MAKALELER

Aldatma - İstanbul ŞehirTiyatrosu

2017.03.12 00:00
| | |
2616

Sizce Nasıl?
Bunlardan bahsetmemin sebebi, “Aldatma” oyunundan çıktığımda kendimi tüm bu düşünceler etrafında dönerken bulmam.

Görece olarak kısa yazıların rağbet gördüğü bugünlerde, uzun satıları okumak zor gelir, biliyorum. Ancak izninizle, eline bir kitap geçtiğinde “Kaç sayfa? Uzun mu?” diye soranların hafiften üşeneceği boyutta bir yazı karalayacağım. Sözü, Harold Pinter’ın yazdığı ve Ahmet Levendoğlu’nun yönettiği, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın “Aldatma” oyununa getireceğim getirmesine de sağ elimle sol kulağımı tutarcasına yapacağım bunu.  

Tiyatro, hem yazına hem de performansa dayalı bir sanat dalı olması sebebiyle, pek çok boyut barındırır. Ancak, bu alanda  en çok tartışılanlar tiyatronun iki temel unsuru olan metin ve sahneleme ve bu ikili arasındaki ilişkidir. Yönetmenin önem kazanmaya başlamasıyla birlikte, bir yapımda metne ne kadar bağlı kalındığı, metin uyarlanırken hangi çizgide durulduğu ve yönetmenin aslında ‘ikinci yazar’ olup olmadığı konusunda bir çok tartışma alevlenip gitmiştir. Modern sahnelemede metin üzerinde bir çok oynama yapılabilir ve yönetmen oyuna istediği yorumu katabilir. Güncellenmiş ya da yeniden yorumlanmış, hatta yapısı bozulmuş metin sahnelemesi izlemişsinizdir mutlaka (günümüze uyarlanmış bir Shakespeare oyunu gibi). Ancak, sonuç ve yöntem her ne olursa olsun sorulması gereken ilk soru “bu metinle sahnede ne yapılabilir?” sorusu olmalıdır. Yani, ideal olarak her yönetmen, öncelikle, metnin nereye açıldığına bakar, sonra o çerçevede veya o temelde neler yapılabileceğini hesaplar. En önemlisi ise, tüm bu yorumlamaların ve sahne dilinin kendi içerisinde ne kadar tutarlı olduğudur. Bu bağlamda, metnin beraberinde getirdiği anlamları çözümlemek veya belli bir bakış açısıyla alt anlamları okumak/yorumlamak önem kazanmakta. Bunun yanı sıra, tüm bu yorumların ne kadar anlamlı bir bütün oluşturduğu da aslında oyunun başarısıyla doğru orantılı. Yoksa, neden bir yazına veya yönetmene ihtiyacımız olsun ki? 

Bunlardan bahsetmemin sebebi, “Aldatma” oyunundan çıktığımda kendimi tüm bu düşünceler etrafında dönerken bulmam. Aslında bu, yazılı metnin otoritesine – bu durumda Pinter’ın otoritesine - olan inancımdan veya sahnelemenin metne olan bağlılığını sorguladığımdan değil. Asıl nedeni, sahneleme üslubu ve metin arasındaki tutarsızlık sebebiyle, oyunun seçilme sebebini sorgulamam. Yazar Harold Pinter’ın kendisine has bir dili ve tiyatro tarihinde kendine özgü bir yeri olmasından, beraberinde getirdiği çok fazla anlam ve yük var. Pinter’ı, özellikle özgün kılan şey, kullandığı dilin yanı sıra, diyaloglarının vurucu olmasıdır: kısa, derin ve bolca alt anlam barındıran cinsten. “Aldatma”nın konusu ilk bakışta Aşk-ı Memnu etkisi yaratabilir; zira olay örgüsü (Robert ile evli olan) Emma ve (Robert’ın en yakın arkadaşı) Jerry’nin yasak ilişkisi üzerine kuruludur. “Aldatma” politik oyunları ve duruşuyla bilinen Pinter’ın, ‘hafıza oyunları’ diye adlandırılan dönemine ait bir oyun. Dolayısıyla, bu dönemdeki oyunların ortak teması olarak hafıza, hafızanın yanıltması ve öznel olması gibi bir çok konuya değinirken, kendini aldatma, kendini kandırma ve dürüstlük temalarına da değiniyor. Yine hafıza temasına bağlı olarak, olay örgüsü sondan başa sarıyor. Oyun boyunca atıfta bulunulan anıların aslında sonradan nasıl çarpıtılmış bir şekilde hatırlandığını veya hiç hatırlanmadığını geri saran olay örgüsüyle vurgulamış oluyor yazar. Yani ilk izlenimin aksine metin yasak bir aşk hikayesinden çok daha fazlasını barındırıyor.

Şehir Tiyatrolarının yapımında metnin 1970’lerden günümüze adapte edilmesi, seyirciye hitap etmesi açısından anlaşılır bir düzenleme. Ancak oyunu güncellemek yalnızca kostüm, dekor, zaman ve mekandan ibaret olmamalı diye düşünüyorum. Bunu yaparken kullanılan dilin güncel olması da en az diğer öğeler kadar büyük bir önem taşımakta. Oyun boyunca özellikle kullanılan kelimeler biraz eski kalıyor ve bağlamın 2016’ya uyarlandığı bir oyunda güncel olmayan kelimelerin kullanımı seyircide bir yabancılaşma hissi uyandırıyor.

Oyun biçimsel olarak kendi içerisinde - bilhassa dekor ve dijital öğelerin kullanımı ile - son derece tutarlı ve hatta yaratıcı. Bu konuda yönetmen Levendoğlu’nunun yanı sıra, sahne tasarımında Aysel Doğan’ı, kostüm tasarımında Nihal Kaplangı’yı, ışık ve efektteki başarıları için de Kemal Yiğitcan ve Hamza Değirmenci’yi tebrik etmek gerek. Fakat yukarıda da bahsettiğim gibi, temel sorun, sahneleme yorumu ile metin arasında kurulmak istenen bağın metinle pek alakası olmaması. Ahmed Levendoğlu’nun ve ekibinin engin bilgisi ve deneyimi ile dramaturgi çalışmasında tüm bu katmanların çözümlendiğine dair şüphe duymak haddim değil elbet. Fakat reji - özellikle de son sahnede - tüm bu metinsel anlamlardan biraz uzaklaşılmış izlenimi veriyor. Aldatmanın çok katmanlı olduğu ve hafızanın çok büyük bir rol oynadığı, dahası zamanın çizgisel düzleminin oyun kurgusuyla tersine çevrildiği bir oyunda, son sahnede büyük bir aşk hikayesi anlatılıyormuş izlenimine kapılıyoruz. Emma ve Jerry’nin anılarını yad ettiği sahnelerde giren müzik, sondaki sahne düzeni/hareketi, dahası oyunun yapısına aykırı olarak final sahnesinden sonra oyunun tekrar başa sarması bu metinde bir yere oturmamış gibi duruyor. Yönetmenin altını çizdiği yasak aşk hikayesi tüm bu metinsel anlamları ve şahsına münhasır noktaları bambaşka bir noktaya indirgemiş. Pinter’a özgü diyalogların oyunun yapısındaki önemini es geçerek, dahası dil, hafıza ve aldatmanın metinde var olan pek çok boyutu üzerinde durmayarak Pinter’ın hakkı pek Pinter’a verilmemiş izlenimine kapılıyorum. Buna bağlı olarak da yönetmen aşk teması odaklı bir metinle daha amacına uygun ve tutarlı bir iş çıkarabilirdi diye düşünüyorum. 

Oyunculuklarda da bazı problemler olduğu fikrindeyim. Aklımdaki en büyük soru(n) bu kadar güncel hale getirilen bir oyunda, oyunculuk açısından neden daha doğal bir üslup benimsenmediği. Oyunculuklar alışılagelmiş kalıplar etrafında döndüğünden çok tahmin edilebilir. Emma rölünde Şebnem Köstem’in ve Robert rolünde Burak Davutoğlu’nın yer yer çok büyük ve çok teatral duran devinimleri göze çarpıyor (perdeyi aniden sökmek ve sürüklemek gibi). Uçlara ve kalıplara kayan karakter yorumlaması, sahnede izlediğimiz hissin veya jestin o sahneye ait olmadığı hissini uyandırıyor. Bunun yanı sıra, Jerry karakterini canlandıran Gökçer Genç’in çoğunlukla karikatürize edilmiş bir oyunculuğa kayması, metindeki anlamların derinliğine inilmemiş izlenimi veriyor ve sahnede zaman zaman biraz sakil duruyor. Dile ve diyaloğa dayalı olarak temponun çok rahat artabileceği noktalarda bile bazı sahnelerde tekdüzelik yaşanıyor.

Kısacası İstanbul Şehir Tiyatroları’nın “Aldatma” oyunu teknik açıdan gerçekten çok başarılı olsa da, oyunun konusunu bir aşk hikayesine indirgeyerek seyirciyi bambaşka şeyler aramaya yönlendiriyor. Ne yazık ki sonuç olarak da oyundan çıktığımda cevabını bulamadığım bir soruyla karşı karşıya kalıyorum: neden Pinter ve neden “Aldatma”? 
 

Anahtar Kelimeler: aldatma, istşeh, istanbul şehir tiyatrosu, ahmet leventoğlu, Harold Pinter



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir