MAKALELER

Söylenecek Sözü Olan Oyunlar

2010.05.29 00:00
| | |
1469

Sizce Nasıl?
Bu yıl 28. si yapılan İzmir Tiyatro Günleri, söyleyecek sözü olan, duruşuyla, tavrıyla düşündüren, “cesur oyunları” bir araya getirdi.

 
    Akıl çürüten” dizileri ve yarışma programlarına kilitlenen Türkiye, artık “televizyondaki dizileri gerçek hayat, gerçek hayatı dizi film” sanıyor.
 
    Bu yıl 28. si yapılan İzmir Tiyatro Günleri, söyleyecek sözü olan, duruşuyla, tavrıyla düşündüren, “cesur oyunları” bir araya getirdi. Bunlar arasında ilk akla gelenler “Bana William Deyin”, “Marx’ın Dönüşü”, “Kraliçe Lear”, “Yastık Adam” ve “2019” oldu. İnsana, insanca yaşama dair söyleyecek sözü olan bu oyunlar, sadece sıradan insana değil günümüz toplumuna da ışık tutması bakımından çok önemli. Bu noktada tiyatroya, “vicdan ve akıl birlikteliği” ile yapılan sanata ve sanatçılara büyük sorumluluklar düşüyor.


 
      Nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?
 
    Toplumun “aptallaşma sürecini” kıracak oyunlardan biri de tartışmasız bir biçimde Genco Erkal’ın hayat verdiği “Marx’ın Dönüşü” oldu. Howard Zinn’in yazdığı “Marx’ın Dönüşü” Genco Erkal tarafından sahneye konuyor. Tek kişilik oyunda Genco Erkal’ı misafir odamıza konuk gelen kapı komşumuz Marx olarak izliyoruz. Öylesine yakın, öylesine sıcak ve öylesine samimi bir dille yüreğimize giriyor. Kısaca şöyle açıklıyor dönüş gerekçesini Marx. “Adımı aklamak için döndüm. Bu soytarılar öldüğümü söylüyor. Neden sürekli öldüğümü tekrarlamak zorundalar?” Oyun, insani değerlerin ve aile hayatının ön plana çıktığı ve kasıtlı olarak yıllarca öcü gibi gösterilen Marx’ın insan kimliğine yakın bir bakışı içeriyor.
 
    Marx oyun boyunca bir yandan geçmişini, ailesini, arkadaşlarını ve paylaştıklarını anımsar bir yandan da günümüze dair düşündürücü saptamalarda bulunur. “İlerliyoruz ama kimin sırtından ve ne pahasına? Dünyanın % 45’i yoksulluk içinde.” Marx gündelik gazetelere bakarak devam eder. “Ekonomik kriz kapitalizmin gıdasıdır. Tarihler değişir, krizler hiç değişmez. Hükümetlerin ahmaklığı, aciz hayvanlar gibi ciyaklayan muhalefet, sözde tarafsız olması gereken basının alçaklığı ve korkaklığı. Tabii bunlar 1850’lerde oluyordu.” Eh, hepimiz rahat bir nefes alabiliriz. Bütün bunlar, Marx’ın da dediği gibi 1850’lerde oluyormuş. Yani, çok tanıdık gelmesine rağmen günümüzle bir ilgisi yok!
 
    Filozoflar, dünyaya sadece fikirleriyle bir yorum getirmişler ama dünyayı değiştirmek için hiç çaba sarf etmemişlerdir.” Bu kural Karl Marx ile bozulmuştur. Marx bir adım daha ileri giderek düşünceleri ve önerileriyle var olan “dünyayı değiştirmeye” çalışmıştır.
 
    Çantasından çıkardığı günlük gazeteyi sesli olarak okumaya başlar. “Bakın burada ne diyor. “İki bin kişilik iş başvurusu için yüz bin kişi başvurdu.” Geri kalan 98 bin kişi ne yapacak? Ne olacak? Sonra, yine yoksullar hapishaneleri dolduracak. Hapishaneler yankesiciler, soyguncular, hırsızlar yani “küçük serbest girişimcilerle” dolacak. Politikacılar kibirle şişinirler. Hapishaneler ağzına kadar dolar. Kapitalizm yoksul ülkelere “adalet, demokrasi, özgürlük” getiriyoruz diye gider. Bugünkü Irak’ın haline bakın. Aslında dehşet, ölüm, yıkım, açlık, sefalet ve işkence dışında ne görüyorsunuz? Ben bunları size bundan 150 yıl önce söylemedim mi? Ben, bunları size tek tek anlattım.”
 
    Marx gülerek bir sözü anımsıyor. “Amerikan Başkanı Lincoln “insanların tümünü kandıramazsınız” der. Kapitalizmin hakim olduğu günümüz toplumlarına bir bakın. Güzellik meta oldu. İnsan meta oldu. Bilim adamları, yazarlar, sanatçılar, avukatlar, gazeteciler hayatta kalmak için kendilerini satmak zorunda kaldılar. Herkesin tek tek seçme şansı var ama herkesin bunun için kıçını kıpırdatması gerekiyor.”
 
    Marx’ın anlattıklarından yola çıkarak başka bir toplum hayal edebiliriz. Sömürünün olmadığı, insanların doğayla, yaptıkları işlerle, birbirleriyle ve kendileriyle barışık yaşadığı bir toplum.
 
    Marx ne demişti? “Kapitalizmin ruhunda, insan doğasına aykırı bir şeyler var”
 
     Sanatçılar dik duruşlarıyla toplumun öncüleri olmak zorunda mı?
 
    Bana William Deyin”, tiyatroya üzerine derinlikli bir güzelleme. Özdemir Nutku’nun kaleme aldığı oyunu, yine Özdemir Nutku sahneye koyuyor. (Özdemir Nutku – Bana William Deyin / Mitos Boyut Yayınları Tiyatro/Oyun Dizisi: 369) Zafer Diper’in Oscar karakterini büyük bir başarıyla canlandırdığı “Bana William Deyin”, bir tiyatro oyuncusunun oyun sonrasında kuliste kendisi ve geçmişiyle hesaplaşmasını anlatıyor.
 
    William Shakespeare’in oyunlarına bir ömür boyu duyulan aşk. Oscar, geçmişini anımsar. Çocukluğu, babası, sirkte geçen ilk gençlik yılları ve sonra hayatına giren Olaf Baba. William Shakespeare ile ilk tanışması. Hayatının aşkı, sevdiği kadın Lisa. Yapmak zorunda kaldığı tercihler, öncelikleri, günümüzde geldiği nokta. Yalnızlık, tek başına kalmışlık, unutulmuşluk. Bütün bu kavramlar arasında savrulan Oscar, geçmişini anımsarken 60 yıllık ömrünün de bir muhasebesini yapar. Oscar’ın yüreğinden bakarız sahneye, perde arkasına ve seyirci koltuklarına. Tiyatro dünyasını Oscar’ın gözünden ve yüreğinden izleriz.
 
    Oscar oyunun başında şöyle der. “ Yaptığım işin palyaçoluktan farkı yok. Bu işin ticari yanı. Tiyatroya para lazım.” Oscar sanki günümüz şartlarını görüyor. Acıklı biçimde ne yaptığını bile bile para kazanmak uğruna kalitesiz yapımlarda rol almaya devam eden tiyatro sanatçılarını anımsatıyor.
 
    Bütün bir hayatı tiyatroya adamak nasıl bir duygu? Her şeyden vazgeçecek kadar sevmek. Bunu herhalde en iyi tiyatro yaşayan, tiyatro düşünen, tiyatro soluyan, hayatı tiyatro üzerinden algılayan Oscar bilir.
 
    Mesela, yaptığı işten çok mutlu değildir ve bunu itiraf edecek kadar da dürüsttür. “Yavan sözler bunlar. Sıkıldım bunlardan” Birçok oyuncu oynadıkları oyun için Oscar’la aynı hisleri taşırken sevmedikleri oyunları oynamaya devam ederler.
 
    Kendisiyle hesaplaşma sürecinde “insanın insan olması gerektiğini anlamaktan” bahseder. Bunu anlamak neden bu kadar uzun zaman alır? Ya da bu konu bir türlü anlaşılmaz.. Tiyatro hayatın bir yansımasıysa, bu kavramı ilk anlayanların tiyatro sanatçıları olması gerekmez mi?
 
    Oscar gündelik gazetelere şöyle bir göz atar. İçi magazin zırvalığıyla dolu boş haberleri okumaya başlayınca “taraflı gazetelerin geniş kıçlarıyla balçığa batmalarından” bahseder.
Gazete haberlerini okuyarak yorumlarda bulunur. “Yargıçlar, dosyalar içinde boğulur. Polis, didik ev arar. Irkçılık durmuyor. Dünyada barış sloganları atılırken her yerde savaşlar devam ediyor.” İyi de bunlardan Oscar’a ne? Bir tiyatro oyuncusu neden bu durumdan “rahatsız” olur ya da olmak zorunda mıdır?
 
    Zafer Diper’in başarıyla hayat verdiği Oscar, sadece bir oyuncunun kendi geçmişiyle hesaplaşmasını değil aynı zamanda tiyatro, oyun ve oyuncu kavramlarına da bir kez daha bakmamızı sağlayan bir öykü anlatıyor. Tek kişilik oyunu tansiyonu düşürmeden, soluksuz götüren, Zafer Diper övgüyü hak ediyor.
 
    Oyunu genel olarak düşündüğümüzde Oscar’ın kimliği üzerinden bugünün tiyatro dünyasına ciddi göndermeler olduğunu görüyoruz. Sadece tiyatro dünyası değil aynı zamanda oyunda sanatçı, oyuncu ve aydın kimliği taşıyanların “toplumsal sorumlulukları” da sorgulanıyor.
 
    Tiyatro hayatın bir yansımasıdır. Sanatçı ışığı alnında ilk hisseden kişidir. Öyle mi?
 
    Öyleyse?
 
     Hayatın neresindeyiz ve nereye doğru sürükleniyoruz?
 
    Dizi ve yarışma programı enflasyonunda aptallaşmış Türkiye, birden kendini 2019 yılında bulursa ne olur? Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncular’ın sahneye koyduğu “2019”, Atatürk Kültür Merkezi’nde kahkahalar eşliğinde “güleriz ağlanacak halimize” tadında izlendi. Ferhan Şensoy’un yazıp yönettiği “2019”, dokuz yıl sonrasının Türkiye’sinden çarpıcı fotoğraflar çekiyor. Yaşama biçimi, televizyon kültürü, dizileri, (dizi manyağı haline gelenleri yakından ilgilendiren bir bölüm), reklamları, modası, iletişim çağını yakalama biçimi, hatta çizgi filmleri ile kesin bir “akıl tutulması” yaşatıyor.
 
    Yıl 2019. Ekmek olmuş 750 Müslüm Lira. Ama olsun ekonomi tıkırında. Huriler promosyon, yengelere erkek huri yok. Artık sokakta, pazarda müslüm lira, müslüm kuruş. Nur-i Ziya tespihleri pek moda. Nizami harici kıyafet mecburiyeti der ki, kadınlar kara çarşaf (zengini tercihan renkli ipekli giyer), erkeklerde ise tek tip krem rengi bol şalvar ve geniş cübbe. Harici giyinen yallah yüksek şeriat mahkemesine. Üstelik, sokaklarda din polisi canavar gibi insanın ensesinde. Namaz vakti camiye gitme mecburiyeti aşikar. İstersen gitme. Yaa bu yüksek şeriat mahkemesi insanı böyle şair bile yapıyor.
 
    Oyunun bir yerinde, “2019”’un iki kahramanı Mustafa ve Kemal’in arasında şöyle bir konuşma geçer.
 
    Mustafa “ Düşünüyorum da AKP zamanı çok güzeldi. Tayyip hiç olmazsa milletin içkisine karışmadı, fantasını içti. AKP başa geçince de Özal’ı özlememiş miydik? Öyle bir duygu işte.”
Kemal “Adamlar çıldırmış.”
Mustafa “Onlar suçlu aramıyorlar. Sadece kendileri gibi olmayanları “ayıklamaya” çalışıyorlar.”
 
    Ben Mustafa’nın Özal’ı özleme meselesine takılı kaldım. Sahi Özal’dan önce kimi özlerdik biz? Kimi? Mesela ben kendi hesabıma, Türk milletinin milletin atası anlamına gelen Atatürk adını verdiği o sarışın, mavi gözlü adamı çok özlüyorum. İlk önce, yangından mal kaçırır gibi özelleştirilen kamu kuruluşlarından sonra da devlet dairelerinden fotoğrafları itinayla kaldırılan, yok edilen o mavi gözlü devi, inandığı ve hayatı pahasına savunduğu değerleri çok ama çok özlüyorum…
 
    2019 yılı. İnsanların evlere çekildiği, sindiği, sindirildiği bir toplum. İki ev arkadaşı, yakın dost, Mustafa ve Kemal de bunlardan biri. Mustafa dış dünyayla bağlantısını internet üzerinden ve “Mustafa Kemal Yeraltı Örgütünden” gelen iletiler üzerinden sağlıyor. Son gelen ileti şöyle. “İlk hedefimiz Akdeniz, Hepimiz Mustafa Kemaliz”. Karadeniz Atatürk Ordusu, İmanlı Çevik Kuvvetle çatışmış, Karadeniz Atatürk Ordusu 18 şehit verip dağa çekilmiştir. Mustafa cevap yazar.
 
    Şimdilik çıkmayı düşünmüyoruz.. Dışarıda demokratik bir şey olursa haber verin.”
 
    Demokrasinin kendiliğinden gelmesini beklemek, Godo’yu beklemek gibi bir şey. Oyunda Mustafa umutsuzca Godo’yu bekliyor.
 
    Ya siz, hala Godo’yu mu bekliyorsunuz?
 
    Olmak ya da olmamak? Ya da “nasıl” var olmak?


 
    İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde sahnelenen “Kraliçe Lear”, bir kadının yaşamda ve sahnede var olma savaşını konu ediyor. Eugene Stickland’ın kaleme aldığı oyun, Fatma Leyla Kenter Tepedelen tarafından Türkçe’ye kazandırılmış. Yıldız Kenter’in sahnede anıtlaştığı “Kraliçe Lear” da hayatının sonuna gelmiş gibi görünen bir kadının sahnede yeniden doğuşuna tanık oluyoruz. Bu süreçte Jane, umutsuzluğu umuda çevirmeye olan inancı ve inadıyla içimize, kendi özümüze ayna tutuyor.
 
    Jane, Kral Lear’dan bir tirat ezberliyor. Daha doğrusu ezberlemeye çalışıyor. Jane (Yıldız Kenter) unutmaya eğilimli. Ama azimli. İlerlemiş yaşına rağmen tiyatro sahnesine geri dönebilme mücadelesi veriyor. Bu bir meydan okuma. Bu bir gövde gösterisi. Kral Lear gibi zor bir rolün üstesinden geldiğini göstermek. Hala “varım” demenin başka bir yolu.
 
    Jane’in oyunu sahneye koyma aşamasında hayatına giren Heather’dan biraz bahsetmek gerekiyor (Sedef Şahin) . Patavatsız küçük cadı. Jane’in ezberinde yardımcı olmak için gelir ve zaman içinde kendilerini birbirlerinde yeniden keşfederler. Jane ve Heather sevgi, anlayış ve paylaşmanın nesil farklılıklarını nasıl ortadan kaldırıp dostluğa dönüştürdüğünün en güzel ispatıdır. Bir de Jane’in iç sesi, kuruntuları ve korkularını tanımlayan çellist var (Feride Berin Varol). Çellist başlı başına bir oyun kişisi. Jane’in ruh haline göre yüz ifadesi değişir. Vücut diliyle ve çellosuyla sahnede Jane’in müzikal bir sureti gibi yer alır.
 
    Oyunu sahneye koyma aşamasında ezber süreci hiç de kolay olmayacaktır. Korkunun, dehşetin daha da yalnızlaştırdığı Jane tek başına kalmıştır. “Replikleri duymuyorum, uyduruyorum, unutuyorum. Neden yaparım dedim? Kraliçe Lear’da neden oynarım dedim? Bu metinde çok sözcük var.”
 
    Aslında Jane yalnız değil. Biz sahnenin dışındakiler, hayat sahnesinde çoğu zaman kendi repliklerimizi unutuyoruz, uyduruyoruz, duymuyoruz, giderek sağırlaşıyor, giderek körleşiyoruz. Yalnız değilsin Jane. Giderek histerikleşen kör ve sağır bir toplum bu çıldırma anlarına çok da yabancı değil.
 
    Amuda kalkmış bir Jane. Azmi, direnci ve sahne aşkıyla ve her şeye rağmen dimdik ayakta ya da amuda kalkmış halde benim diyen tiyatrocuları kırk defa cebinden çıkaran bir Yıldız Kenter var karşımızda. İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde dakikalarca devam eden bir alkış tufanına neden oluyor.
 
    Kendine olan inancını, ne yapıp ne yapamayacağını ve sınırlarını yeniden keşfeden Jane, hayat ve yaşam sahnesinde kendi yolunu buluyor. Yani, hiçbir zaman geç değil, siz de yapabilirsiniz demenin başka bir yolu.
 
    Aklımda Jane’den bir replik “Bütün dünya bir sahnedir, bütün kadın, erkek oyuncular, sırası gelen oynar, biten çıkar gider.”
 
    İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde görkemli bir anıta dönüşen Yıldız Kenter’i ayakta alkışlarken, tenimizden, derimizin üzerinden büyük bir sanatçının akıp gittiğini hissettik.
 
    Jane herkese, her şeye ve hatta kendisine rağmen inanılmaz yaşama direnci ve istediğini gerçekleştirmek için dimdik ayakta kalışıyla bana “soğuktan ve ihtiyarlıktan ayakları titreyen dik duruşlu amcayı” anımsattı. Biri tiyatro sahnesinde diğeri gerçek yaşam sahnesinde kendi savaşlarını veren inançlı insanlar.
 
    Biri “Kraliçe Lear” rolüyle meydan okuyor. Diğeri inandığı değerleri savunmak ve yaymak için soğuk bir kış günü bir belediye otobüsünde elindeki “Cumhuriyet Bildirisini” dağıtıyor. Hatta zorla insanların ellerine tutuşturuyor. Otobüs şoföründen, ilgisiz gençlere kadar herkesin eline bildiriyi veriyor ve “okuyun” diyor. “Mutlaka okuyun”! Emin olun oradaki herkesten daha genç, daha dinç ve daha dik duruşluydu. Ve anladım ki Cumhuriyeti bu soğuktan ve ihtiyarlıktan ayakları titreyen dik duruşlu amcalar ve tiyatro sahnesinde anıtlaşan Kraliçe Lear’lar kurdu. Bu “Çılgın Türkler” var olduğu için şimdi şu anda “varız”.
 
    Jane ‘in dediği gibi “dünya sahnesinde rolümüzü en iyi şekilde oynamak”. Amaç bu değil mi?
 
    Neden yaşıyoruz ki?
 
     Ve son nokta. Habis ruhumuzla yüzleşmek…
 
    Kayıp ruhlara “Yastık Adam” öyküleri. İzmir Sanat’ta sahnelenen “Yastık Adam” sıradan adama “dur “diyor. Dur da bir kendine bak! Talimhane Tiyatrosu’nun sahneye koyduğu, Mehmet Ergen’in Türkçeye kazandırdığı ve yönettiği “Yastık Adam” gerçek hayatla karşılaştırıldığında neredeyse masum kalıyor.
 
    Türkiye’nin gündemi çok hızlı değişiyor. Ardı ardına gelen çocuk istismarlarını unuttuk bile! Suçlu sıradan adam olunca “Yastık Adamı” bir kez daha anımsayalım dedik. Her gün sokakta gördüğümüz iyi aile babaları, hacı amcalar, okul müdürleri, polisler, esnaf, şehir eşrafı, şehrin ileri gelenleri hatta sınıf arkadaşları ve pisliği örtbas etmeye çalışan en az tecavüzcüler kadar suçlu olan yetkililer. Mağdurlar ortaokul öğrencisi kızlar. Kendi çocuklarının arkadaşı olan bu kızlara tecavüz ederken “iyi aile babaları”. Tecavüz ederken ne hissediyorlardı acaba? Tıpkı kendi çocuğuna tecavüz etmek gibi. Sonra bir okulda küçük çocuklarla ilişkiye giren öğretmenler. Gerçek dünyaya hoş geldiniz!
 
    Michal (Murat Garipağaoğlu) “Üç çocuk öldürmüşüz idamdan kurtaracağız ha. İyimiş valla. Anladığım tek şey hiçbir şey anlamadığım. Çok komiksin” Yaa işte böyle, çok şirin bir durum.
 
    Oyunun yazarı Martin Mc Donagh, “ruhlara yaptığı kazı çalışmalarıyla” tanınmış bir İrlandalı. İrlanda’nın fırtınalı havasına uygun vahşilikle ruhları deşiyor, pislikleri ortaya çıkarıp gözümüze sokuyor. İyi de ediyor. Çünkü şimdi “habis ruhlarımızla” yüzleşme zamanı.
 
    Oyunda Katurian Katurian Katurian (Serhat Tulumluer) kendi halinde bir hikaye yazarı. Çocuk hikayeleri yazıyor. Yalnız bir farkla. Çocukların işkenceyle katledildiği sıra dışı hikayeler bunlar. Katurian mezbahada çalışıyor ama hayvanları öldürmüyor yalnızca temizliyor. Üç çocuk vahşice katledilince kendini bir polis merkezinde sorgu odasında buluyor. İyi polis Tupolski ve kötü polis Ariel’le geçen diyaloglardan Katurian’ın yazdığı öykülerin nezdinde gerçek hayatta yaşanan feci öyküleri de öğreniyoruz. Bu arada Katurian’ın yazdığı “Küçük Elma Adamlar”, “Yol Kenarında Zincire Vurulmuş Üç Mahkum”, “Nehrin Kıyısındaki Kasaba”, “Yastık Adam”, “Küçük İsa”, “Küçük Yeşil Domuzcuk”, “Yazar ve Yazarın Kardeşi”, “Suratlar Bodrumu”, “Shakespeare Odası” gibi akıllara durgunluk veren öyküler de var.
 
    Hikaye içinde hikaye. Martin Mc Donugh izleyiciyle eğlenmeyi seviyor. Ufak ufak dalgasını geçiyor. Seyirciye, “orada öyle oturmak yok, madem geldiniz siz de çalışacaksınız” der gibi bir havada yazıyor oyunlarını. Bir çeşit bulmaca. Her hikaye başlı başına bir ip ucu ama sizi başka bir ip ucuna götürmekten başka bir işe yaramıyor. Bulmacanın parçalarını yerleştirdikçe yeni bulmacalarla karşılaşıyorsunuz. Büyük ve karmaşık labirentte kayboluyormuş izlenimine kapılıyor insan.
 
    Mesela oyunda yer alan en can alıcı öykülerden biri de “Küçük Elma Adamlar”. Kendisini sürekli döven babasına, içinde jiletler bulunan küçük elma dilimleri yediren bir kızın hikayesi. Tupolski’de (Murat Karasu) öykülerdeki “kötü baba” figürüne takılmış. Neden acaba? Profesyonel bir yaklaşım mı yoksa içip içip kendisini acımasızca döven alkolik babasının çocukluğunda bıraktığı derin izler mi? Üstelik, Tupolski bunu itiraf edecek kadar da samimidir. “Benim babam dayak meraklısı alkolik bir pislikti. İçer içer beni döverdi. Ben dayak meraklısı alkolik bir pislik miyim? Evet, öyleyim.” Peki burada kötü baba aslında kim? Tupolski’nin gerçek hayattaki babası mı? Aynı şeyi kendi çocuklarına da yapan Tupolski’nin bizzat kendisi mi? Yoksa hikaye yazarı Katurian’ın hikayelerindeki kötü baba figürü mü? Hangisi daha gerçek ya da daha korkunç?
 
