin arasında dolaşması, seyircinin de hem gerçek hem de komik ve ironik unsurlar ile çevrelendiğinin sinyallerini verir niteliktedir; yani birbirini takip eden karakterleri, seyircinin de izlemesi sahneyi seyircilerin arasına da taşır. Dolayısıyla, oyunun vermek istediği mesajlar, sadece oyunun bitimine yakın verilmemiş, bir bütün olarak, eşit bir biçimde oyunun içine yedirilmiştir.
 
Emekçi sınıfının birer parçasını temsil eden karakterler, zengin ile fakirin farklı konumlarda olduğu bu düzende kendi seslerini duyurabilme gayretinin içindedirler. Kimisi direnerek, kimisi kendi partisinden destek bekleyerek, kimisi de greve katılarak arar çözümünü. Fakat bunca uğraşın içinde her zaman bir umut yattığı göze çarpar. Deneyimledikleri zorlu koşulların talep ettiği ümitsizliğin aksine karakterler, işçi sınıfının umudu olmak için çabalamaktadırlar. Uyanışın ve direnişinin yayılması ve  bütün işçi sınıfına ulaşması için çabaları her zaman sürecektir.
 
Ayşegül Erşil/ Dilara Güney/ Esra Merve Sarı/ Ceren Deniz
 
Beklemek mi Kaçmak mı? : Beni Bekleme
 
1980 Askeri Darbesi… Sahnede darbenin açtığı yaraları kalplerinden atamamış bir çiftin trajikomik öyküsü… Yeşim Dorman’ın ustaca kaleme aldığı iki perdelik Beni Bekleme adlı oyununu 31 Mart 2018 cumartesi günü Ankara Sanat Tiyatrosu bünyesinde izleme fırsatını bulduk. Üç kişilik bir oyuncu kadrosuna sahip olan oyunun yönetmen koltuğunda ise Hakan Güven oturmakta. Yıllardır çizgisinden şaşmadan başarılı oyunlar sergileyen AST, bu oyunda da beklentileri karşılıksız bırakmamış. Oyun siyasi eylemler dolayısıyla tutuklanmış bir çift olan Nusret (Nusret Çetinel) ve Ülkü’nün (Yeşim Dorman), 1980 darbesinin etkilerini 2000 yılına taşıyarak “kapıcı dairesinden bozma” evlerinde verdikleri hayat mücadelesine ve çatışmalarına odaklanmaktadır.
 
Perde, daktilosu başında hayat öyküsünü kelimelere dökmeye çalışan Nusret ile açılıyor. Devlet dairesinden emekliliğini hak etmiş bir memur olan eşinin aksine, Nusret yirmi yıldır evden çıkmamış, gençliğini geçirdiği Ankara sokaklarına küsmüş, içine kapanık bir adamdır. Ülkü ise ilacını kendini sokağa atmakta bulan sosyal bir kadındır. İzleyici ilk sahneden itibaren bu çift arasındaki cinsiyet rollerinin ters yüz oluşuna tanık olmaktadır. Daha sonra ise Nusret’in hayatına renk katan ve belki de tutunacak tek dalı olan Efe Çetinel’in hayat verdiği Pigme karakteri izleyiciyle buluşur. Gerek bu üç karakterin hislerini, travmalarını ve pişmanlıklarını; gerekse ihtilal dönemini gerçekçi bir şekilde ve samimi bir dil ile oyun metnine başarılı bir şekilde yediren Yeşim Dorman,  izleyiciyi güldürürken hüzünlendiriyor. Bununla birlikte, oyun boyunca yapılan göndermeler ile seyirci beklenmedik bir sürprize hazırlanıyor.
 
Yılların başarılı oyuncusu Nusret Çetinel bu oyunda da çarpıcı bir performans sergiledi. Hayat verdiği Nusret karakteri ailesine bağlı, duygusal ve daima eşini ve oğlunu “bekleyen” bir figür. Karısından nefret etse de en sevdiğini (Pigme) sürekli ona benzetiyor; bu da kendi içindeki çatışmaların bir göstergesi niteliğinde. Çetinel, işte bu karakterin sarsıntılarını, pişmanlıklarla ve acıyla dolu geçmişinin hala üzerinden atamadığı yükünü etkileyici ses tonuyla, jest ve mimikleriyle öyle başarılı sahneledi ki “rolünü üzerine giymişti” demek mümkün. Dorman’ın canlandırdığı Ülkü karakterinin ise uyandırdığı ilk izlenim yılgınlığı oldu. Hâlbuki yarattığı bu izlenimin onun için bir kaçış yolu olduğunu anlamak uzun sürmedi. Ülkü de en az Nusret kadar 1980’lerin zulmünden nasibini almış; daima bulunduğu şehirden, evden ve hatta eşinden şikâyetçi olmasına rağmen tüm bunlara arkasını dönüp gidemeyecek kadar da ona bağlı bir kadın. Dorman karakterin büründüğü kayıtsız tavırları başarılı bir şekilde sahneye taşıdı. Üslubu, mimikleri ve sahne üzerindeki duruşu oldukça doğal ve etkileyiciydi. Ancak, geçmişin Ülkü’nün omuzlarına yüklediği acıları bizlere tam olarak hissettiremediği sahneler oldu. Bunun bir diğer sebebi karakterin acılarını kendi içerisinde bastırmış olması da olabilir. Yine de, Ülkü izleyicinin empati kurabildiği ve psikolojisini anlayabildiği bir karakter ve bu da Dorman’ın başarılı performansının bir sonucu.
 
Oyunun en göze çarpan karakteri kuşkusuz Pigme’ydi. Pigme, karşımıza şımarık, serseri ve oldukça alaycı bir karakter olarak çıktı. Baba-oğul arasındaki kuşak farkını tüm enerjisiyle, özellikle bedensel hareketleriyle ortaya koydu. Pigme’nin oyundaki diğer önemli bir işlevi babasına devrim anılarını ve pişmanlıklarını hatırlatmak; kendisini ve inançlarını sorgulatmak. Bu sebeple, Pigme Nusret’in çıkış kapısıdır. Oyun boyunca oyunculuğu ile hem Nusret’i hem de seyirciyi düşündürdü, güldürdü ve hüzne boğdu. Başarılı ve gelecek vadeden oyuncu Efe Çetinel, ses tonu ve mimik kullanımıyla oynadığı kişiyi adeta yaşadı ve çarpıcı bir performans sergiledi. Oyunun sonunda Ülkü karakteri ile beraber ülke gündeminde yer alan acı haberlere, özellikle de çocuk istismarı haberlerine bir farkındalık yaratmak adına izleyicilere sarsıcı bir mesaj verdiler.
 
Oyun boyunca ışığın oldukça işlevsel kullanıldığını söylemek mümkün. Işığın kullanımı zamanlar ve mekânlar arasındaki geçişleri akıcı bir şekilde yansıttı ve izleyicilere bir nevi zamanda yolculuk yapıyormuşuz hissi verdi. Bununla birlikte ışık zaman zaman oyuncuların düşüncelerini ve hislerini vurgulamak için de kullanılmıştı. Ülkü ve Nusret’in –özellikle Nusret’in- yaşadığı iç çatışmalara, ikilinin birbirlerine olan bağlılıklarına ve yaşadıkları trajik anılara dikkat çekmeye yardımcı oldu.
 
Işıkla birlikte müzik de oyunun atmosferine uyum sağlamıştı. Oyun boyunca Nusret’in içinde bulunduğu depresif ruh halinden bir diğer kaçış yolu oldu. Nusret için Pigme’nin flütü onu yaşadığı iç çatışmalardan ve belki de çaresizlikten uzaklaştıran, “uyku kuşu masalı” ile huzurlu bir uykuya geçmesini sağlayan bir araç işlevi görmekteydi. Çellist Güney Güven’in muhteşem performansı oyun boyunca sahne üzerinde sergilendi ve performans süresince ışık Güven’in üzerine yoğunlaştı. Oyun, Pigme’nin izleyiciyi müziklerini dinlemeye davet etmesi ve Güven’in yanına geçmesiyle sonlandı.
 
Dekor ve kostüm tasarımı Gazal Erten’e ait. Kostümler oyuncuların karakterlerine, psikolojilerine ve oyunun geçtiği döneme uygun kullanılmışlar. Ülkü ve Nusret için pastel tonları tercih edilirken Pigme için kuşak ve kişilik farkını ortaya koyan canlı kırmızı renk bir kostüm tercih edilmiş. Karakterlerin kostümleri gösterişten uzak ve günlük olmakla beraber dekor ile de bütünlük oluşturmuş.
 
Dekor döneme uygun ve karakterlerin ekonomik durumunu gösteren bir yalınlıktaydı. Hikâyeyi destekler biçimde gerçekçi bir dekor yapılması oyunun inandırıcılığına katkıda bulunmuş. Pigme’nin salıncağı dışında sahne için aykırı ve göze batan bir eşya yoktu. Sahnede canlı renkler kullanılmamıştı; bu da hikâyenin trajik atmosferini yansıtıyordu. Dekor pratikte de oyuncuların işine yarayacak biçimde tasarlanmış, göz yormayan ve sade eşyalar karakterlere ve aksiyona odaklanmayı kolaylaştırmıştı. Sahne küçüktü, bu nedenle fazla eşya kullanılmaması bir artıydı. Ülkü’nün doğum yaptığı gecedeki dolunayı temsil eden ışık ve hapishane zamanını anlatırken duvarda gölgeyle oluşturulan parmaklıklar güzel düşünülmüş detaylardı.
 
1980 Askeri Darbesi’ni yaşamış eski bir devrimci çift olan Ülkü ve Nusret’in hayatlarına ve darbe döneminin gerçeklerine tanık olduğumuz Beni Bekleme, bizi ve ayakta alkışlamalarından anlaşıldığı üzere izleyen herkesi derinden etkiledi. Oyun duyguları seyirciye geçirme konusunda çok başarılı bir oyun olarak hafızalarımıza kazındı. Kesinlikle izlemeye değer bu oyunu izlediğinizde içinizde bir burukluk hissetmekten kendinizi alamayacaksınız.

Anahtar Kelimeler: Ankara Sanat Tiyatrosu, bir valize ne sığar ki, ödenmeyecek ödemiyoruz, beni bekleme



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir