MAKALELER

Alevli Günler - İstanbul Halk Tiyatrosu

2015.02.21 00:00
| | |
2383

Sizce Nasıl?
Elimdeki tuttuğum küçük metal çıngırağa bakakaldım. İlk önce ne olduğunu pek çıkaramadım...

 

Elimdeki tuttuğum küçük metal çıngırağa bakakaldım. İlk önce ne olduğunu pek çıkaramadım. Üstelik saçımda bu çıngırağın ne işi vardı. Sonra fark ettim. Tarik’ın işi olmalı diye düşündüm. Oyunda en ön sırada oturuyordum. Şaman ayini sırasında, entelektüel, akademisyen, Türkolog Tarık’ın (Cem Davran) can havliyle döndürdüğü çıngıraklı şaman ayin tahtasından payıma düşeni almıştım. Yani, bir anlamda kutsanmıştım! Kaç kişi bir oyuna gider de şaman ayininde “kutsanıp” geri döner? Sadece bu kutsanma adına bile bu oyunu yazmalı dedim. Araya zaman girdi. Oyun giderek içimde demlendi, zamanla oturdu, giderek daha çok sevildi ve klasikler arasında yerini aldı. Elimde gümüş çıngırağa bakarken oyunu bir kez daha anımsıyorum.

 

 

“Alevli Günler” muhteşem bir kara komedi. Türünün en güzel örneklerinden biri. Yakıyor ama acıtmıyor. “Türk’ün ateşle imtihanı” şiddette sürerken, “Alevli Günler” güldürürken usul usul içimizdeki ateşe ince göndermeler yapıyor. “Din” konusu hiç bir dönemde böylesine ülkenin  eksenine oturmamıştı. Şeriat isteğinin histeri krizine dönüştüğü bir ülkede, Şaman olduğunu söyleyen bir vatandaş öldükten sonra dini ritüellere göre gömülmek yerine “yakılmak” istiyor. Böylece Pandoranın Kutusu açılıyor ve etrafa halının altına süpürdüklerimiz saçılıyor. Azınlıkta kalmak, inandığı değerleri ve dünya görüşünü baskın çoğunluğa karşı inatla korumaya çalışmak, arkadaşlık, dostluk, verilen sözler, insanları “değersizleştirerek” ezmeye çalışmak, güme giden insani değerlerin bir kez daha anımsanması. Oyunda gördüğümüz ana konu başlıkları.  
İstanbul Halk Tiyatrosu'nun hala gösterimde olan ve çeşitli illerde, sahnelerde sergilenen oyunu hiç eskimiyor. Tazeliğini hala koruyan “Alevli Günler” i Yıldıray Şahinler sahneye koyuyor. Irmak Bahçeci’nin kaleme aldığı oyunda başrolleri Cem Davran, Erkan Can, Bahtiyar Engin, Yıldıray Şahinler ve Selin Yeninci paylaşıyorlar. Dekor ve kostüm tasarımını Barış Dinçel’in yaptığı oyunun Işık tasarımı Efe Sümer’e ait. 

 

 

“Bismillahmış, tövbe tövbe” Hayri (Bahtiyar Engin). Hayri bir yandan “Bismillah” diyen bir yandan da Şaman selamını besmele eşliğinde alan arkadaşları Tarık (Cem Davran) ve Mensur’a (Yıldıray Şahinler) içerliyor ama elden ne gelir. Üç çocukluk arkadaşı. Kocaman adamlar olmuşlar ama bir araya gelince, kültürel farkları boş verip aynı küçük çocuklara dönüşüyorlar. Üniversitede hocalık yapan Türkolog Şaman Tarık’ın (Cem Davran) aksine Hayri (Bahtiyar Engin) okumamış kasap olmuş ama hep mahallenin saf çocuğu olarak kalmış, Mensur (Yıldıray Şahinler) ise karşımıza mürekkep yalamış muhasebeci olarak çıkıyor. 

 

 

Oyunun konusu yaşanmış, gerçek bir olaya dayanıyor. Hikaye, Ankara’lı Cahit Bolat isimli vatandaşın başına geçenlerden esinlenilerek sahneye aktarılmış. Bir çeşit “yaşar, ne yaşamaz” olayı. Cahit Bolat nüfus cüzdanındaki din hanesine “Alevi” yazdırmak ister. Bolat’ın bu isteği resmi makamlarca reddedilir. Bu durumu protesto etmek isteyen Bolat bu sefer din hanesine “Şaman” yazdırmak için ilgili makamlara başvurur. “Üç semavi din dışında, başka din yoktur” gibi saçma bir gerekçeyle isteği ret edilir. Üstüne üstlük hukuk mahkemesi yasasına uymama suçundan dolayı Cahit Bolat’a 172 lira para cezası kesilir. Şaka gibi ama gerçek ! Bu olay, tiyatro sahnesine “şaman bir akademisyenin öldükten sonra yakılma isteği” hikayesi üzerinden yansıyor.

 

 

Mahallenin sokaklarında misket oynadıkları zamanlardan rakı masasına uzanan yolda derinleşen, kardeşliğe dönüşen bir dostluk. Şimdi ellerinde misketler yok gerçi ama hayatın sivri uçlarını rakı masasında bir kadeh atarak yumuşatıyorlar. Artık büyüdüler. Büyük oyunları oynuyorlar. Ama özde onlar hep kardeş. İşte tam da bu nedenle Tarık pat diye “gözlerim açtım sizinle, kapayacağım yine sizinle” der. İşte bu kadar. Durumu muhteşem bir şekilde özetler. Oyundaki nokta atışı yapan diyaloglar yüreğimizi tam on ikiden vurur.

Tarık (Cem Davran) “Ateşten geldik, ateşe gidiceğiz.”

Hayri ( Bahtiyar Engin) “Ben toprak biliyordum.”

Derin bir sessizlik. Havada “ne oluyor yaaa?” dedirten soru işaretleri. Yanıt çok basit. Tarık lenf kanseri ve bu dünyada geçirecek son dört ayı var. Yani, şaman inancına göre, “yakılarak” ölebilmek için bürokrasiyi aşmak adına tam dört ay. Eğer olur da bürokrasiyi aşamazlarsa, kardeşleri onu vasiyet ettiği gibi “yakacak”. İşte bu gecenin menüsünden çıkan sonuç bu. Şok, acı, üzüntü, itirazlar, kabulleniş ve çaresiz Tarık’la birlikte gidilen nüfus müdürlüğü. Devlet dairelerinde derdini anlatma çabaları. Duvarlara konuşuyormuşçasına bir ilgisizlik hissi. Adam yerine konmamak, dinlenmemek, alaya alınmak. Bu sırada yaşanan trajikomik olaylar. Güleriz ağlanacak halimize. 

Tarık (Cem Davran) “Müdüre hanım, kimliğimdeki din hanesinin değişmesini istiyorum….

Müdire Hanım (Erkan Can) Tamam beyefendi, sakin olun bir. Olur mu öyle şey, Aaaaaa! (Başında peruk, masaya oturmuş kadın memur, elinde bir örgü harıl harıl örgü örüyor)

Tarık müdirenin ilgisizliğinden had safhada sıkılmış, durumunu açıklamaya çalışıyor “Ama Müdüre Hanım,……”

Müdire Hanım “Ayyyyyy uğraşamayacağım sizinle. Siz en iyisi bana durumunuzu belirten bir dilekçe yazın! ” 

Tarık  şaşırır “Dilekçe mi? İyi ama siz ne yapacaksınız ki yazdığım dilekçeyi?”

Müdire Hanım sinirli ve kararlı bir ses tonuyla yanıtlar “Reddetçem!” Seyirci  kahkahadan kırılır…..

Devlet dairesindeki memurları kılıktan kılığa giren Erkan Can canlandırıyor. Başında peruğu, elinde örgüsüyle kayıtsız memur profilinde zirveye çıkan Erkan Can olağanüstü bir oyunculuk sergiliyor. Erkan Can bir bakışıyla bile insanı gülme krizine sokabiliyor. Cem Davran da bu gülme krizinden nasibini alıyor ve kısa bir süre oyuna ara vermek zorunda kalıyor. Sayısız defa aynı sahneyi  oynamalarına rağmen oyuncuların sanki ilk defa oynuyormuşçasına kendilerini oyuna kaptırmaları, hissettikleri samimiyeti gösteriyor. Bu sahici oyunculuğun enerjisi seyirciye de yansıyor.

İnsanı yüreğinden vuran durum tespitleri havada uçuşuyor. “Bu memlekette kimin eline güç versen, kendini Allah zannediyor! Gök Tengri ruhumuza acısın” Ülkenin durumu ancak bu kadar güzel anlatılır.
 
Adam yerine konmayan, değersizleştirilerek çaresiz bırakılan insanlar birbirine dayanır. Burada ölümüne bir dostluk var, kardeşlik var. Tarık ölür. Elde vasiyet, ölen kardeşe verilen sözler. Tarık’ın cesedi mezarlıktan alınacak. Usulünce “yakılacak”. Bundan kaçış yok. Hayri ve Mensur’un mezarlıktaki konuşmaları kahkahalarla dinlenirken gerçeklere yapılan ince göndermeler adresini buluyor. 
Mezarlık sahnesinde kefenlenmiş cesedin taşınma çılgınlığına deli gibi gülerken, ağlanacak halimize tüy diken kanunlara da aynı şiddetle gülüyoruz.
   
Sahnede yer alan bütün oyuncuların samimiyetini, enerjisini hissetmemek mümkün değil. Oyuncuların arasındaki uyum ve paslaşma oyunun ritmini hiç düşürmeden sürekli zirvede tutuyor. Bu da seyirciyi doğal olarak oyuna dahil ediyor. Kendini tamamen oyunun akışına kaptıran izleyici oyunun nasıl bittiğini anlamıyor bile. Dekor, kostüm tasarımı, müzik seçimi, ışık kullanımı o kadar başarılı ki her biri adeta oyun kişisi gibi sahnede yer alıyorlar. Oyunda emeği geçen herkesin başarısı seyircinin alkışı olarak sanatçılara geri dönüyor.      

Küçümseme, baştan savma, değersizleştirme ve dinlememe taktiklerinin ezdiği sıradan vatandaşlar. Yaşarken ya da ölürken kendi hayatları üzerinde söz sahibi olamayan ülkenin gerçek sahipleri. Bu saçma dayatmalara neden katlanmak zorundayız? Kanun adı altındaki dogmaların hayatımızı yönetmesine neden izin verelim? 

Alevden gömlek giymiş bir ülkeye de “Alevli Günler” iyi gider. Sahi, kendi hayatlarımız üzerinde söz sahibi değilsek niye yaşıyoruz ki? 

Seval Deniz Karahaliloğlu

Anahtar Kelimeler: alevli günler, halk tiyatrosu, istanbul halk tiyatrosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir