MAKALELER

On İkinci Gece - İstanbul Şehir Tiyatrosu

2016.05.10 00:00
| | |
2054

Sizce Nasıl?
İstanbul Şehir tiyatrolarının 2015-2016 sezonuna merhaba diyen, Serdar Biliş’in Yönettiği William Shakespeare’in “Onikinci Gece” adlı oyununu...

 

İSTANBUL ŞEHİR TİYATROLARININ “ONİKİNCİ GECE” OYUNUNUN İNCELENMESİ VE ELEŞTİRİSİ
 

   İstanbul Şehir tiyatrolarının 2015-2016 sezonuna merhaba diyen, Serdar Biliş’in Yönettiği William Shakespeare’in “Onikinci Gece” adlı oyununu, yapılan galasında izledim.Öncelikle oyunla alakalı şu bilgileri bilmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Bu oyunu eski belgelere dayanarak 1601 yılında yazıldığı tahmin edilir ve yazarın en sevilen komedyaları arasında görülür. Shakespeare’in iki başlığı olan tek oyunudur.Diğer bir adı da “Ne İsterseniz”dir. Bunu uzman Shakespeare araştırmacıları ve yorumcuları, yazarın oyunu yazdıktan sonra trajik derecede olmasa da ciddi aşk sahneleri içerdiğini düşünerek “İster aşk üçgeni,ister komedi, ne derseniz deyin”  anlamında ikinci başlığı eklendiği söylenir.”Onikinci Gece” adını da noelin 12.gecesi Kraliçe Elizabeth’in huzurunda oynandığı için o adı verdiği yine belgelerle sabittir.

   Shakespeare hiç şüphesiz, Dünya Tiyatro Tarihi’nde yeri tartışma götürmez yazarlardan birisidir. Kendine has kalemi, dili ve hikâyeleriyle yıllarca akademilerde ders konusu olmuş tiyatroya yön veren akımlarda, döneminde eserleriyle öncülük etmiştir. İlham kaynağı olmuştur. Böylesine bir dehanın oyunlarını sahnelerken bir takım handikaplar bizi beklemektedir. En başta çeviri olmak üzere devamında, olayın ana aksiyon planının anlaşılamayıp, değişik rejilerle, yazarın niyetinin dışında bambaşka önermelerle, farklı oyunlar izleyebiliyoruz. Yine buda başka problemleri beraberinde getirmektedir.  Oyunu iyi bilenler için eziyete dönüşürken ilk defa Shakespeare ya da tiyatro izleyenlere, Shakespeare veya tiyatro hakkında yanlış varsayımlarda bulunmalarına yol açabiliyor. O kadar usta yazardır ki döneminin birçok kısıtlamalarına karşı o eserleri, günümüzde bile emsallerine rastlanamaz derece de ustalıkla yazabilmiş ve yüzyıllar sonra bile popüler kültüre yenilmeden sahnelenip beğeniyle karşılanan eserler üretebilmiştir. 

SAHNELEME
   Shakespeare’in ne kadar dahiyane yazar ve dilinin ne kadar ayrı olduğundan bahsettik. Shakespeare in komedilerinde de metnin komedisi , repliklerin satır aralarında gizlenmiştir. Replik komedisinin aksine bir durum komedisi söz konusu değildir. Bu söylediğimiz, soytarı için, yönetmenin rejisine göre geçerli değildir. Evet oyun genel itibari ile komedya kategorisinde bir oyun ama oyun içinde çok ciddi sahnelerde vardı. Ama sahnede izlediğimizde genel olarak durum komiklikleri vardı. Yani replikten ziyade oyuncular el-kol şakalaşmasına varan bir rejiyle bazı yerlerde karşımıza çıktılar. Bir an bana “Bu uyarlamamıydı ?” sorusunu sordurdu. Afişte ya da başka bir yerde uyarlama ibaresi yoktu. Oyunun bizzat kendisiydi. Afişte yazan, çeviren ve oyuncular yazıyordu. En başka söylediğim bir şey vardı. Shakespeare sahnelemenin risk ve handikaplarından bahsetmiştik. Şimdi ilk defa Shakespeare seyreden bir kişi “ Shakespeare oyununun Recep İvedik’den farkı yok” demesine sebep olabilecek bir rejiydi bence. Sir Toby nin Malvolio’nun pipisiyle oynadığı sahne bana Recep İvedik fragmanında gördüğüm bir adamın burnunu karıştırdığı sahne ile birebir aynı geldi.

   Çeviri kısmına yazmadığım bir tespiti özellikle buraya yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü konservatuar 1.sınıfta Özdemir Nutku çevirisini 3.sınıfta Zeynep Avcı çevirisini birkaç defa okuma şansım olmuştu. Hiç birinde argo ya da küfür yoktu. Zaten yazarın hiçbir eserinde küfür ve türevleri yoktur. İnsanlar klasik metin sahneleyememenin seyircisinin olmamasından yakınırken, buna olanak bulduğumuz tek yer olan ödenekli tiyatrolarda daha seçici ve mükemmeliyetçi olmamız gerekmez mi ? Ödenekli tiyatrolar sayesinde klasik oyun izleme şansı bulmuş bir seyirci “Bu muymuş Shakespeare” demez mi ? Klasik normlar korunmamalı mı? 
  Shakespeare bu oyununda kadın-erkek ilişkilerini ele aldığı bir oyundur. Erkeğin hevesleri uğruna nasıl düşebildiğini söylemek istemiştir. Malvolio bu düşüncesinde erkek rezilliğinde zirvedir. Kadınlarında erkeklere nazaran biraz daha usturuplu olduğunu değişik seçeneklerle Viola, Olivia, Feste, Maria üzerinden verir bize.

    “ORSİNO
        Biliyorsunuz ki genç adam, kendimizi övüp dursak da,
        Kararsız, kaypağız, aklımız bir karış havada.
        Ne kadar seversek sevelim, benzemeyiz kadınlara,
        Onlardan daha çabuk kapılır, daha kolay sıyrılırız.”


Eserdeki komedi ve dramatik çatışmanın daha iyi çıkması için kadınların bir tık daha asil durması lazımdı. Olivia’nın soyunup, Sebastien’i yatağa atmaya çalışması hatalı bir rejiydi ve gereksizdi. Oyunun öz’üne baktığımızda da bu sonuca erişiyoruz.”7 yıl kardeşimin ölümüne yas tutacağım” deyip ilk gördüğü ve erkek sandığı  sebastien’e aşık olması, oyunun sonunda birden Orsino’nun Violaya dönmesi anlık değişimler Shakespeare’in vermek istediği önermeyi anlatmak için kullandığı tersinlemedir. Bu anlık değişimleri kullanarak böyle bir sahne tasarlamak hatalıdır lakin oyunda birde şöyle replik vardır ;

 

          “OLİVİA
            Bari şu kolyeyi kabul edin,içindeki benim resmim.
            Sesi çıkmaz,öylece yaslanır göğsünüze.
            Yakarışımı kabul edin, lütfen yine gelin.
            Namusum hariç benden ne isterseniz isteyin.
            Elimde ne varsa vereceğim.”

Viola’ya bunu söyleyen Olivia’ya ne oldu da bekle geliyorum diyerek kırmızı gecelikler giyip yatağa atmak istiyor. Hani bana düşmezde(!) mesela elini tutup yakınlaşmaya kalksa “Bak, önceki replikte dediğim gibi namus benim için önem arz ediyor, ama senin elini tutarak yakınlaşarak bundan bak ödün veriyorum” alt metni verilse Viola yine kaçsa aynı şey olmaz mı ? Yetenekli oyuncu arkadaşımız kızcağızda oyun içinde soyunup giyinerek gereksiz efor sarf etmeyip, o enerjiyi oyunda başka bir yerde  iç aksiyonunda kullanıp bize daha iyi oyunlar verse, bizlerde daha çok mest olsak olmaz mıydı ? Neyse dediğim gibi bunlar yönetmenin bileceği şeyler. Bizler oyunu öz ve biçim bakımın her sanat eserinde olduğu gibi iki şekilde inceleyebilir üzerine yorumumuzu bir nebze katabiliriz. 

 

    Ben tiyatro yönetimi ve oyunculukta ekolümün de savunduğu “yapmak gerekiyorsa yapılacak, -mış,-muş gibi yapılacaksa asla yapılmasın” düşüncesini savunan birisi olarak gereksiz yatak sahnesinden bahsetmişken öpüşmelere de bir değinelim istedim. Ve bir şeyin gerekli mi, yoksa gereksiz mi olduğunu anlamak için şu yönteme başvururum ; Oyundan kaldırdığımızda verilmek istenen önerme zarar görüyor mu ? Ana aksiyon planını bozuyor mu? Bu yöntemi öpüşme sahneleri için uyguladığımız da tek tek uyguladığımızda soylu Olivia’nın dayısı, ayyaşlıktan, berduşluktan soytarı feste ile öpüşmek istiyorsa, burada  Sir Toby’i aşağılamaksa bu chapter’ın ana teması, Toby öpüşmeye yeltendiğinde, Feste öpecekmiş gibi yapıp sonra kaçarak, öpmeyip onla dalga geçmesi onu daha çok rencide etmez ve oyunun komedisinin çıkmasını sağlamaz mı? Yani amacımıza hizmet etmez mi? Bunları öpüştürmek ana çatışmayı yok etmez mi? Oyunun sonunda ki “Biz şimdi topluca öpüşüp mutlu şekilde oyunu bitiriyoruz” töreninde(!), son çift de öpüştükten sonra bir kaçının yüzündeki rahatsızlığı görünce bunu da yazmalıyım dedim. Öpüşmeden önce rol kişisiyken, o sahneden sonra son çiftin oyun kişine dönüştüğünü yüzünde net gördüm.

 

   Metinde olup seyirciye çok fazla geçmeyen bir konu da Viola, Sebastien(Cesario) değişimleriydi. İşin bir komedi durumu da buydu. Aslında çok fazla yabancı olmadığımız konuydu. İkiz insanların karıştırılması komedisi, hem oyunun döneminde hem de romanlarda bir çok hikâyelerde fazlasıyla gördük, okuduk, izledik. Bizim için çokta yabancı olmadığımız ve kolaylıkla sahneleyebileceğimiz bir dramatik durumken izleyiciye çok fazla geçmemesi dikkatten kaçmıyor. O değişimler daha sert ve keskin olsaydı işin komedi kısmı daha da belirginleşebilir ve güldürmek için durum komikliklerine gerek kalmadan metnin komedisi ortaya çıkabilirdi. Çok fazla entelektüel olmaya bile gerek yok. Rahmetli Kemal Sunal’ın bile ikiz kardeş olup karıştırılmakla ortaya çıkan bir filmi var. Aslında olaya çok fazla yabancı değiliz. Yediden yetmişe bu filmi izleyip gülmüş seyirciye Viola-Sebastian isimleriyle çıkıyorsun. Olay bu kadar basit diye düşünüyorum. Böylece durum komiklikleri, argo yapmadan Shakespeare dokusunun dışına çıkmadan, seyirci güldürülebilirdi.