    Sonra işkence meraklısı kötü polis Ariel (Bekir Çiçekdemir) var. “Konuşmak zaman kaybı, bana bırak, bül bül gibi öttürürüm” tavrıyla kestirmeden giden oyunun kötü polisi. Ne yapıyorsa çocuklar için yapıyor. Çocuklara kötü davranılmasın diye. Yoksa işkence yapmayı sevdiği filan yok. Tabii işkenceci olmasında çocukluğunda kendisine düzenli olarak tecavüz eden babasının da payı olduğu söylenebilir. Ensest ilişkinin kurbanı küçük Ariel’den günümüzün işkenceci polisi Ariel’e giden yolda vahşice katledilen ya da istismar edilen kaç küçük çocuk hikayesi yazılmıştır acaba?
 
    Katurian’ın özürlü ağabeyi Michal (Murat Garipağaoğlu). Kayıp bir ruh. Kibarca öğrenme engelli. Satır aralarını kendi bildiğince okur. Herkesin sırtını dönüp gittiği yerde, o durup bir kez daha bakar. Duygusal aklı, sosyal aklına nazaran daha çok gelişmiştir. Zaman zaman gösterdiği alaycı zeka pırıltılarıyla, “acaba?” dedirten bir algılamaya sahiptir. Canavarlık ve masumiyet içinde kardeş kardeş yaşar. Neredeyse uyumlu bir birliktelikte bunları sunar. İri iri açtığı pörtlek gözleri, ağlamaya hazır kıvrılmış dudaklarıyla ona kızamıyorsunuz bile. Masum bir tavırla insanı gülmekten kırar geçirir. Güldürürken insana kendisini suçlu hissettirir. Beyninin öteki yarısı gülme eylemine onay verince, insan suçu bizzat işlemiş hissine kapılır. Yani Michal küçük şeytan, sizi de suç ortaklığına dahil ediverir. Bu nokta kara komedinin tavan yaptığı andır. Demek insan katledilen çocuklara da katıla katıla gülebiliyormuş. Michal, seni küçük iblis seni.
 
    Oyuna adını veren “Yastık Adam” öyküsü, oyunu çözmede bulmacanın anahtarı. Michal’in en çok sevdiği öykü. Yumuşacık yastıklardan oluşan bir adam. Görevi, küçük çocuklar gelecekte acı çekmesin diye onları ölmeye ikna etmek. Böylece çocukların gelecekte yaşayacakları felaketlere engel olmak.
 
    Öldürmeyin lan minnacık çocukları” İki polisin ortak noktası kendi bildikleri yöntemle bir şekilde çocukları korumak. İşkenceyle ya da değil. Mesaj yerine gider.
 
    Tupolski “Neden kötü baba karakteri? Neden bütün hikayelerde çocuklar vahşice katlediliyor?” deyince Katurian’ın yanıtı çok net. “Bir nedeni yok. Tek yapmak istediğim sonucu olmayan bilmeceler sormak. Bir hikaye yazarının tek görevi iyi hikayeler yazmaktır.”
 
    Gerçekte “katil” kim? Çocukları kimler katletti? Çocuk ölümlerinden kim ya da kimler sorumlu? Bütün bu soruların yanıtı “Yastık Adam” oyununda yer alıyor.
 
    Yastık Adam” tam da bugün için yazılmış bir oyun. Çocuk tecavüzleri ve istismarlarının neredeyse gündelik, sıradan bir olaya dönüştüğü bir ülkede Martin Mc Donagh habis ruhlarımıza “ayna tutuyor”.
 
    Şimdi, içimizdeki habis ruhla yüzleşme zamanı.
 
    Aynaya bakmaya hazır mısınız?

Anahtar Kelimeler: marx ın dönüşü, kraliçe lear, yastık adam



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

E-Bülten Üyeliği Görüş Bildir