 

    Bir yönetmen, bir oyunun, ana aksiyon planını çıkartıp, ona zarar vermeden istediği kısaltmayı yapabilir. Bu, usta bir bahçıvanın elinde makasla, ağacın ana gövdesini bilerek, gereksiz dallarını ihtiyaç halinde budamasıyla özdeştir. Bu metinde bir sahnede “hanımım en çok çapraz dizbağlarımı seviyormuş” diye bir repliğin olduğu bölüm vardır. Orada o çapraz dizbağı denilen şey; O dönemde İngilizler diz kapağına kadar çoraplar giyer, pantolonlar diz kapağına kadar gelirdi. Bazı kişiler buna ilave olarak, diz kapağına gelen pantolonun yanlarına, diz kapağından bir bağcıkla sıkarak fiyonk yapardı. Bu da bir nevi o dönemin modası mahiyetindeydi. Hatta ünlü ressam Francis Wheatley bu oyunun III. perde 4.sahnesini bir temsilde resmetmiştir. Orada da görebiliriz. Diz kapağının dışa doğru olan yanlarında kurdele gibi dururdu. Olivia’nın soylu bir kadın olarak bundan hoşlanmadığı metinde karakterin psikolojik durumu olarak verilir. Aynı günümüzde kısa pantolon modayken, bir iş kadınının kısa pantolon giyen erkek yerine klasik takım elbiseli erkekten hoşlanması durumuyla aynıdır. Olivia da çapraz dizbağlarını sevmez. Şimdi Maria’nın oyun için ona yazdığı sahte mektubu içeren tirattaki “hanımım en çok çapraz dizbağlarımı seviyormuş” bölümünü kesip attıktan sonra, ilerleyen sahnelerde, hanımın karışışına jartiyerle çıkması durumu doğal olarak pekte komik olmuyor. Bilgisayar ekranında bir ağaç düşünün, dalları elma dolu. Siz photoshop ile bir elma dalının gövde ile elma arasında ki kısmı yok edip, o fotoğrafı insanlara sunuyorsunuz. Ya o elmayı da yok edeceksin ya da hiç birine dokunmayacaksın. Bu durum karşısında dikkatsiz yapılan photoshop demekten başka seçenek kalmıyor. Üstelik elmanın yerine armut koyarak. Bu eserde bütün hikâyeler birbirinin devamı olduğundan, komedi durumları ile aşk hikâyeleri repliklerde iç içe olduğundan, yazar, yönetmene kesilecek pek replik bırakmamıştır. Kesinti yapılacaksa da aksiyon planı çok iyi takip edilmeli az evvel bahsettiğimiz büyük hata durumuna düşülmemelidir. Sonra yapılan espriyi anlamayan seyircide “ acaba ben bir yerde oyunu mu kaçırdım ?” görüşü oluşuyor. Metni ve oyunu bilenler tarafından fark ediliyor.

 

DEKOR, KOSTÜM IŞIK VE MÜZİK UYGULAMALARI
   Elizabeth dönemi seyircisini güldürmüş bir oyunu, günümüz seyircisiyle buluşturup aynı reaksiyonu bekleyebilmek için, dönemler arasında ki gerçeklik kavramı farklarını ortadan kaldırmak gerekir. Bu da, dramatik eserlerde “inancı askıya almak” dediğimiz kavramla mümkündür. Bunu da yönetmen rüya ya da Olivia’nın boğulma esnasında ki halüsinasyonuymuş gibi bir dekor ve ışık sistemi kullanarak başarmıştır. Yani daha açıklamak gerekirse dekor ve ışıkla üretilen atmosferden dolayı  17.yy da yazılan bir oyunda kamera kullanmayı, 1790 yılında icat edilen saat için 189 sene önce “altın kol saatimi kuracağım” diyen Malvolio’yu sorgulamamamıza neden oluyor. Gerçi oyunun orijinal metninde “kol saati” diye bir kavram yoktur. Metinde “saatimi kuruyorum,kol pırlantalarımı parlatıyorum” diye geçer. Bu da dramaturg, yoksa genel sanat yönetmeni ve yönetmenin ortak hatasıdır. Ama oyunda inancı askıya alabildiğimiz için bu gibi ufak tefek detaylara takılmadım. Aynalı tekerlekli paravanla oyuncu değişimi oyunda güzel bir uygulama olarak gördüm. Oyuncularında bunu hatasızca defalarca yapması daha bir güzel oldu. Haricinde oyunda bir motif edasını aldı ilerleyen aşamalarda. Tekrarı seyirciye “Leitmotiv” olarak geçtiğini düşünüyorum.  
                       
   Kostümlerle alakalı söyleyecek pek bir şey bulamadım. Feste’nin kostümü bir soytarı için rahatsız ediciydi. Diğerleri için genel olarak aşırı övgüye değer bir durumda yoktu, eleştiriye gerek olacak bir durumda yoktu.


   Tabi ki müzikler… Oyunun en iyilerinin başında müzikler gelse gerek. O da Çiğdem Erken’in yıllardır tiyatro camiasının içinde olmasıyla birlikte müzik alanında doktorası bulunan nadir müziğe kendini adamış bir müzik kadını olmasından kaynaklanıyor olsa gerek. Bu sene şehir tiyatrolarında takip ettiğim kadarıyla, iki oyun müziği daha yaptığını biliyorum. Kendisine başarılar diliyorum. Tabi bir oyunda bir öğe ne kadar güzel olursa olsun, diğer öğelerle bir bütünü oluşturur. Çiğdem Erken üzerine düşeni fazlasıyla yapmış.

 

ÇEVİRİ 
   Türkiye’deki tüm güzel sanatlar fakültelerinin tiyatro bölümlerinde, konservatuarların tiyatro bölümlerinde, en az bir kitabı ders kitabı olarak okutulan ve Dünya çapında en iyi 10 shakespeare yorumcusundan birisi olan Prof.Dr.Özdemir Nutku’nun çevirisi neden kullanılmadığı, gerçekten merak ettiğim bir sorudur. Dünya’nın kabul gördüğü bir duayen ve hem tiyatro alanında hem de Shakespeare dili üzerine en yetkin isimlerin başında geliyor kendisi. Shakespeare çevirisi yapabilmek için çok iyi derece İngilizceyi ve Türkçeyi aynı anda bilmek yetmez . Shakespeare’in dilini de bilmek onunla akademik kitaplar arasında uzun yıllar geçirmek gerekir. Bu çok net ve akademisyenlerin üzerinde birleştiği bir görüştür. Bu görüşte haklı olunduğunu, bu oyunda bir kez daha anladım. Ciddi bir çeviri hatası vardı. Shakespeare dili’ne oyunun bir kaç yerinde anca denk gelebildim. Tiradlar da bile o doku yok olmuştu. Telif sıkıntısından olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü Sir Toby’nin sahneye sakat geldiği sahnede, Akülü tekerlekli sandalye kullanılmış. O da yaklaşık 4-5 bin lira vardır. Yani basit bir reji değişikliğiyle elle itilen 3-5 yüz liralık bir tekerlekli sandalye ile bile o sahne kotarabilinecekken akülü sandalye kullanılmış. Bu da ekstra 4-5 bin lira maliyet demek. Maddi bir kaygı olmadığını düşünerekten mükemmeliyetçi yaklaşıp eleştirimi bu mizanda yapma gereği duydum. Bir Tennessee Williams oyunu olsa çok fazla çevirmen aranmayabilir. Ama Shakespeare denildiğinde durum aynı olmadığını da bir kez daha görmüş olduk. 

 

OYUNCULUKLAR
    Oyunculuklara gelince gerçekten birbirinden donanımlı arkadaşlar gördüm. Bazılarının da özellikle Malvolio’yu oynayan Levent Öktem şahane bir performans sergilerken bazı yerlerde sanki kısıtlanmış gibi yönetmenin bazı yerlerde bir kalıba konulmaya çalışılmış gibi anları vardı. Bu durum diğer oyuncular içinde geçerliydi. En çok dikkat ettiğim hususlardan birisi oyunculukta diksiyon iken, bu anlamda şahanelerdi. Olivia’yı rolü ile bütünleşmiş gördüm. İzlediğim tüm anlar Olivia idi. Bennu Yıldırımlar’ı sadece selamlama esnasında gördüm. Geri kalan tüm anlarda sahnede ki Olivia idi. Sir Toby’i  oynayan arkadaşın oyunda, saçı düştüğünde yaptığı doğaçlama ona +1 puan, reaksiyon alınca devam etmeyip oyuna bağlaması +10 puan kazandırdı. Ortaya oyunculuk kategorisinde değerlendirilebilecek çok hoş bir durum çıkarttı. Son olarak Feste karakterini oynayan arkadaşın gülüşleri çok sahteydi. Hatta bu gülüşlerin genelini de seyirciye arkasına dönük şekilde yaptı. O esnada sadece ses olarak kahkaha attığını, bunun bütün bedene yansımadığını biliyoruz. İç aksiyonu o kahkahayı gerektirmiyormuş, sanki bir direktif doğrultusunda o bölümleri hep öyle oynamak durumunda bırakılmış gibi geldi.

 

EMEĞİ GEÇEN HERKESE TEŞEKKÜRLER
    Oyunun sonunda genel olarak baktığımda gerek dekor, ışık, kostüm ve sahne olanakları gibi bir çok noktada imkanların ne denli bol olduğu ve oyuncularda tarafından ciddi emek verilmiş bir bütün olan oyunun tamamını izleyince, emeği geçen herkese ayrı bir teşekkür geçiyor insanın içinden. Kareografiler için ayrı ayrı, hem oyunculara, hem Candan Baş’a teşekkür edilmesi gerekiyor. Orkestrada ki profesyonel müzisyen arkadaşlarında ayrı ayrı emeklerine sağlık.  Onlar oyunu bambaşka bir renk ile süslemişler.

 

  Bugüne kadar günümüze aktarılmış en iyi tiyatro sanatı örnekleri, hiç şüphesiz üzerinde gerçekten emek sarf edilmiş ve sadece idealize edilerek, olması gerektiği gibi hazırlanan eserlerdir. Tiyatronun doğduğu günden bu güne kadar hep bir derdi vardı. Bu antik dönemde ritüel olarak insanları rahatlatan, ortaçağda kilisenin kitaplarda insanlara veremediğini daha etkili bir dil olarak insanlara veren, Rönesansda, Klasisizmde, Romantizmde, Realizmde, Natüralizmde, ve devamında günümüze kadar gelen akımlarda hep merkezine toplum insanını alarak, yine toplum insanına bir şeyler söylemiştir. Sanatın ilerlemesinde en büyük etken yine ana ekseninde insanın için bir şeyler yapılmış olmasıdır. Eğer bizler egolarımızdan arınıp, insanı sanat küfemizin içinde koyup yola çıkarsak hep insanı hem sanatı taşırız.Eğer sanat küfemizin içine önce egomuzu koyarsak ne sanatı ne insanı bir adım öteye götürebiliriz.Küfemiz içinde olduğumuz yerde oturur, küfeyi taşıyacak birilerine bakınır dururuz. İlerlemek detayla üzerine titrenmiş sanatla mümkündür. Bu görüşte ilerleyebildiğimiz zaman da, eli cebinde bayi toplantısında distribütörlerine konuşma yapan patronla , oyun sonunda ceketini ilikleyip izleyicisine konuşma yapan tiyatro adamını ayırabiliriz. İşte o zaman sanatla önce egomuzu yenip, sonra sanatın yenici gücünü konuşmadan insanlara göstermiş oluruz.

 

Yasin ÇETİN

 

Anahtar Kelimeler: on ikinci gece, istşeh, istanbul şehir tiyatosu



0 Yorum
Hmm! Bu içeriğe henüz yorum yapılmadı, sen yazmak ister misin?
Bekle! Yorum yazmak için üye olmalısın Üye isen burayı tıkla. Üye olmak için de burayı tıkla.
Diğer Yazıları





TİYATRONLİNE

Görüş Bildir